@ErkanAktug

İstanbul tam bir kentsel alzheimer hadisesi

İstanbul tam bir kentsel alzheimer hadisesi
İstanbul tam bir kentsel alzheimer hadisesi
Cihangir'deki küçücük bir apartman projesiyle 'Yapı' dalında Ulusal Mimarlık Ödülü kazanan mimar Cem Sorguç, "Emek Sineması projesi size gelse yapar mıydınız" sorusunu "Yapmam. Burada mimari vicdan devreye giriyor. Birtakım mimari tuhaflıkların figüranı olmak istemem" diye yanıtlıyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Sonuçta 7 stüdyo daireden oluşan küçücük NoXX Apartmanı’nın, jürinin dikkatini çekip Yapı dalında Ulusal Mimarlık Ödülü alması ilginç hakikaten, siz ne hissettiniz?
Kendi içerisinde ölçeğine bakmadan, ‘mimariye bir şey diyor mu, demiyor mu’ diye değerlendiriliyor anladığım kadarıyla. Evet, 7 bağımsız bölüm, yani konut var. Jüri, projeyle ilgili raporunda NoXX Apartmanı’nın içinde konumlandığı çevreyle ilişkisi bağlamında yüzyıl başı yapı karakterine göndermede bulunması, alışılagelmiş apartman tipolojisi karşısında malzeme seçimi ve strüktürel elemanlarla sergilediği yalın tavrı ve oluşturduğu temsil değerlerinin gözetildiğini dile getirmişti.
Sizin için bu projeyi özel kılan ne?
Bulunduğu yer… Yapıda en çok dikkat ettiğim şey, nerede olduğudur hep. Bir kere yerine oturmalı. Bedenine yakışmalı.
Size geldiğinde nasıl mimari çözümleme yaptınız? Yeni ve çelik konstrüksiyon olmasına rağmen sanki eskiymiş gibi de görünüyor. Bunlara nasıl karar verdiniz?
Yerinde herhangi bir bina yoktu, orası bir arsaydı. Bir kulübe vardı. Bildiğim bir yer, o bölgede uzun süre yaşadım, özellikle o sokak da bildiğim bir sokak… Orada yadırganmasın istedim, renovasyon gibi de algılansın, sanki oraya aitmiş, ama kaybolmuş, bu zamanda tekrar başka bir vücutla ortaya çıkmış gibi algılanmasına da özellikle dikkat etmeye çalıştım. Tarihsel bir iz taşımasını da istedim. Konstrüksiyon genelde hep ayağa dolaşan bir şeydir. Yapının imalat süreciyle ilgili ciddi bir sıkıntı gördüm; çünkü o sokak dar ve ulaşımı güç bir sokak. Beton sokmak zor olacaktı.
Mecburiyetten mi çelik oldu yani…
Evet, çelik olması binanın tamamen yerinin okunmasıyla, yerin imalat sürecinin okunmasıyla yapılmış bir şey. Biz betonarmeye o kadar alışmışız ki, sanki otomatik olarak o olması gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Bence bir yapının strüktürüne karar vermek de tasarımın en önemli bileşenlerinden biri.
Çelik betonarmeye göre çok daha pahalı bir şey mi?
Daha pahalı ama eğer zaman ve yer faktörünüz varsa bazen çelik daha avantajlı olabiliyor. Sürecimizi kısaltarak ekonomik anlamda eşdeğer bir noktaya getirebiliyor. Burada konvansiyonel bir inşaat bela olabilirdi, imal etmek, hem süre anlamında hem de etrafa verdiği rahatsızlık anlamında...
Küçük metrekarede mimarlık yapmak daha mı zordur?
Kolay değil, çünkü işin içine küçük metrekare girince mekân oluşturmakta sıkıntılarınız oluyor.
Yanında yeni ama klasik, taklitçi mimariyle yapılmış bir bina var. Sizinki çelik konstrüksiyon, cam filan. İzin almakta zorlandınız mı?
Zorlandık aslında. Çelik binayı belediye bir şekilde algılayamadı. Statik konusunda epey bir izah etmemiz gerekti. Statik mühendisimiz Prof. Oğuz Cem Çelik, İTÜ’de öğretim görevlisi, çelik konusunda uzman. Onun projelendirme sürecine çok faydası oldu. İzah ettikten sonrası kolay oldu. Ruhsat projemiz imzalanmadan önce belediyeye bağlı estetik kuruluna gönderildi. Kurumdaki yetkili projeye baktı ve “Benim söyleyeceğim hiçbir şey yok, gayet iyi olmuş” dedi. Sağ olsun.
Özellikle Beyoğlu ve çevresinde koruma altında olmayan binalar bile eski tarz klasik mimariye benzetiliyor. Siz öyle bir bina yapar mısınız?Ben beceremem herhalde. Öyle bir yapı yapmakla ilgili bilgimiz var ama zaman olarak içime sinmez. Ama restorasyon yapıyoruz. Ahşap yalı restorasyonu yapıyoruz mesela ya da kimi dönüştürme projeleri için yüzyıl öncesi yığma yapılara giriyoruz. Bunlardan çok şey öğrendim ben. Onların kıymetini görüp o zamanın içine girince bu zamanda onun imitasyonunu yapmanın ne kadar tuhaf bir şey olduğunu anlamaya başlıyorsun. Bir yerde bir yapı yoksa ve sen bir şeyi tarihsel olarak, belge olarak korumayacaksan tuhaf… Bu zaman da dünyanın bir zamanı. Bir şeyi kaldırıp güncelleştirmek başka bir şey ama yeni yaptığın bir yer o zamanın ruhunu taşımaz. Ne elimiz ne de ruhumuz gider, bu tür şeyler yapmaya…
Özellikle kamuya ait alanların dönüştürülmesi, oralara yapılan tartışmalı binalarla ilgili mimarlar da suçlanıyor. Mimar böyle durumlarda ne kadar sorumludur?
Bence değildir. İmar kanunu ve imar yönetimini kim yapıyorsa o sorumludur. Mimarlar imar kanununu yorumlayamaz. Emsal hesapları, metrekare arttırımları kanunlar üzerinden yürür. Mimarlar olsa olsa bunlara ayak uydurur. Bu yönetmelikleri şehrin, insanın ve mimarinin menfaatine kullanmak ve yorumlamakla ilgili kabiliyet geliştirmek de bence mimarların vazifesi olmalı.
Peki Emek Sineması veya Tarlabaşı gibi projelerden size teklif gelse yapar mısınız?
Ben yapmam.
Söylediğinize ters düşüyor…
Hayır. Burada mimari vicdan devreye giriyor. O yönetmelikler içinde zorlamadan mimari, insan, şehir ya da zamana dair çözümler bulmaya çalışmak başka bir şey, şehrin üzerindeki birtakım mimari tuhaflıkların ve kentsel tuhaflıkların parçası olmak başka bir şey. Bence soru şöyle olabilir: Bunun parçası olur musun, olmaz mısın? Parçası olmak, aktör olmasan da figüran olmaktır ve ben istemem.
AKM’yi sormak istiyorum. Orada yıkılsın diye bırakılmış, son zamanlarda önü polis karakoluna dönüşmüş bir bina var. İnsanların çoğu da orayı çirkin bir bina olarak görüyor, sizce öyle mi?
Tartışılan, binanın çirkin olduğu, zamanının dolduğu, teknolojisinin yetersiz olduğu, yıkılabileceği gibi tuhaf bir hikâye... AKM dayanıksız bir bina ise, olabilir, birtakım yollarla bu aşılabilir. Her binanın yenilenmesi mümkün değil tabii kentsel dönüşümde, bütün şehri yenileyemeyiz. O zaman Süleymaniye Camii ve Ayasofya’ya da aynı şekilde davranmamız lazım. Bir çelişki var işin içinde. AKM benim Mimar Sinan’da öğrenciyken her cuma konserlere gittiğim bir yerdi. İçerisinde şahane bir merdiven vardır. Benim de hocam olmuş Ercüment Tarcan’ın tasarımıdır. Ben gittiğimde üst kattaki fuayede oturup bütün Taksim’e bakar, kahvemi içer, kitabımı okurdum. Bu benim için çok önemlidir. Çocuğumu da oraya götürmek isterim. Ben 1980’lerin ortasında bunu yapıyordum ve bunu elimden alıyorlar. Belki naif ama böyle bakıyorum ve her mekânın böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Emek Sineması da dahildir, sokaktaki herhangi bir kulübe de buna dahildir. Dolayısıyla bunu bellekten çıkardığınız zaman o binayı kendi başına değerlendirmenin anlamı zayıflar.
Bellek meselesinde ülke olarak çok kötü durumdayız. Neden sizce?
Göçebelikten, yerleşememekten... Yerleşik halini hala kabul etmemekten... Sürekli yenilemekten kaynaklanıyor herhalde.
Bir mimar olarak İstanbul ’da dolaşırken sizi en çok neler rahatsız ediyor?
Birkaç noktada içim acıyor. Kentsel ergonomi diye bir şey yok zaten, Taksim Meydanı’ndan belli. İnsanların metroya girebileceği, yoldan karşı karşıya geçebileceği bir şey gelişmiş değil, olamıyor bu ne yazık ki. Bundan rahatsız oluyoruz tabii ki. Yapılarla ilgili bazı şeyleri biliyorsanız daha da iç acıtmaya başlıyor. Kimisi için bu şehrin bütün kakofonisi, karmaşıklığı, kaosu ilginç olabilir. Turistler için kaldırımların olmaması, yolların kötü olması ilginç olabilir ama yaşamaya başlayınca bu değişiyor. Bence en önemli şey kentsel hafızanın bitip gitmesi, benim en trajik bulduğum ve korktuğum şey bu. İstanbul tam bir kentsel alzheimer hadisesi… Nerede olduğumuzu bilemeyeceğiz...