İzlanda'da beş parasız da film çekebilirsiniz

İzlanda'da beş parasız da film çekebilirsiniz
İzlanda'da beş parasız da film çekebilirsiniz
İstanbul Film Festivali'nin Altın Lale adaylarından 'Metalci'nin İzlandalı yönetmeni Ragnar Bragason: İzlanda'da iyi bir fikriniz varsa herkes bir araya gelip o filmi çekmeye dünden hazır.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

“Aykırı ruh hallerinden en çok Kuzeyliler anlar” düsturuna kanıt gösterilebilecek ‘Metalci’ ya da orijinal adıyla ‘Málmhaus’ bu sene İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale adaylarından. İzlanda’nın en popüler imzalarından Ragnar Bragason’un filmi, ağabeyini kaybettikten sonra İsa ile arasına mesafe koyup kendini heavy metal’in sert dünyasına vuran Hera’nın öyküsünü anlatıyor. Bu, biraz ‘geç kalmış ergen öfkesi’ filmi (kahramınımız 20’lerinde zira) İzlanda’nın röntgenini çekmemize de vesile oluyor.
Gösterimin öncesinde bir hikâye anlattınız. Tüm İzlanda’nın, ülkelerine dönerken deniz tuttuğu için bu adada kalan Norveçlilerin torunları olduğuna dair bir hikâyenin, 1990’lar başında tutunamayan bir metal hayranıyla nasıl bir ilgisi var?
İzlanda kültürünün ne kadar genç olduğu, nereden geldiğimiz pek bilinmiyor. Filmde de Norveçli bir metal grubu İzlanda’ya geliyor. Tıpkı bin yıl önce burada ne olup bittiğini görmek için gelen Norveçli krallar gibi…
Siz de söz konusu dönemde büyük bir metal tutkunuymuşsunuz. Otobiyografik unsurlar da var mı filmde?
Birazcık… Filmin kahramanı da benim gibi 1971 doğumlu. O da Black Sabbath’in ilk albümüyle bir bakıma heavy metal’in de doğum tarihi… Kahraman kırsal bir bölgede büyüme sancılarıyla uğraşıyor, ben de 200 kişinin yaşadığı bir balıkçı köyünde doğdum. Onun kadar aykırı olduğumu iddia edemeyeceğim ama ben de etrafımda kimsenin ilgi duymadığı müzik, sanat gibi şeylerle ilgilenirdim. Çok sıcak bir aile atmosferinde büyümüş olmama rağmen, ben de etrafa karşı biraz yabancı hissederdim. Bunların bazıları bu filmde de var. Ama neyse ki ben şimdiye kadar çok sevdiğim birini kazada falan kaybetmedim.
Filmin kahramanı, farklı olduğu için dışlanıyor. Ama dışarıdan İzlanda toplumunun dünyanın en hoşgörülü toplumlarından olduğuna dair bir kanı var…
Tabii ki bir anlamda yıkıcı davranmaya başlarsanız, toplum da ona tepkisini koyar. Ama benim için filmin kilit sahneleri, kahraman, kiliseyi yaktıktan sonra köyün yeni bir kilise inşa etmek için bir araya geldiği bölümler. İzlandalılar olarak çok dindar insanlar falan değiliz ama kiliseyi toplumsal beraberlik için bir aracı olarak kullanırız. Kahraman da bir şekilde bu aracı yaktıktan sonra köylüler yenisini kurmak için bir araya geliyor. Yaptığı için cezalandırılmıyor. Toplum onu affediyor. Bu da filmin temasını, iyi bir toplum için insanları olduğu gibi kabul etmenin gerekliliğini daha da vurguluyor.
Filmin bir yerinde peş peşe gelen kilise yangınlarından sonra dini kurumların black metal’e karşı kampanya yaptığı bir TV haberi görüntüsü gösteriliyor. Bu, gerçekten oldu mu?
O görüntüleri, Norveç’in ulusal televizyonundan aldım. O dönem, 91 ve 92’de Norveç’te 60 kadar kilise yakılmış. Yani o görüntüler gerçek. Ne var ki haberlerin tamamını kullanma iznim olmadığı için rahiplerin ve halkın tepkisini kendim, aktörlerle çekip kullanmak durumunda kaldım. Ama onları da 1992’deki gerçek haberlerden uyarladım.
Söz konusu dönemdeki müzikal çabalar, bugün İzlanda’nın deneysel müzik alanındaki yerinde ne kadar önemli?
Biz çok genç bir ulusuz. Sinema ve müzik gibi unsurlar söz konusu olduğunda da 1980’ler her şeyin başladığı dönem gibi… Mesela İzlanda yapımı ilk uzun metrajlı film 1980’de çekildi. Yani İzlanda sineması 35 yaşında aslında. Ama bugün İzlanda’daki zengin müzik sahnesinin tohumları 1980’lerin sonunda atılmaya başlamıştı. 1980’lerde Björk bir punk grubuyla başlamıştı ilk olarak müziğe, Sugarcubes’tan da önce, İzlanda’nın ilk punk grubu olan Tappi Tíkarrass’la. O tohumdan da tüm müzik endüstrisi filizlendi.
İzlanda gibi küçük bir toplumda yaşıyor olmak, sinemaya nasıl yansıyor?
Elimizdeki malzeme çok sakin. Ve küçüklüğümüzden dolayı konularımız da sınırlı. Tabii ki bizim de problemlerimiz var. Ama çok küçük meseleler bunlar. Savaş, şiddet değil... Barışçıl bir topluluğuz. O yüzden de başka ülkelerden sinemacılara imrenmiyor değilim. Türkiye ’de, İran’da toplum öyle meselelerle, dönüm noktalarıyla uğraşıyor ki… Toplumdaki gerginlikler çok şiddetli. İzlanda’da ise problemler daha bireysel, bir insanın bilinciyle, ruhuyla ilgili. O anlamda insanlar dünyanın her yerinde aynı. Bazen savaş mesele, bazen sadece aile mesele…
İzlanda’daki ekonomik kriz, sinema sektörünü nasıl etkiledi?
Korkunçtu. Şu anda sağ kanattan korkunç bir hükümetimiz var. Geçen mayıs seçildiler. İcraatlarından birisi de sinema endüstrisine verilen yardımın yüzde 40’ını kesmek oldu. Akılsız sağcılardan kurulu bir hükümet çünkü. Ama İzlanda’da sinema yapmanın güzel tarafı istediğiniz takdirde cebinizde beş kuruş olmadan da çıkıp film çekebilmeniz. Sinema sektöründe herkes birbirine çok yakın, görüntü yönetmenleri, film müziği bestecileri… İyi bir fikriniz varsa herkes bir araya gelip o filmi çekmeye dünden hazır. Ben mesela iki filmimi böyle parasız çektim. Sinema tutkusu, her zaman paradan önce geliyor. Küçük bir ülke olduğunuz için bir sinemacının filmden para kazanması imkânsız. 300 binlik nüfusta sinema seyircisi de az. O yüzden sadece tutkunuz varsa film yapabilirsiniz.