'İslam niçin bazen Batı'dan daha batıcıdır?'

'İslam niçin bazen Batı'dan daha batıcıdır?'
'İslam niçin bazen Batı'dan daha batıcıdır?'
Kültür-seyahat dergisi Geo'nun ağustos sayısı, dikkat çekici bir yazıya yer verdi. Almanya Münster Üniversitesi'nde Öğretim Üyesi Thomas Bauer tarafından kaleme alınan yazıda, İslam ve Batı ilişkilerine parmak basılıyor. Bauer'in yazısını paylaşıyoruz.

İslam dini durup durup yeniden Batı’nın karşı görüntüsü olarak tasvir edilir. “Batı hoşgörülüdür, aydınlanmış ve demokratiktir. Buna karşılık İslam’da aydınlanmanın eksikliği çekilir, İslam devletle din arasında ayrım tanımaz, totaliterdir, hoşgörüsüzdür, iffet hastasıdır, homofobi eğilimindedir” denir.

Fakat dikkat, burada kültüralizm tuzağına düşülmemeli! Kültüralistlerin inancına göre kültürler birbirlerinden açık seçik sınırlarla ayrılabilir. Bu arada her kültür belli bir “öz” sahibidir ve bu öz tarih boyunca pek değişmez. Dini de genellikle, kültürü belirleyen en önemli faktör sayarlar.


BATI’NIN ETKİSİ


Fakat İslam örneği söz konusu olduğunda, kültürlerin birbirinden bağımsız varlık gösteren, ayrı ayrı kutucuklara konamayacağını gösterebiliriz. Örneğin, bugün İslam için karakteristik olduğunu kabul ettiğimiz birçok şey Batı’nın etkisi olmadan düşünülemez. Sözgelimi, İslam’ın “din ve devlet” olduğu sloganı ancak 19. yüzyılda, İslam ülkelerinde, o dönemde Batı’nın güçlü ideolojilerine karşı ağırlık oluşturabilecek bir ideoloji yaratmak istendiğinde ortaya çıkmıştır.

Zaten, günümüzün politize İslamı, kesinlikle İslam’ın geleneksel yazılı kaynaklarından türetilemeyecek bir düşünsel tavırdır ve daha ziyade Batı’dan örnekler alınarak biçimlendirilmiştir. Arap dünyasında İslamizm’in ‘atası’ olan Seyyid Kutub (1906-1966) için Fransız tıp uzmanı Alexis Carrel herhangi bir klasik İslam ilahiyatçısından daha önemliydi. Carrel Katolik fundamentalizmi ile biyolojizmi yeni bir ideoloji oluşturacak biçimde birleştirmeye çalışmıştı. Baş eseri olan Bilinmeyen Kumsal (1935) Batı’da – haklı olarak – unutulmuş bulunuyor. Fakat fikirleri, İslamizm çerçevesi içinde yayıldıkları yerlerde, tipik İslami fikirler olarak sayılıyor.

Çünkü Kutub’un Carrel kadar sık alıntıladığı başka bir yazar bulunmaz. Örneğin Carrel’in modern çağı ‘barbarlık’ olarak yargılayışına Kutub’da ‘cahiliye’ kavramı biçiminde rastlarız, ki bu aslında İslam öncesinin “bilgisizlik çağı”nın adıdır. Carrel’in talebi olan, toplumun, bilimin ve kültürün bütüncül bir temel olarak din temeline oturtulması temeli daha sonra Kutub’un ‘İslami metot’ kavramı olarak karşımıza çıkar.

Bu tür “asenkron” durumlara, bir kültürün yavaş yavaş başka bir kültürün değerlerini ve görüşlerini üstlenmesi, ama bu sürecin tam da, o değerlerin kaynak kültürde artık geçerliğini kaybettiği bir sırada sonuçlanması olgusuna daha birçok örnek verilebilir. Her şeyden önce, bugün birçok İslam toplumunda hakim olan ahlak görüşleri kesinlikle, birçoğunun inandığı kadar İslami değildir.

Bugün Batı’da İslam’ın ortaçağ zihniyetinde ve iffet hastası olduğu sanılır ve Batı örneğine uygun bir cinsel devrime ihtiyaç duyduğu söylenir. Fakat tarihe baktığımızda başka, tamamen ortaçağ dışı bir İslam görürüz. İslam tıpçıları daha 9. yüzyılda cinsellik rehberleri yazıyor ve bununla ancak Hıristiyanlığın kesintiye uğrattığı bir eskiçağ geleneğini sürdürüyorlardı. Yüzyıllar boyunca, aşk ve seks konularını nesnel biçimde ve ahlaki bir vesayet altında bulunmaksızın anlatan Arapça cinsellik ilmihalleri ortaya kondu. Böyle metinler, 19. yüzyılda Batı’da dikkati çekmeye başladıklarında (ki Fransız yazar Guy de Maupassant bu keşfin öncülerinden biriydi), pornografi sayılarak hor görüldüler.

Bu yaman yanlış anlamayı kavrayabilmek için, Hıristiyan Avrupa’nın pagan eskiçağdan o güne kadar, seksin o Arapça kitaplardakine benzer bir rahatlıkla ele alındığı metinlerle karşılaşmamış olduğunu hatıra getirmek gerekir.

Absürd gelebilir ama böyle eserler (ve bunların Avrupa’da alımlanması) sayesinde İslam dünyası Batı’nın cinsel özgürleşmesine erkenden bir ivme kazandırmıştır. Fakat bu gelişme Batı’da kemale erdiğinde İslam dünyasında rüzgârın yönü değişmiş, örneğin Viktoryan Batı’nın iffet takıntısı taklit edilir olmuştu. Bugün ise İslam dünyasından cinsel devrim isteyen, gene Batı olmaktadır. Bu bir tezattır.

Yine buna benzer bir gelişme eşcinsel aşka karşı takınılan tutumda görülebilir. Klasik İslam dünyası, erkek erkeğe ilişki konusunda yasaklar olmasına rağmen, homofobi diye bir şey bilmiyordu. 800 – 1800 yılları arasında, kabul gören yüksek edebiyatın bir parçası olarak, sayısız homoerotik şiir yazılmıştı. Hatta bunları yazanlar arasında din âlimleri de vardı. Birden bu tavrın sonu geliverdi ve bu sonu getiren şey İslam olmadı. 19. yüzyılın ortalarında homoerotik şiir üretimi birdenbire kesildi. Eşcinseller kamunun gözü önünde çıkmaktan gittikçe daha çok ürker oldu. Bugün ise, yüzyıllar boyunca eşcinsellerin kovuşturmaya uğratıldığı, baskı altına alındığı yer olan Batı kendisini İslam dünyasında eşcinsellere haklar tanınmasını isteme konumunda buluyor.

ASLI 19. YY VİKTORYAN AHLAKA AİT
Gelişmede bu zaman kayması nasıl oldu? İslam dünyası modern çağın ta içlerine kadar cinsel taşkınlığın yuvası olarak tehdit edici bir yer sayıla gelmişti. Bu kanıya İslam dünyasındaki insanlar omuz silkip geçebilirdi, eğer Batı 19. yüzyılda askeri ve ekonomik üstünlüğü sayesinde bazı İslam ülkelerini kolonileştirmiş, öbürleri üzerindeki etkisini de artırmış olmasaydı. Batı’nın gücü artık Batı değerlerine de cazip bir görünüm vermeye başlamıştı. Bu değerler yerel seçkinlerden yola çıkarak İslam toplumları içinde yayıldıkça yayıldı ve çok geçmeden Batılı oldukları artık hiç mi hiç algılanmaz hale geldi. Aslında 19. yüzyılın “Viktoryan” ahlakının unsurları olan görüşlerin bugün İslami sayılması bundandır.

Batılı burjuva değerlerinin İslam ülkelerinde içselleştirilmesi süreci günümüze kadar izlenebilir. Örneğin 2009’da bile Mısırlı muhalif politikacı Aiman Nur’un boşanması, liberal, Batıcı bir politikacı olduğu ve karısıyla birlikte ‘rüya gibi bir çift’ olarak görüldükleri, dolayısıyla Mısır orta tabakasının büyük kesimlerinin benimsediği burjuva mazbutluğuna uygun düştüğü için, ülkede bir skandal olmuştu. Skandala yol açan, yine İslami değerler değil (boşanma İslam’da zor bir şey değildir), Batı burjuva değerlerinin gecikmiş olarak devralınmış olmasıydı.

Batı değerleri, İslam ülkelerinde benimsenirken, Batı’da gittikçe geçerliklerini kaybediyordu. 20. yüzyılda olan ve her şeyden önce o sembol niteliğindeki 1968 yılıyla ilintilendirdiğimiz kırılmalar Batı’daki değerler zeminini kökten değiştirdi.

Fakat bu kırılma İslam dünyasını ıska geçti. Bu ülkelerin çoğunda koloni hükümetlerinin yerini askeri diktatörlükler almış ve bunlar düşüncenin baskı altına alındığı bir iklim yaratarak, geleneksel (ve ithal edilmiş) görüş biçimlerinin eleştirel biçimde sorgulanmasından ziyade, ahlaki bir silahlanma sürecini başlatmıştı.

Uç bir ifadeyle: İslam dünyasının sorunu Batı’nın 18 yüzyılda yaşadığı türden bir aydınlanmanın sözüm ona eksik kalmış olması değil, 68 isyanının eksikliğidir. Bu kültür gelişiminin gerçekleşmemiş olmasında, İslam dünyasındaki birçok dikta rejimini desteklediği için Batı da suçsuz değildir.