İslam estetiğini Erol Akyavaş tanıttı

İslam estetiğini Erol Akyavaş tanıttı
İslam estetiğini Erol Akyavaş tanıttı
İstanbul Modern'de açılan retrospektif, Erol Akyavaş'ın bilmediğimiz zengin dünyasını sunuyor. Onun resimlerini 80'li yıllardan bu yana Türkiye'deki izleyiciyle buluşturan Haldun Dostoğlu ve eşi İlona Akyavaş'ın kapısını çaldık.
Haber: ÖZLEM ALTUNOK / Arşivi

Hazır, memleketin ortak bilinçaltı ayaklanmış, topyekûn geçmişe bakma, bir yüzleşme gayretine yeltenmişken neden Erol Akyavaş da sanat özelinde bu zincirin bir halkası olmasın? Ötelenmiş, temkinli yaklaşılmış ama değeri içten içe hep bilinmiş, son yıllardaysa ‘müzayede rekorlarıyla’ yeniden gündemimize giren bir ressam var çünkü karşımızda.
Sahi, “İslami bir geleneğin çağdaş resimle ifadesi gibi belki büyük ve hiç mi hiç moda olmayan bir yola girdim” dediği 80’li yıllarda ne yapmaya çalışıyordu Akyavaş? Sanat hayatının büyük kısmını Amerika’da geçirir, uzakta bir hayat kurarken neden Türkiye ’yi resmediyordu? Neydi ‘moda olmayan’ı sanatının merkezine taşımasının sebebi?
1987’den beri Akyavaş’ın Türkiye’deki sergilerini düzenleyen ve Finansbank’ın yayımladığı Erol Akyavaş kitabını hazırlayan kişi Haldun Dostoğlu, “Göz ardı ettiğimiz İslam kültürü estetiğini bana tanıtan kişi” diyor onun için...
99’daki ölümünün ardından 2000’de Beral Madra ile beraber hazırladığınız ilk Erol Akyavaş retrospektifine bugünden bakınca ne görüyorsunuz?
2000’deki sergi, Erol Akyavaş hayattayken planlanmaya başlamıştı ama maalesef ömrü vefa etmedi, göremedi… 310 eserden oluşan, kapsamlı ve iyi organize edilmiş bir sergiydi. Son bienali 150 bin kişinin gezdiği düşünülürse enteresan tabii ama sergi 10 bin izleyiciyi geçince gazetelerde haber olmuştu.
2013’lere gelince Türk sanat dünyasındaki seyirci sayısının çoğalması, yeni bir sanat tüketicisi neslin varlığı ve bu alanda sirküle eden paranın artması bazı sanatçıları fiyat anlamında başka bir yere taşıdı. Akyavaş da onlardan biri. Keza Doğançay da öyle. Bunun bir kısmı spekülatif bir ilgi ama öte yandan Erol Akyavaş’ın estetiği bu topraklarda üretilen sanatın özgün damarında yürüyen bir estetik, Batı’dan referanslar ve transferlerle oluşturulmuş değil. O zamanlar İslami semboller kullandığı için bir kesim tarafından çok beğenilmiş, bir kesim tarafından da temkinli yaklaşılmış bir ressamdı.
AKP iktidarı süresince sanat piyasasında olanlara baktığımızda geleneksel sanatların, hat müzayedelerinin kültür sanat gündemine eklemlendiğini, yeni oluşumların da piyasaya dahil olduğunu görüyoruz. Tüm bunlar Akyavaş’ın da görünürlüğüne etki etmiş olabilir mi?
Bence insanların, daha önce bakmadıkları bir estetiğe ilgisi söz konusu. AKP ile birlikte oluşan yeni burjuvazi, kendini temellendirirken yine kendine ait şeylere merak duyuyor ama bu o kadar başında ve naif ki… Biz galeriler dünyası olarak çok daha deneyimliyiz, onlar o yolu yeni almaya başladı. AKP hükümetinin birebir rolü olduğunu düşünmüyorum, çünkü eserlerini alanların neredeyse tamamı Batı standartları ve estetiğiyle büyümüş, yaşam tarzlarını muhafazakarlıkla bağdaştırmayacağınız insanlar. Akyavaş’ı ‘kendilerinden’ gibi görmek isteyenler olmuştur, o ayrı…
Peki Erol Akyavaş nerede duruyordu?
Şunu hatırlıyorum, Bosna’daki vahşet gündeme geldiğinde, Erol Bey yaşananlara duyarsız kalmamış, Bosna’ya gitmiş ve döndüğünde ‘İkonaklastlara İkonalar’ adlı bir sergi açmıştı. O dönem Türk sol entelijansiyası ise hiç ilgi göstermemişti Bosna’da olanlara, çok sonradandır refleks göstermesi Türk solunun. Bu durum Erol Bey’i sanat camiasında zor durumda bırakmıştı.
Aslında İslami semboller, 80’lerin başında, Amerika’dayken giriyor resmine. Kariyerine baktığınızda bu, kendi ayağına kurşun sıkmak gibi bir şey… Çünkü o yıllar Ortadoğu’da Arafat, Kaddafi ve Humeyni’nin en güçlü olduğu, “İslam eşittir terörizm” algısının net okunduğu zamanlardı. New York sanat camiası da Erol Bey’i dışına itti…
İki tarafla da gerilimli, mesafeli bir ilişki…
Çünkü kendine hep çelme takarak ilerliyor. Kendini öyle geliştiriyor. Biliyorsunuz MoMA 1961’de ‘Padişahların Zaferi’ işini koleksiyonuna katıyor, sonra birkaç sergi açıyor. Fakat ne vakit resminde bu dönüşüm oluyor, hiç şans verilmiyor.
Bu sürekli çatışma hali, bir kimlik arayışına da karşılık geliyor mu?
Evet. Baba Emlak Bankası Genel Müdürü, tipik Cumhuriyet kuşağı insanı. İyi koşullarda yetiştirilmiş, üstelik tek çocuk… Önce Floransa’ya gidiyor, Paris, derken Amerika. Bu sırada aile oğullarının mimarlık okuduğunu zannediyor. Dolayısıyla aileyle pek barışık değil. Amerika’da Macar bir kızla tanışıyor, evleniyor, iki kızları oluyor ve hayatı orada geçiyor. Hep yokluk, hep resim… Bir ara ruhsal sıkıntılar da yaşıyor ve bu durum resimlerine de yansımıştır.
Sizin yolunuz nasıl kesişti?
86’da tanıştık, 87’de de ilk sergisi ‘Miraçname’yi yaptık. Ardından beş sergi daha geldi. 70’lerde ODTÜ’de okumuş, vatan kurtaracağız, devrim yapacağız diye büyümüş biri olarak, sayesinde göz ardı ettiğimiz, önyargılı davrandığımız İslam kültürü estetiğine bakmanın ‘ayıp’ olmadığını öğrendim. Erol Bey, yalnız İslam estetiği değil, Batı edebiyatına, müziğe hâkim bir entelektüeldi de aynı zamanda…
Zaten kübizmden sürrealizme, minimalizme farklı mecralarda dolaşıyor. “Elinde şablonların, gittiğin yerde aynı resimleri yapmak. Kısacası ölüm” demiş örneğin…
Dünyaya ilgiden, meraktan kaynaklanıyor yelpazesinin geniş olması. Sadece İslam estetiğiyle ilişkilendirilerek indirgeniyor Erol Akyavaş. İstanbul Modern’deki sergide insanların Erol Akyavaş deyince görmeyi beklemediği işler yer alıyor daha çok. Geçen yıl Nev’de sergilediğimiz erotik işleri için de bazı kesimlerden eleştiri almıştık. Sadece hat yazıp ‘En -el Hak demiyor ki bu ressam. Kadın da var, Jimi Hendrix de, Che Guevera da resminde…
Ölümünden kısa süre önce dönme kararı aldığını biliyoruz Türkiye’ye…
80’lerin ortalarından itibaren yazları gelip gitmeye başlıyor Türkiye’ye. Sonra Salacak’ta bir ev alıyorlar ve buraya yerleşmeye karar veriyorlar. Sadece 15 gün kalabildi o evde, yerleşmek kısmet olmadı.
Erol Akyavaş retrospektifi 25 Ağustos’a kadar İstanbul Modern’de.

Her şey başyapıt artık!

Müzayedelerde her şey başyapıt artık ve bu çok tehlikeli. Bu cilalama ile aslında sanatçı erozyona uğruyor, metaya dönüşüyor. Bu noktada sanatçının vârislerinin ne yaptığı çok önemli. İlona, Erol Bey’in işlerini çok iyi korudu, üstelik kapısını kaç kişi çaldı. Parası mı vardı, hayır, ama resimleri ticaret için satın almak istediklerini biliyordu. Eserleri yıllarca koruyarak ilgiyi diri tuttu. Satılan son iki iş, ‘En-el Hak’ ve ‘Kabe’ İlona’dandır.
‘En-el Hak’, ‘Kuşatma’ ve ‘Kabe’ 10-15 çok önemli yapıtının arasındadır bana kalırsa.
En çok sevdiklerimden biri ‘Kabe’dir, kompozisyonu çok güzeldir. Erol Bey’lerin duvarında asılıydı, 10 yıl boyunca gittim geldim baktım, romantik bir aşk ilişkisi gibi. Daha akademik bakarsak ‘Kuşatma’ da çok önemli bir resimdir.