IV. Murat'ın Evliya Çelebi'yle karşılaşması ve hareme dair bir sır

IV. Murat'ın Evliya Çelebi'yle karşılaşması ve hareme dair bir sır
IV. Murat'ın Evliya Çelebi'yle karşılaşması ve hareme dair bir sır

IV. Murat ın annesi Kösem Sultan, oğlunun sağlık durumuyla ilgili bir mektubunda şöyle yazmıştı: Oğlum sabah çıkıp gece dönüyor, onu hiç göremiyorum. Böyle soğuklarda dışarıda kalırsa yine hasta olacak...

Evliya Çelebi, IV. Murat ile karşılaştığında 24 yaşındaydı ve o anı şöyle anlatır: Kendileri burçtan doğan güneş gibi haremin kapısında belirdi, her yanlarım titriyordu ancak çok şükür o an hatırıma onu öven birkaç beyit geldi de söyledim

John Freely’nin ölümsüz eseri ‘Osmanlı Sarayı’ndan

Murat tahta çıktığında on dört yaşındaydı ve babası I. Ahmet’in ölümünü izleyen yaklaşık beş yıl boyunca Eski Saray’da yaşamıştı. Tahta çıktığının ertesi günü amcasını Eski Saray’a gönderdi ve Mustafa ömrünün kalan kısmını burada geçirdi. Mustafa’nın annesi de Eski Saray’a gönderilmiş olsa gerek; ancak akıbeti bilinmiyor. Onun yerine Topkapı Sarayı’na dönen Kösem Valide Sultan oldu ve oğlunun saltanatının ilk yıllarında onun naibeliğini yaptı. Kösem’in o sırada sekiz-on iki yaş arasında olan diğer oğulları Süleyman, Kasım ve İbrahim ise ergenlik çağlarına varıncaya dek anneleriyle birlikte Topkapı Sarayı’nda yaşadılar. Ardından her biri I. Ahmet’in hayatta kalan tek oğlu Şehzade Beyazıt’la beraber selamlığa taşınarak içoğlanlarıyla birlikte öğrenim gördüler. Tahta ortak çıkacak yaşa geldiklerindeyse Murat’ın emriyle Kafes’e kapatıldılar ve aralarından biri dışında hepsi öldürüldü.
IV. Murat tahta çıkışının ardından Topkapı Sarayı’ndaki hareme kendi cariyelerini yerleştirdi, ilk hasekisi Ayşe 1627 yılında ona Ahmet adında bir oğul verdi, bunu izleyen sekiz yıl boyunca Murat’ın dört oğlu daha oldu. Ne var ki bu oğulların hepsi de çocuk yaşta öldü. Murat’ın ayrıca on iki kızı oldu, altısı bebekken öldü, altısıysa genç yaşta paşalarla evlendirildi, Kösem tarafından ayarlanan bu evliliklerin çoğu, paşaların sadrazamlığıyla sonuçlandı. 

Tüm kahvehaneler kapatıldı
Murat’ın saltanatının ilk yıllarında hükümdarlık yapan Kösem, sürekli olarak sadrazamlarla yazıştı, günümüze ulaşan yedi mektubun hiçbirinde tarih ya da yazıldığı kişinin adı belirtilmemiştir. Bunlardan birinde Kösem, Yemen’de olup bitenler ve oğlunun sağlık durumu hakkındaki endişelerini dile getirir:
Mısır’dan, oradaki durumu anlatan mektuplar geldi, anlaşılan size de gelmiş. Yemen konusunda derhal bir şeyler yapılması gerekiyor, ne de olsa Mekke’nin kapısı. Elinizden geleni yapmalısınız. Bu konuda oğlumla görüşeceksiniz. Şunu söylemeliyim ki bu meseleden başka şey düşünemez oldum... Biliyorum sizin için çok güç olacak ama, Muhammed’in ümmetine hizmet ederek Allah’ın rızasını kazanmış olacaksınız. Maaş ödemelerini nasıl hallettiniz? Allah’ın izniyle kuralları uygulayacak ve ardından Yemen konusuyla ilgileneceksiniz. Oğlum sabah çıkıp gece dönüyor, onu hiç göremiyorum. Böyle soğuklarda dışarıda kalırsa yine hasta olacak... Çocuğumun çilesini çekmek beni mahvediyor. Fırsatını bulunca onunla konuşun. Kendine dikkat etmesi gerekiyor. Elimden hiçbir şey gelmiyor, beni dinlemiyor. Hasta yatağından yeni kalktı, bu soğukta dışarıda dolaşıyor. Bütün bunlar bende rahat huzur bırakmadı
Bütün bu zaman boyunca Murat, yeni Sultan’ın tahta çıkışıyla maaşları artmadığı için artık tamamıyla kontrolden çıkan yeniçeriler tarafından öldürülme tehlikesiyle burun buruna yaşıyordu... (...)Rycaut, Murat’ın aşırılıklarından da söz ederek, bir sultan olarak üzerine düşen sorumlulukları tamamen görmezden geldiğini, zamanını “soytarılarla, çalgıcılarla ve hadımağalarla” âlem yaparak geçirdiğini, bu şekilde hem sağlığını bozduğunu hem de halkın gözünden düştüğünü ve otorite yokluğunda, bu imparatorluğun hızla çöküşe doğru ilerlediğini belirtir. Derken 1631 yılı Eylül ayında düşen bir yıldırım neredeyse Murat’ın canına mal oluyordu. Murat bu olaydan öylesine korktu ki, bir süre için de olsa şarap içmeye tövbe ederek kendini, hayatını bağışlayan Allah’a şükran borcunu ödemeye adadı.
18 Kasım 1631’de yeniçeriler ve sipahiler ayaklanarak Kösem’in damadı Sadrazam Hafız Ahmet Paşa’nın kellesini istediler, aksi takdirde Murat’ı tahttan indirip yerine kardeşini geçireceklerdi. Murat, Hafız Ahmet Paşa’yla birlikte aralarında kendi içoğlanı Musa da olmak üzere saraydan on beş kişiyi onlara vermek zorunda kaldı, hepsi de askerler tarafından linç edildiler...
Ertesi yıl Murat, insanları devlete başkaldırmaya sevk ettikleri gerekçesiyle İstanbul’daki tüm kahvehaneleri kapattı, hatta daha da ileri giderek tütün ve afyon içilmesini yasakladı. Ne var ki aynı zamanda bir ferman çıkararak Müslümanlar için de geçerli olmak üzere alkol satışını ve tüketimini yasallaştırdı, bu İslam tarihinde görülmemiş bir uygulamaydı. Bekri (Sarhoş) Mustafa adlı bir arkadaşından Murat’ın alkol bağımlısı olduğunu öğrenen Kantemir, bu fermana ilişkin şöyle bir yorum yapar: 

Büyük bir buluşma
Ancak o (Murat) en çok da kendisinden önce bu sıfatla anılan tüm sultanları da geride bırakan ayyaşlığıyla tanınıyor. Bekri Mustafa’nın şaraba alıştırdığı Murat, kendisi içmekle yetinmeyip müftüleri ve kazaskerleri de içmeye zorluyor, hatta herkesin şarap satmasına ve içmesine izin veren bir ferman çıkarttı. Îflah olmaz bir şarap âşığı olan Murat, her nasılsa ölesiye nefret ettiği tütünü ve afyonu yasakladı, afyon yutan, tütün satan ya da içen pek çok kişiyi kendi elleriyle öldürdü.
Kantemir, Bekri Mustafa’nın Sultan’ı nasıl şaraba alıştırdığını da anlatır. Murat bir gün tebdil-i kıyafet çarşıda gezerken “ölesiye sarhoş bir halde çöpler arasında yuvarlanan” Bekri Mustafa’ya rastlar. Bekri, Murat’ı kandırarak onunla birlikte saraya gider ve burada ona şarabın zevklerini tanıtır, akşamdan kalmalığın tek ilacının dünkünden daha çok içmek olduğunu gösterir. Kantemir’in yazdığına göre, Bekri Mustafa’nın kısa süre sonra aşırı alkolden ölmesi, Murat’ı yasa boğmuştur:
Onun ölümü üzerine Sultan bütün sarayda yas ilan etti, Bekri’yi ise görkemli bir törenle bir meyhanedeki fıçıların arasına gömdürdü. Bu olaydan sonra Sultan, bir daha yüzünün hiç gülmeyeceğini belirtti ve ne zaman Mustafa’nın sözü açılsa gözyaşlarına boğularak derin derin iç çekti...
Daha sonraları alkol bağımlılığının devlet için ne kadar tehlikeli olduğunu anlayan Murat, 1634’te alkol satışını ve tüketimini yasaklayarak imparatorluktaki tüm meyhaneleri kapattırdı…
(…)1635’te Murat, İran’daki Safevi topraklarına bir sefere çıkarak Erivan’ı aldı. Zafer haberiyle birlikte kardeşleri Beyazıt’la Süleyman’ın ölüm fermanlarını İstanbul’a gönderdi, böylelikle kutlamalar arasında şehzadelerin ölümü fazla dikkat çekmeyecekti.
Murat 29 Aralık 1635’te ordusuyla birlikte İstanbul’a döndü. III. Mehmet’in 1596’da Haçova’da şans eseri kazandığı savaşı saymazsak, Süleyman’dan sonra ordusunun başında sefere çıkan ve zaferle dönen ilk sultan IV. Murat’tır…
(…) O sırada yirmi dört yaşında olan Evliya Çelebi, demirciler esnafının başı olan babası Derviş Mehmet Ağa’yla birlikte sefere katılmış, Erivan’ın alınışına tanık olmuştu. Murat’ın kılıç taşıyıcısı ve yakın arkadaşı olan Evliya’nın dayısı Melek Ahmet Ağa, sefer dönüşü yeğeninin Sultan’la görüşmesini sağladı. Görüşme 1635 yılı Kadir Gecesi gerçekleşti. O akşam Ayasofya’da müezzinlik yapan Evliya, Sultan’ın huzurunda Kuran’ın tamamını ezberden okuyarak onun beğenisini kazandı. Murat, Melek Ahmet ve bir adamını göndererek Evliya’yı locasına davet etti. Burada cemaatin önünde Evliya’nın başına altın bir taç takıldı ve Sultan’ın huzuruna çıkarıldı…
(…)Aynı günün akşamı Evliya, Topkapı Sarayı’na götürüldü ve Murat’ın emriyle Sultan’ın hizmetindeki içoğlanlarının kıyafetleri giydirilerek onlarla birlikte Hasoda’ya girdi. Evliya, Sultan’ın odaya gelişini şöyle anlatır:
Kendileri (padişah) burçtan doğan güneş gibi haremin kapısında belirdi, hasodalılara ve musahiplere selam verip onların hayır dualarını aldıktan sonra bir tahtta karar kıldı, ben de önünde eğilerek yeri öptüm, her yanlarım titriyordu ancak çok şükür o an hatırıma onu öven birkaç beyit geldi de söyledim. “Bir şey oku,” buyurdular. Dedim ki, “Padişahım, yetmiş iki ilimden Farisi mi Arabi mi, Rumi mi, İbrani mi, Süryani mi Türki mi yoksa Yunanı mi okuyayım? Gazel... mi yoksa beyit... mi okuyayım?”
(…) Evliya bunların ardından Murat’ın son derece güçlü ve atletik olduğunu belirterek bir gün Sultan’ın hamamının bitişiğinde, Hasoda’da tanık olduğu hayret verici bir olayı anlatır:
Bir gün saadetle ve ter içinde harem hamamından hasodaya çıktığında cümleye selam verip, “Şimdi bir hamam faslı eyledim,” dedi, cümle, “Sıhhat afiyet olsun,” diye karşılık verdi. Hakir (ben) ise, “Hünkârım, pak olup nur olmuşsunuz, bugün artık yağlanıp güreş etmeyin zira içeride (haremde) salavatsız güreşip kuvvetten düşmüşsünüzdür,” dedim. “Ya kuvvetim kalmamış mıdır, gör şimdi,” deyip bu hakiri (beni) kemerinden kavrayarak sıbyan fırlağı gibi başı üzerinde fır-a-fır çevirip devran ettirmeye başladı. “Bre hünkârım, bu duacını sakın koyuverip düşürme!” diye haykırdım, o ise, “Kendini pek tut,” diye karşılık verdi. “Be-meded hünkâr, hemen Allah tuta yoksa iş işten geçti,” diye feryat ettim. O yine beni gürz gibi çevirmeye devam etti. Sonunda, “Bre hünkârım, dönmekten gönlüm bulandı, kusacağım geldi,” deyince gülmekten bitap ve mecalsiz kalıp hakiri yere indirdi ve kırk sekiz altın ihsan eyledi.
(…)Rycaut Sultan’ın ileri derecede karaciğer sirozu olduğunu ve sonunda 1640 yılı Şubat ayında Emirgûne’yle içkili bir ziyafetteyken fenalaştığını yazar… (…) 9 Şubat 1640’ta İbrahim tahta çıktı ve ertesi gün Murat, Sultanahmet Camii’nde, babasının türbesinde toprağa verildi.

Harem kadınlarının muayene edilişi
I. Ahmet döneminde sarayı ziyaret eden Ottaviano Bon: Ancak hastalanan kadın Kraliçe (Valide Sultan) ya da Büyük Sinyor’un eşlerinden biriyse, saray doktorlarının nabzına bakması için yatağından çıkardığı eli ya da kolu bir parça ipek ya da taftayla örtülürdü; zira çıplak tenine bakılması ya da dokunulması yasaktı; doktorun, onun yanında, hastalığına ya da tedavisine ilişkin söz söylemesi de yasaktı; ancak hastanın odasından çıktıktan sonra hangi ilacın nerede ve nasıl kullanılacağını anlatabilirdi, söz konusu ilaç da Türklerin geleneklerine göre bir miktar gevşetici ve rahatlatıcı şerbetten ibaretti, bunun dışında ilaç kullandıkları pek enderdi; kanımca bu doktorların her hastalığın ilacını hazırlayabilecek bilgi ve becerileri de yoktu. Ola ki hastanın, bir cerrahın müdahalesine gereksinimi varsa o vakit kendi haline bırakılıyor, öylece acı çekmesine göz yumuluyordu çünkü ameliyat sırasında kadının teninin ve etinin görünmesi kaçınılmazdı.

OSMANLI SARAYI
John Freely
Çevirmen:
Ayşegül Çetin
Remzi Kitabevi
2000
368 sayfa
20 TL.

YARIN: Deli İbrahim’in tahta çıkışı ve çalkantılı saltanatı.