İstanbul'daki yapılaşma 'terminatör' kıvamında

İstanbul'daki yapılaşma 'terminatör' kıvamında
İstanbul'daki yapılaşma 'terminatör' kıvamında
Kurguladığı şehir-yapılaşma ve doğa temalı fotoğraflardan oluşan 'Facsimile Vol.2' sergisiyle C.A.M. Gallery'e konuk olan Murat Germen, 'Alışagelmiş algıyı kırmayı amaçlıyorum ki izleyicinin dikkatini çekebileyim' diyor.
Haber: SİNEM KESKİNEL / Arşivi

Fotoğraflarınızda, İTÜ ve MIT’de edindiğiniz mimarlık disiplininin çok yoğun etkisi var. Size göre şehir ve yapılaşma temalı fotoğraflarınızın emsallerinden farkı ne?Farkın algılayanlar, yani izleyiciler tarafından konulmasından yanayım ama gene de açıklamaya çalışayım. Kentler ve onları oluşturan yapılar bilinçli ya da bilinçsiz bir kurgu süreci sonunda ortaya çıkıyorlar. Çektiğim belgesel ve ürettiğim farazi fotoğraflarda kendi kurgumu devreye sokmaya çalışıyorum. Paylaştığım konulardaki aşinalığı, alışagelmiş algıyı kırmayı amaçlıyorum ki izleyicinin dikkatini çekebileyim ve ardından mesajımı aktarmaya başlayabileyim...
Oluşturduğunuz serilerin kompozisyonlarında geçmişten bugüne bir sadeleşme gözlemliyorum, yanılıyor muyum?
Doğru diyorsunuz. Yaş ilerledikçe ve bazı safraları atabildikçe insan yükten kurtuluyor, zihni eskisi kadar kalabalık olmuyor. Diğer yandan, ‘az ama öz’ şeyler üretmek hiç kolay değil. Bu yüzden bu sadelik sürdürülebilir bir şey olmayabilir, arada aksayabilir. Kafası karışık bir adamım ben. Bundan da hiç şikâyetçi değilim, çünkü bu yaşta bile hala yeni şeyler öğreniyorum, algılıyorum bu sayede. Kafası karışık adam her zaman yalın olamaz, arada ‘kusacaktır’ içindeki yükü. Ama, sonuç itibariyle gene de ‘ne kadar sade o kadar iyi’ diye düşünüyorum.
Facsimile Vol.2’de sergilenen fotoğrafları seçerken nasıl bir süreç işledi?
Daha önce kentlerdeki alt dünya -üst dünya ilişki ve hiyerarşisini konu edinen ‘Facsimile’ serisinin ikinci sürümünde; kentten doğaya geçişi, dolayısıyla karmaşıktan sadeye geçişi amaçladığım andan itibaren, eserler kendiliğinden ortaya çıkmaya başladı. Hem yeni çekimler yaptım hem de elde olan kent ve doğa fotolarını kullandım. Kent seçkisi İstanbul ’un ‘terminatör’ kıvamındaki yapılaşmasına odaklandı, bu yapılaşma alta doğru eksi grafik çizdi. Doğa fotoğrafları ise ‘yaşam endeksi’ni yukarı çekmek üzere amaçlandı. Geriye kalan, doğru doğa-kent çiftlerini bir araya getirmekti, ki o da çok vakit almadı.
Akademik kariyeriniz sizce fotoğraf sanatçısı kimliğinizi nasıl etkiliyor?
Biliyorsunuz, Türkiye ’de akademisyen olan sanatçılar birbirine tamamen zıt bu iki disiplinin hayat tarzlarında yarattığı çatışmadan sürekli şikâyet ederler.
Çok olumlu etkiliyor. Çok ciddiyetli bir üniversitede çalışıyorum. Sabancı Üniversitesi benden devamlı akademik araştırma yapmamı bekliyor ve bu bizlerin teori alanında hayli aktif olmasına yol açıyor. Bu araştırma eylemini kendi sanat pratiğime yönlendirdiğim zaman, ortaya çıkardığım serilerle konsept metinleri arasında direkt bir ilişki doğuyor ve bu beni çok tatmin ediyor. Her iki üretimin bir araya geldiği akademik tebliğler özellikle yurtdışında çok ilgi görüyor. Çünkü teori ve pratiğin istikrarlı beraberliği Batı’da önemseniyor.
Çok fazla seyahat ediyor olmalısınız. Bu yoğun seyahat trafiği fotoğrafçı kimliğinizin gerektirdiği bir sonuç mu yoksa akademik kariyerinizin mi?
Seyahatler daha çok akademik kaynaklı ama tabii aynı anda fotoğrafçılık eylemine de dönüşüyor doğal olarak. İnsanın yaşadığı günlük tecrübelerin sanata bir etkisi olduğunu kabul edersek, seyahatlerim sırasında işlerimde kullanacağım kendine has ‘malzeme’ler toplama fırsatı bulduğumu söylemek doğru olur. Örneğin, son sergimde kullandığım etkileyici doğa görüntülerinin önemli bölümü İzlanda’dan. Seyahat edebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum, hayattaki tek lüksüm diyebilirim.
Uzun süre insan figürünü fotoğraflarınızda kullanmaktan kaçındınız. Ta ki ‘Ecce Homo’ serisiyle karşımıza çıkana kadar... Bu süreç nasıl gelişti?
İnsan çok egosantrik bir varlık. Her daim kendini merkeze koymayı seviyor. Benim daha önce insan figüründen kaçınmam buna bir tepkidir. İnsanı fotoğrafa dahil etmeye karar vermem gene insanın egosundan kaynaklanıyor. Dünyaya egemen ama çok küçük bir azınlıktaki insan grubu, çok büyük bir çoğunluğu kontrol edebilmek için uydularla, kameralarla ‘gözetim’ (sürveyans) altında tutuyor. Ben de ‘röntgenci’ (voyeuristic) bir tavırla, insanların habersiz bir şekilde fotoğraflarını çekerek kendi izlememi yapıyor ve kendimce bu duruma tepki veriyorum.
Bir sanatçının kendini ifadesi için fotoğrafın kurgusal/düşsel bir yapı oluşturmak açısından diğer sanat pratiklerine nazaran kısıtlı bir alan olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle üretim baskısı da diğer disiplinlere göre daha fazla olmalı. Siz bu baskıyı hissetiniz mi?
Hissetmedim ama hissettirildim. Fotoğrafın kısıtlı bir alan olduğunu düşünmüyorum. Hatta tersine diğer bazı alanlara göre daha geniş yelpazeli olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni, fotoğrafın hem çabuk ve kolay bir şekilde belge/tanıklık üretebilmesi hem de sıfırdan yeni içerikler/dünyalar yaratabilme potansiyelini taşıması... Özellikle de sayısal (dijital) imkânlardan sonra.
Beğendiğiniz, özellikle takip ettiğiniz yerli/yabancı fotoğraf sanatçıları kimler?
André Kertész, Margaret Bourke-White, Eadweard Muybridge, William Eggleston, Lee Friedlander, Josef Koudelka, Aleksandr Rodchenko, Bernd-Hilla Becher, August Sander, Stephen Shore, David Hockney, Elliot Erwitt, Harold “Doc” Edgerton, Jacques-Henri Lartigue, Jeff Wall, Hiroshi Sugimoto, Andreas Gursky, Thomas Ruff, Sam Taylor-Wood ve Edward Burtynsky’yi şu veya bu şekilde etkilendiğim fotoğrafçılar arasında sayabilirim.
Fotoğraf sanatçısı kariyerinizde azami hedefiniz nedir?
Şüphesiz ki, dünyanın önemli müzelerinde sergiler açabilmek ya da Steidl, Hatje Cantz gibi dünya çapındaki fotoğraf kitapları yayınevlerinden kitaplar çıkarmak beni çok mutlu eder. Bu sayede yerel olarak ürettiğim düşünce ve imgeleri çok daha geniş bir kitleyle paylaşabilirim. Bu tür hedefler çok zor gibi görünse de insan vazgeçmemeli. Yalnız bunların gerçekleşebilmesi için ‘Türkiye fotoğrafı’ gibi bir kavramın, zeminin oluşması gerekir diye düşünüyorum. Hatje Cantz gibi çok önemli bir yayınevinden müthiş bir ‘İran fotoğrafı’ kitabı çıkabiliyorken, bizim kültürümüzün fotoğrafına dair uluslararası çapta doğru dürüst bir kitabın olmaması hayal kırıklığı yaratıyor bende. Bu sanırım işbirliği geleneğimizin çok güçlü olmamasından kaynaklanıyor.
Murat Germen’in ‘Facsimile Vol.2’ başlıklı fotoğraf sergisi 30 Kasım’a kadar C.A.M. Galeri’de.