İskender Paydaş: Türk dinleyicisi müziğine sahip çıkmıyor!

İskender Paydaş: Türk dinleyicisi müziğine sahip çıkmıyor!
İskender Paydaş: Türk dinleyicisi müziğine sahip çıkmıyor!
Aranjör, besteci ve prodüktör olarak müzik sektöründe önemli başarılara imza atan İskender Paydaş, Art Ajanda Bodrum'dan Gül Mutlu'ya konuştu...

Kısa bir süre önce yeni albümünü çıkardın. Nasıl gidiyor,istediğin yere ulaştın mı? 

Albümden çok memnunum. Onikinci haftaya girdik, “Hop De” şarkımız bir numara. Albüm liste başlarında...Her yerde görüyorum, herkes dinliyor. Bu çok keyifli birşey.

Albüme nasıl hazırlandın? 

Bu albümün yapım süreci bir öncekinden çok daha farklı oldu. İlk albümde çalışmalara sıfırdan başladım. Bu albümün şarkılarının yarısı o ilk albüm çalışmasında da yapmış olduğum şarkılar. Orada 10 şarkı vardı ama ben 14-15 şarkı yapmıştım. Beş şarkı tekrar revize edilerek bu albüme girdi. Daha uzun sürede demlenmiş şarkılar diyebiliriz bunlara.

İskender Paydaş'ın hedef kitlesi kimler? 

Benim hedef kitlem, Türkiye 'deki 25-35 yaş üstü şehirli müzik dinleyicisi. Böyle düşünürken ilk albümde beklemediğim bir şey oldu. “Zamansız Şarkılar”, daha önce yapılmış şarkıları kendi yorumumla tekrar yapma fikriyle ortaya çıktığı için burada ilk çıkış şarkımızda Kayahan'ın yıllar önce yaptığımız “Sensiz Olmaz" şarkısıydı. Mustafa Ceceli söyledi. Bambaşka bir yorum oldu. Ben şarkıyı başka türlü yaptım ve şarkının anlamı tamamen değişti. 20 yaş altı nesil bunu yeni bir şarkı olarak algıladı, sevdi ve bir anda bizi takip eden genç dinleyicilerimiz de oldu.

Albümün adını nasıl koydun? 

Bu aslında Ilgın'ın bulduğu bir isim ve yapmak istediğim şeyi tam olarak ifade ediyor.

Yapmak istediğin neydi? 
1990’lı yıllarda yaptığım şarkıları, yıllar sonra bugünkü kafama göre yorumlayıp farklı bir zamana taşımaktı.

Bugün ne değişti? 

Her şeyden evvel dünya görüşüm. O zaman yirmili yaşlardayken bugün 46 yaşında bir insan olarak birçok şeyi farklı görüyorum. İnsanların ruh halini değiştirebilmek ya da başka anılar oluşturabilmek becerisini elde etmeye başladım.

Aranjör nedir, ne yapar? 

Ben bunu en iyi şu şekilde anlatıyorum: Sinemada senaryo neyse müzikte beste ve söz aynı. Oyuncular bu tarafta şarkıcılar. Sinemadaki yönetmen de bu taraftaki aranjör. Müziği ve etrafındaki bütün orkestrayı düzenler. Şarkıcının o şarkıyı ifade etmesi, o rolü iyi oynayabilmesi için epey yönetmenlik yapması ve bunu finalize edip dinlenir hale getirmesi gerekir. 



Bunlar yapılırken dinleyicinin tercihleri de göz önüne alınıyor mu? 

Dinleyicinin tercihi derken kime hitap edeceğiniz önemli. Genel Türk insanına caz yapsam dinlemezler. Çünkü sevmiyorlar ama onların hoşlanabileceği doğu motiflerini ve ritimlerini koyarsan dinlerler. Kuru fasulye yemek için lokantaya giden birinin önüne salyangoz çıkaramazsın.

Küçükken başka bir mesleğe yönelmek geçti mi aklından? Bugünkü kariyerine hangi yollardan geçerek ulaştın?
Babam müzisyendi. Bütün çocukluğum müzisyenlerin arasında geçti. 13-14 yaşlarında kurduğum rock grupları oldu. Hafta sonları okul çaylarında çalardık. Bir gün Gezi Parkı'nın önünden geçerken kendi grubumla burada konser vermeyi hayal etmiştim o yaşlarda. 2001’de tam hayal ettiğim noktada konser verdim. 18-19 yaşlarındayken Kulüp12’de çalmaya başladım. Bergen'in klavyecisiydim.

Acıların kadını Bergen mi? 

Evet. Pavyon ve gece klüplerinde çalarak çok büyük tecrübeler edindim.

Ne gibi? 

İnsanlara göre nasıl çalınır? Hiç söyleyemeyen bir şarkıcıya göre durum nasıl idare edilir? İnsan ilişkileri falan

Peki sonrasında neler oldu? 

Sonra Kayahan'la tanıştım. Profesyonel anlamda prodüksiyon işine de Kayahan'la başladık. Yirmi yaşında falandım.

Türk dinleyicisini nasıl buluyorsun? 

Türk dinleyicisinin müziğine sahip çıkmadığını düşünüyorum. Şunu dinleyeceksiniz dendiğinde onu dinliyorlar, sonra da öbürünü. Hepsinin birbirine benzer olmasından rahatsız olmuyorlar. Bu da müzisyenlerden ve plak şirketlerinden çok radyoların ve televizyonların bir politikasıdır. İnsanlar farklı müzikler yapıyorlar ama onlara yer verilmiyor. 

İskender Paydaş'tan stüdyo sırları: Tarkan, Sıla ve diğerleri


Türkiye neden bir dünya starı çıkaramıyor? 

Bir hikaye var. 1978 filan. Garo Mafyan, Selçuk Başar gibi müthiş çalan müzisyenlerden oluşan İstanbul Gelişim Orkestrası bir gece klübünde çalıyor. Bir gece sahneye çıktıklarında bir bakıyorlar, en ön masada Ahmet Ertegün ve yanında da Arif Mardin. Yani Tina Turner'dan Led Zeplin'e kadar ne kadar star varsa onların prodüktörü. O dönemde müzik dünyasını Türkler yönetiyor. Neyse program sonrası orkestrayı yanlarına çağırıp “Çocuklar biz sizinle çalışmak istiyoruz. Amerika'ya dönünce tüm alt yapıyı hazırlayarak sizi çağıracağız. Yarın burada buluşalım,siz bu akşam çaldıklarınızı tekrar çalın ve kayıt yapalım ki döndüğümüzde bunları dinleyerek size uygun besteler hazırlayalım" diyorlar.Arif Mardin "yarın ikide buluşalım uygun mu" diyor. Orkestranın gitaristi "Acaba üç yapabilir miyiz" diyince. Arif Mardin “İşin mi var” diye soruyor. Gelen cevap "Yarın Türkiye-Avusturya maçı var da" oluyor. Ortalık bir anda buz kesiyor. Müziğin patronları teşekkür ediyor ve çıkıp gidiyorlar. Anlayacağın proje başlamadan bitiyor. Amerikalı ve İngiliz müzisyenlerin çalışma prensiplerini görseniz burayla alakası yok.

Peki sonra başka isimlerle de ilgilendiler mi? 

- Aslında Atlantik plak şirketinin Türkiye'den sanatçı çıkarma çabaları oldu. Ajda Pekkan vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Ayten Alpman vardı. En son Ahmet Ertegün'ün özel girişimleriyle Tarkan vardı.Tarkan çok çalışkan ve bunun için çok uğraştı.

Dilin de önemli bir etkisi var mı sence? 

Amerika ve Avrupa'da satmayı hedefliyorsan şarkı İngilizce olmalı. Amerika ve İngiltere çok tutucudur, genelde kendi müziğini dinler. Oralara girebilmek için başka bir şansın da İspanyolca söylemek olabilir. Oralarda Türkçe şarkı söylemek insanın pek anlayası bir şey değil. Bizim burda Moğolca dinlememiz gibi birşey.

Bodrum'a ne zamandan beri geliyorsun? 

1974’ten beri yani çocukluğumdan beri hemen hemen her sene geldim. Bir ara kalabalık ve sıcaktan bunalıp gelmeye ara verdim ama Bodrum sevgisi hiç bitmedi. Sonra 2010 senesinde Ilgın'ın ısrarıyla ev tuttuk bir hafta tatil yapalım diye geldik. Çok hoşumuza gitti, tam 45 gün kaldık ve o tatilden dönmeden, tam hayal ettiğimiz gibi bir ev çıktı karşımıza ve satın aldık.Sonra yılın altı yedi ayını Bodrum'da geçirmeye başladık.Ben Marina club ve bay Jack'te programlar yaptım. Ilgın hamileliğinin büyük bölümünü burda geçirdi. Alef, Bodrum'da doğdu.

Bodrum'a bir stüdyo da kurdun, tamamen burada yaşamayı düşünüyor musun? 

Tam olarak değil ama uzunca bir zaman kalmayı arzuluyoruz. Buradan İstanbul bir saat. İhtiyaç duyduğumuz anda atlayıp gidebiliriz. Bodrum çok güzel bir yer. Havası, tabiat ve yemekler harika. Baksana biz bugün denize giriyoruz, millet İstanbul'da donuyor.

Bir önceki söyleşimde Selma Gürbüz'e aşkın rengi hangisi diye sormuştum. Sana da aşkın notası hangisi diye sormak istiyorum.
Aşkın notası bana göre “La".

Neden? 

" La" notaların başıdır. İlk nota “La" dır. Bir de aşk deyince neşeli değil de romantik ve bazen de biraz hüzünlü ve biraz da özlem dolu melodiler gelir insanın aklına ve hep “La minör" üzerinden çalınır nedense. Mesela "mi minör " dert verir; elem verir. " Re minör" biraz daha nostaljiktir. "La" bana hem aşkı tarif ediyor hem de aşk eksikliğini içinde barındırıyor gibi geliyor.