'İstanbul Kızı' daha cesur

'İstanbul Kızı' daha cesur
'İstanbul Kızı' daha cesur
Şarkıcı, söz yazarı, besteci, tiyatro müzisyeni, akademisyen Çiğdem Erken ile albümü 'İstanbul Kızı' vesilesiyle buluştuk. 'Kız Kafası'ndan girip sevilmeyen akorlar ve aşka uzanan sohbetimizi Gezi dolaylarında tamamladık.
Haber: ERAY AYTİMUR - erayaytimur@yahoo.com / Arşivi

Yıllar içinde yaptığın çok sayıda parçadan bir kısmı ‘Kız Kafası’nda yer bulurken bir kısmı da ‘ İstanbul Kızı’nda toplandı. O parçaları duygu ve sound olarak hangi kriterle birbirinden ayırdın?
Aslında ‘İstanbul Kızı’ bir devam albümü. 20 yıldır şarkı yazdığım için çok fazla şarkı birikmişti. Tek bir albüm zor oldu. Bu nedenle ilki yayımlanır yayımlanmaz kafam dönmeye başladı. ‘İstanbul Kızı’ ‘Kız Kafası’ndan ayrı bir albüm değil aslında. ‘Kız Kafası 2’ de diyebilirdim ama tahmin edersin ki her türlü ilişki açısından çok zor bir şeydi, bir de hayat öyle geçmez yani ‘Kız Kafası 3-4’ diye. Bu anlamda birbirlerinden çok ayrı yerde durmuyor. İlk albümde yapmak isteyip de kendimi henüz hazır hissetmediğim için tam olarak yapamadığım bir sound arayışı vardı. Biraz daha sound’umu tamamlayabilmeye yöneldim. Henüz bir sound’um yok. Bunun bir aranjör veya müzik direktörü üstünden yapıştırılmasını da istemiyordum.Bu şarkılarla yaşadıkça, dillendikçe oluşacağını düşünüyordum. Bu nedenle de az çoktur ilkesinden çıkarak kaydetmiştim ilk albümü. Bu anlamda ‘İstanbul Kızı’nın bir tamamlanma olduğunu söyleyebilirim. ‘Kız Kafası’ daha ürkek bir albüm. Daha naif sözler seçmiş olabilirim. Bu biraz daha dışadönük bir albüm. Seneler geçiyor, ben orta yaşlı bir müzisyene dönüştüm. Dolayısıyla ‘İstanbul Kızı’ biraz daha oturmuş, biraz daha cesur.
Aslında Tekirdağ kızısın ve birçoğumuz gibi sonradan ‘İstanbul Kızı’ olanlardansın. Senin tiyatro müzisyeni kimliğini temsil eden bir yorumla albüme isim oldu, ki albümün genel karakterinden uzakta duruyor.
Dediğin gibi bir kan uyumu olmuş olabilir. ‘İstanbul Kızı’ benim Sema Moritz’den dinleyip beğendiğim anonim bir şarkı. Asıl adı ‘Ah ne çiçeksin’. Uzun zaman sahnede beraber çaldık, söyledik. Çok zevk aldım. Seneler seneler önce, sahibini de bilmiyoruz ama bir erkek tarafından yazılabileceğini düşünüyorum ben o parçanın. Bu kadar modern bir kafayla yazılmış bir şarkı olması çok ilgimi çekti. Ve bugünün özgürlükçü kızlarının söyleminden çok bir farkı yokmuş gibi geldi. Biraz dönem meraklısı olarak beni enterese etti bu parça. Kendimi de biraz ‘İstanbul Kızı’ gibi hissettim. Sen de öylesin. Benim hayatımda bir sürü bu tip kadın var. Bu albümün ismini kendi kendime koymadığımı belirtmek adına da albüme koydum. Alıntıya çok önem veriyorum.
Arka arkaya gelen iki parça, ‘Piyano’ ve ‘Doğacak’ arasında 20 yıl var. Müziğin yapısı adına 20 yıllık fark ‘Piyano’ lehine kendisini fazlaca hissettiriyor ama ruh hep aynı kalmış gibi. ‘Doğacak’ benim ilk yazdığım parçalardan biri. ‘Piyano’ da en son parça. Bence 20 yıl önceki benle aramda uçurumlar var. Ama iki şarkı arasında uçurum var diyemiyorum. Demek insanın içinde aşka dair bir damar var, hiç değişmiyor. Ben çok fazla roman okumam, daha çok mesleki literatüre dair şeyler okurum. Şiir âşığıyım. 14 yaşından beri hemen her gün şiir okurum. Fakat ‘Piyano’nun altında Yusuf Atılgan’ın ‘Aylak Adam’ı var. Bay C karakterinden çok etkilendim. Bay C sürekli piyano dinlemek istediğinden ve kendisine piyano çalacak birilerini bulamıyordu. Ve ben aslında senelerdir piyanist karakterimi bir yere esprili olarak koymak istiyordum. ‘Piyano’nun içinde Beethoven’ın ‘Fırtına’ sonatından etkilenerek bazı pasajlar yazdım. 20 sene önce böyle bir şey yapamazdım, cesaret edemezdim. O sıralar şarkı yazmak biraz daha içgüdüseldi, şu anda ise daha akılcı, daha net olarak bakabiliyorum.
Motifsel yapı açısından risk aldığını düşünüyorum. Kesinlikle öyle. Ben çok korkuyordum ‘Piyano’yu albüme koyarken ama ilk tepkilere bakılırsa kendi dinleyicisini bulan bir şarkı. Burada Nurkan Renda’nın maharetinden de bahsetmek lazım. Kendisine çok teşekkür ederim senin aracılığınla.
Uzun ama akıcı trompet soloları öne çıkıyor birçok parçada. Albümün tematik zeminini Şenova Ülker büyük samimiyetle benimsemiş olmalı. Ben ilk albümde çok minimal sularda yüzmek zorunda kalmıştım. Başka başka ne enstrümanlar olabilir diye düşünememiştim. Sound’u önce kafanızda duymanız lazım. Ben bu albümdeki şarkıları düşünürken birçoğunda trompet duydum. Nurkan’a “Trompet istiyorum” önerisiyle gittim. Ülkede birkaç trompet üstadından biri olan Şenova Bey ilk ve tek tercihimizdi. Çalarken o da farklı bir şey hissetti sanırım. Beni de şaşırtacak düzeyde, inanılmaz bir kan uyumu sağladı şarkılarla. Klasik bir solo anlayışı içinde değil de bana yakın çaldı. O çaldıkça stüdyoda kafamızdaki soloların aynısını çıkardı. Rahat rahat çalsın istedim, hiç karışmadım.
Ceyl’an Ertem ve Umay Umay katılınca kadınlık halleri üstüne cesaretle sahip çıkan bir üçgen çizmişsin sanki. ‘Cihangir’de’nin pilot kayıt dediğimiz vokal kayıtlarını yapmıştık. Bir ikinci ses geldi bana. Çünkü çok öznel bir söz gibi gelmedi. Birçok kadının söyleyebileceği bir sözmüş gibi geldi bana. İlk kulağımda duyduğum ses Ceyl’an’ındı. Stüdyodayken aradım, sağ olsun geldi kaydetti. Biraz hoşuna da gitti sanki. Umay’la ben ilk defa yüz yüze stüdyoya geldiği gün görüştüm. Aşağı yukarı bir buçuk yıldır sosyal medya üzerinden yazışıyorduk. Ben de Umay gibi kült olmuş birinin şarkılarımı fark etmesinden çok heyecanlanmıştım. Çağının öncesinde bazı hareketleri yapmış bir insandır Umay. Bu albümde de ‘Naz’ın başında enstrümantal bir bölüm vardı. Orada benim olmayan bir insanın sözü olsun istedim. O sırada Umay’ın da ‘Cevapsız Ağrı’ kitabı yayımlandı. Kitaptaki bir şiir beni çok vurdu. Sabaha kadar okudum şiiri tekrar tekrar. Ben de bir cesaretle Umay’a mesaj attım. O da tamam ne zaman kaydediyoruz dedi. Umay’ın benim albümümde yarattığı büyük etkiden de şu an daha önemli olan Umay’ın kendi albümünü yapmaya karar vermiş olması. Galiba çok uzun zamandır stüdyoya gitmiyordu, o stüdyo tozunu yutunca galiba hatırladı. Çok teşekkür ediyorum Umay’a. Müthiş bir anı oldu benim için.
Hani bazı kokular, bazı tatlar, bazı objeler aradan yıllar geçse de tek bir olayı, durumu veya kişiyi hatırlatır. Burada da ‘Çakmak’ ve ‘Çakmak Gibi’ isimli iki ayrı parça var. Bu ikisi aynı mavi çakmak mı ve sık sık çakmak çalanlardan mısın?
Bir çakmak saplantım yok , denk geldi. Ama evet çakmak çalarım. Tabii bunu metaforik anlamda soruyorsun. Evet, bazı şeyler insanda her zaman kalıyor. Bir şarkıyı da birine yazarsın, on sene sonra bir bakarsın başkasına söylüyorsun. Şarkı dediğin metaforik bütünlemelerle var olan bir şey. Demek ki o aralar bir çakmak hikâyesi fazla etkilemiş beni. 

SANATTAN FAZLA BİR ŞEY BEKLENMİYOR

Güncel ve gündemden bağını hiçbir zaman koparmıyorsun. Gezi süreci başlamadan önce de senin durduğun tarafı gayet iyi bilirdik, ki şimdi başka bir dönemdeyiz. Hem müzisyen ve akademisyenliğin hem de politik angajmanın üstünden bakarsak, diktatörlük müzikten ne bekler?
Faşizm müzikten ve müzisyenden kendisine hizmet etmesini bekler. Bu 2. Dünya Savaşı’nda Goebbels’in sanatçılar için koyduğu kurallardan bu yana hep aynıdır. Konu, müzisyen buna ne kadar itaat eder? Tarih boyunca hiçbir gerçek müzisyen buna itaat etmez. Bir Hitler Senfonisi, bir Goebbels Oratoryosu yoktur. Hitler kurduğu baskıya rağmen hiçbir Alman müzisyeninden kendisine dair övgülü bir eser yazdıramamıştır. Faşizm her zaman yerel sanatçıdan klasikleri sunmasını bekler. Sanatçıdan suya sabuna dokunmadan insanları hoş tutmasını bekler. Türkiye ’de sanattan fazla bir şey beklenmiyor. Çok konuşmayın, işinize gücünüze bakın. Bunun gerçek müzisyenlerden bir cevabı olabileceğini sanmıyorum. Biz kaç yıldır sanat kurumlarının üstündeki büyük gölgeye dikkat çekmeye çalışıyorduk ve çok küçük bir kitlenin dikkatini çekmiştik. Toplumsal hareketleri çözümlemek çok zor. AKM’nin yaratamadığı etkiyi Gezi Parkı yarattı. Bu toplumsal bir süreç ve demek doğru zaman bu zamandı. İnanıyorum ki bu andan sonra hepimiz bir araya geldik ve şu an geldiğimiz nokta benim için çok çok umutlu bir nokta.

AŞKA DAİR BİR GEN VAR BENDE


Aşk ve acısı olmasa üretkenliğini yitirir misin?
Düzenli ilişki en huzursuz ruhu bile stabil hale getirir. Benim de A’nın yanına B’yi, do’nun yanına re’yi getiremediğim bir üç sene oldu. “Herhalde bir daha yazamam” dedim. Ama insan hayatı inişli çıkışlı. En büyük aşkın bile sürme noktası belli. Dolayısıyla ben aşkı da sadece kadınla erkek, kadınla kadın vs. vs. olarak görmüyorum. Bazı insanlarda aşka dair bir gen olduğunu, bende de o genin bulunduğunu düşünüyorum. Ben hep âşığım. Yanımda illa bir kişi olması gerekmiyor. Birini sevmem için onun beni sevmesi de gerekmiyor. Cevap beklediği için mektup yazanlardan değilim.