Jeff Bridges: Dışarıdan sert, içi pamuk gibi

Jeff Bridges: Dışarıdan sert, içi pamuk gibi
Jeff Bridges: Dışarıdan sert, içi pamuk gibi
Aile boyu sinema sektöründe olan Bridges'lardan Jeff, magazin basınının ağzını sulandıran o yükseliş ve düşüşleri yaşamadı. Mutlu bir evliliği ve hep yükseklerde seyreden bir kariyeri olan Jeff Bridges, pek çok kişiye ödül kazandıran kimi rolleri reddetti. Bu yüzden arkadaşları tarafından "aptal" damgası yiyen Bridges ile, Radikal'in Hollywood muhabiri Keith Kurman konuştu.
Haber: Keith Kurman - kkurman@gmail.com / Arşivi

Geçtiğimiz hafta aramızdan ayrılan Robin Williams, ondan kısa süre önce kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman ve birkaç yıl önce erken yaşta vefat eden Heath Ledger… Tüm bu ölümler, sinema gibi ticari bir meslekte yer alan yetenekli aktörlerin, ne kadar narin hayatlar sürdürdüğünün göstergesi aslında.

Jeff Bridges, hem Williams hem de Hoffman’la çalışmıştı. Aynı zamanda Ledger’ın son filmi The Imaginarium Of Dr. Parnassus’da onunla çalışan Terry Gilliam ile de yakın arkadaşlar. Gilliam şu sıralar ‘fantastik bir abartı’ olarak nitelenen çalışmasını sinemada gösterime sokabilmek için ciddi bir uğraş veriyor. Bridges ise, oldukça muhafazakar olan sinema endüstrisinde çalışırken “-mış gibi yapma” konusunda kas yaptığını söylüyor. Bu sayede dış görünüş konusunda takıntılı olan bu ticari sektörün isteklerini dengeleyebiliyormuş.

Bridges, ‘sektörel’ bir aileden geliyor. Babası Lloyd Bridges, benim gibi 1946-1964 arasında doğan, ‘Baby Boomers’ nesline mensup kişilerin yakından tanıdığı bir isim. Lloyd Bridges, oğlu gibi çok verimli bir aktördü. 1930-1990 yılları arasında yüzlerce sinema filminde ve televizyon şovunda yer almıştı. Bunlardan birisi de 1958-61 yılları arasında gösterimde olan Sea Hunt adlı televizyon dizisiydi. O dönemleri hatırlayanlarımız, bazı bölümlerde Jeff ve ağabeyi Beau Bridges’in de oynadığını hatırlayabilir belki. Jeff Bridges, çocukluğundan beri az çok istikrarlı bir tempoyla çalıştı. Öte yandan bir şekilde, yıldız olmanın yarattığı yüklerden etkilenmeden büyüyebildi.

SKANDALLARA YER YOK

Jeff Bridges’ın özel hayatı, magazin gündeminin aradığı malzemelerden büyük oranda uzak kaldı. Büyük ve iç gıcıklayıcı bir başarının ardından, göz alıcı bir rezalet ve sonrasında gelen günah çıkarma aşamalarından geçmedi. 70’li yıllarda evlendiği Susan Geston’la mutlu bir evliliği var. 3 kızı olan aktörün şimdi de torunları dünyaya geldi. Bilgili bir Budist, çok yetenekli ve sahneye de çıkan bir müzisyen ve keskin gözlü bir fotoğrafçı.

Babasının aksine, Bridges televizyona pek fazla çıkmadı. Yalnızca Saturday Night live programında birkaç kez göründü ve filmlerini tanıtmak için birkaç ‘talk show’a çıktı. Filmografisini inceleyen birisi, bir başkasının kariyerinde mihenk taşı haline gelen kaç rolü reddettiğine şaşırabilir. Bridges’in yaptığı filmler arasında çok kötü olanlar da bulunuyor ama, pek çok ödüllü performansına da rastlamak mümkün. Bu da onun risk almaya ne kadar istekli olduğunu, geleneklere ve kendine meydan okuduğunu kanıtlıyor.

THE DUDE’LA TANINDI, HİÇ ÖDÜL KAZANMADI

Kariyeriyle en ilginç nokta ise, The Big Lebowski filmindeki The Dude rolünün ona çok fazla tanınırlık kazandırıp, aynı zamanda hiçbir ödül kazandırmaması. Uzun yıllardır mükemmele yakın performans sergileyen Bridges’i bir kültür ikonu yapan bu rol, aynı zamanda ona en fazla ünü de getirdi. Hem bu film, hem de Bridges’a 6. Oscar adaylığını getiren True Grit filmi, Coen biraderler tarafından çekilmişti. İlginçtir, ona Oscar kazandıran rolü, Crazy Horse filmindeki Bad Blake olmuştu. 2010 yapımı film, çok yetenekli bir genç olan Scott Cooper tarafından yazılmış ve yönetilmişti. Film genel hatlarıyla, Bridges’ın Heavens Gate ve Fat City filmlerinden tanıdığı Kris Kristofferson’un hayatını anlatıyordu.

Bridges’in çok çeşitli rolleri olduğunu düşününce, onun için bir ‘karakter tiplemesi’ belirlemek pek mümkün değil. Çılgın bir tarafı olan, dışardan sevimsiz görünüp içinde ise yumuşak bir kalp taşıyan karakterler oynadığını söyleyebiliriz. Pek çok karakteri için bunu söylemek mümkün. Ancak Iron Man’de canlandırdığı, son dönemde en çok akıllarda kalan performanslarından biri olan Obadiah Stane gibi karakterler, diğer performanslarına meydan okuyan cinsten. Ancak Obediah Stane karakterindeki performansı, The Giver filmindekiyle paralellikler gösteriyor.

SON FİLMİ THE GIVER’DA ANILARI TOPLUYOR

The Giver, ergenliğe geçiş yapan Jonas adlı bir gencin öyküsü. Jonas karakteri, yıldızı yeni yeni parlamaya başlayan Avustralyalı oyuncu Brenton Thwaites tarafından canlandırılıyor. Jonas, dışardan herkesin mutlu göründüğü, ütopik bir dünyada yaşıyor. Bu mutlu görüntü, sıkı kurallar eşliğinde tasarlanan bir çevrede, sakinlerinin “anıların yükü” diye adlandırdığı yoksunluk sayesinde elde edilmiş. Jonas, “Anı Toplayıcısı” adı verilen, The Giver (Verici) olarak da bilinen Bridges’ın karakterinin yanında eğitimine başlıyor. Müşvik bir görüntü sergileyen yaşlı adam, “anıların yükünü taşıdığı” için artık yorgun düşmüş bir karakter.

Filmde ilginç rollerde izleyeceğimiz başka oyuncular da var. Meryl Streep, kariyerinin en sığ performansını sergilerken, Katie Holmes gerçek hayatta da esrarengiz kültlerle deneyimi olan bir isim. Şarkıcı Taylor Swift, pek küçük bir rolde görülüyor. Showtime kanalında yayınlanan Fearless dizisinden tanıdığımız Cameron Monaghan da filmde yer alan isimlerden. Odeya Rush ise, genç ve esrarengiz bir oyuncu olarak filmdeki yerini almış.

FİLM TUTARSIZLIK VE ÇELİŞKİLERLE DOLU

Filmin geneliyle ilgili bazı sorunlarım var. Hikayenin dayanakları, filmde oluşturulan temellerle aynı mantığa oturmuyor. Bu ütopik toplulukta pek çok tutarsız ve çelişkili kural var örneğin. Bunların hiçbirisi akla yatkın değil, hatta akla gelir şeyler bile değil. Bence bir diğer sorun da, yazımla ya da adaptasyonla ilgili. Filmdeki hiçbir diyalog, bize olaylarla ilgili bir açıklamada bulunmuyor. Ama tüm bunlara rağmen, Bridges inandırıcı bir performans sergiliyor ve “Dışarıdan sert görünen, içi pamuk gibi” görüntüsünü korumayı başarıyor.

Naçiz Radikal muhabiriniz, The Dude ile bir araya geldi. Bridges’ın bugün geldiği konum ile bu konuma yükselirken korumayı başardığı erdemleri hakkında sohbet ettik. Bridges’la aynı zamanda, sinemada efsaneleşmiş olan John Frankenheimer’la çalışmanın ona kattığı özgün bakış açısından da konuştuk.

ÖLMEDEN ÖNCE DÜNYAYI KURTARMA HEDEFİ

Bugün erken saatlerde yaptığınız basın toplantısında bize, ölmeden once yapacaklarınız listesinde hala çok şey olduğunu söylediniz. Bizimle birkaçını paylaşmak ister misiniz?
(Masadaki plastik şişelerden birini kaldırarak) Şu anda ilgilendiğim şeylerden bir tanesi bu şişeler, bunlardan kurtulmak istiyorum. Bu berbat bir fikir değil mi? Çok ilginç, çünkü bu, filmin konusunu az çok ortaya çıkarıyor. Ne kadar pratik olursa olsunlar, bu pratiklikleri aslında gezegenimizi öldürüyor. Çünkü toprakta çözünmüyorlar, okyanusa gidiyorlar, balıklar onları yiyor, biz balıkları yiyoruz; tüm canlılar birbirine bağlı. Dolayısıyla bunun gibi şeylerle uğraşıyorum.

Aynı zamanda, bugünlerde açlık sorununu bitirmek üzerinde çalışıyorum. Burada, ABD ’deki çocukların açlığına odaklanmış durumdayım. “Share Our Strength” adlı örgütle çalışıyorum. Onların “No Kid Goes Hungry” (Hiçbir Çocuk Aç Kalmasın) kampanyasının ulusal sözcüsüyüm ve görevim için eyalet eyalet dolaşıp valilerle çalışmalar yapıyorum. Şu anda, yaz boyunca, yaz yemeklerine odaklandık, çünkü gıda ihtiyacı duyan çocukların birçoğu bu ihtiyaçlarını okulda gideriyor. Ne var ki, şu an okullar tatil ve yemekleri de yok. Valilere ve tüm eyaletlerdeki insanlara, federal yönetim tarafından finanse edilen ve bir milyar dolar üzerinde bir miktar para harcanan bir yaz yemeği programı olduğunu anlatıyoruz. Ancak, eğer bu program kullanılmazsa, para başka bir şeye harcanacak. Bu nedenle insanlara, yaz yemeği programları olduğunu söylüyoruz, bilgi veriyoruz. Programdan yararlananlara hiçbir soru sorulmuyor ve herhangi bir form doldurmak zorunda da değiller. Eğer bir çocuk açsa, oraya gidip yemek yiyebilir.

Aynı soruyu filmleriniz için sorsak?
Seneye vizyona girecek The Seventh Son adlı bir filmim var. Bir de The Little Prince adlı bir animasyon filmim var ama onun ne zaman çıkacağını bilmiyorum, belki o da önümüzdeki yıldır.

Hala dövüş sahnelerini canlandırabiliyor misiniz?

Evet, evet. The Seventh Son’da birkaç dövüş sahnesinde yer alıyorum.

Dövüş sahneleri için nasıl idman yapıyorsunuz?
Çok nazik bir şekilde, alıştıra alıştıra... Ancak idman yapmak, dövüş adlı sihrin altından kalkabilmek için önemli. Ne var ki, o yalnızca bir ilüzyon. Babam, Lloyd Bridges, bana ve Beau’ya nasıl ‘dövüşüyor numarası yapılacağını’ öğretti. Bu, bizim yapmayı çok sevdiğimiz bir aktiviteydi ve annemi çıldırtırdı.

ANNEMLE ‘ZAMAN’ OYUNU OYNAMAK OLAĞANÜSTÜYDÜ

Gerçek hayatta babanız mı ‘The Giver’dı, yoksa daha çok anneniz mi?

Her ikisi de bana kendi yöntemleriyle çok şey kattılar. Annem inanılmaz fedakardı. Üç çocuğuyla ‘Time’ (Zaman) adında bir şey yapardı ve ben bunu olağanüstü bulurdum. Zaman’da her çocuğun günde bir saati olur ve o saatte o ne isterse yapılır. Üç kardeş olduğumuz için günde üç saatini buna ayırıyordu. Arkadaşlarının telefonunu açmazdı. Ben, kendi zamanımda annemin makyaj malzemelerini karıştırıp onu palyaço gibi boyamaktan uzay gemisi oynamaya kadar birçok şey yapardım. Daha sonra, yetişkin veya genç olduğumda ondan, bana bir mesaj vermesini isterdim ya da onu arayıp Zaman’a ihtiyacım olduğunu söyler ve yemeğe çıkmayı teklif ederdim. Dolayısıyla çok yakındık.

Babam ise bana mesleğimi edindirdi. Oyunculuktaki en zor şeylerden biri şansı yakalamak ve babamın yaptığıyla şansı yakaladım. İlk işimi aldığımda altı yaşındaydım. Buna karşı uzun süre mücadele verdim, çünkü büyüdüğünüz ve ne yapmak istediğinizi anlamaya çalıştığınız zaman nepotizmin, yani adam kayırmacılığının bir ürünü olmak istemiyorsunuz. Kendi yetenekleriniz ışığında ne yapmak istediğinizi anlamalısınız, bu yüzden de mesleğimi bana babamın kazandırmasıyla uzun bir zaman cebelleştim. Fakat, sonunda yeniden programlandım.

“BİTKİN DEĞİL APTALSIN!”

Geldiğiniz yere kendi yeteneklerinizle geldiğinizi bildiğiniz bir an oldu mu?

Evet, oldukça fazla filmde rol adım. Belki on tanesi için de Oscar Ödülü’ne aday gösterildim. Kariyerim dışarıdan, “Bu adam bir aktör ve yaptığı şey de aktörlük” şeklinde gözüküyordu. Ancak içimden “Müziği, resim yapmayı ve daha birçok şeyi seviyorum” diye düşünüyordum. Babam sürekli, “Jeff, hadi ama. Eğer aktör olursan tüm bu saydıklarını yapabileceksin” diyordu. Fakat ben hala, yarış arabası sürücüsü hakkındaki The Last American Hero adlı filmi bitirdiğim esnada nepotizm düşüncesindeydim. Filmi çekmek keyifliydi ama tıpkı birçok filmin sonunda olduğu gibi, o ‘oyunculuk kası’ ya da her ne diyorsak, neredeyse bitmiş hale geliyor.

Menajerim Lee Marvin beni arayıp, Fredric March ve Robert Ryan’la birlikte The Iceman Cometh’te rol almam için teklif geldiğini söylediğinde tam da bu ruh halindeydim. Ona, yorgun olduğum için bu rolü geri çevirdiğimi söyledim. Yaklaşık beş dakika sonra, The Last American Hero’daki yönetmenim Lamont Johnson beni aradı ve “Yönetmenliğini John Frankenheimer’ın yaptığı The Iceman Cometh’i reddettiğini duydum. John Frankenheimer’la çalışmayı red mi ettin?!” dedi. Ben, “Bitkinim” yanıtını verdim. O ise, “Bitkin değilsin, aptalsın!” dedi.

“AKTÖRLÜKTEN KORKMASAYDIM, ASIL O ZAMAN KORKARDIM”

Bunun üzerine, bu çalışma şekli için uygun olup olmadığımı anlamak için kendi üzerimde bir deney yapmaya karar verdim. Bir profesyonelseniz, bir işi istemediğinizde de yapmak zorundasınız ve ben de istemiyordum; dolayısıyla kendimi denemem için gerekli iş buydu. Sonuç olarak kabul ettim. Çok ilginç bir çekimdi; John’un isteği üzerine sekiz hafta prova, iki hafta çekim yaptık. Çok çok uzun bir oyun... Beş saatlik bir oyundu ve bir oyunun provasını yapar gibi prova yaptık. Eski ustalarla sekiz hafta takıldım ve onları gözlemledim. Sahnelerimin çoğu Robert Ryan’laydı. Bir masanın çevresinde bir sahne çektiğimizi hatırlıyorum; herkes masanın etrafında ayakta duruyordu ve çekim için hazırdık. Masaya bakıp iki büyük ter birikintisi görmem üzerine Robert, “Bu ışığa alışmamız gerekiyor” dedi. Ona baktım ve “Bob, bunca yıl sonra hala korkuyor musun?” diye sordum. O ise bana, “Evet, eğer korkmuyor olsam daha çok korkardım” yanıtını verdi.

Tüm bu eski ustaların hala performans kaygısı taşıdığını görmek benim için biraz olumsuzdu. Çünkü her ne kadar çekimler eğlenceli olsa da, bunun bir başka yanı daha var. İçinizden “ben bunu yapabilecek miyim” ya da “Bu işi yapmak çok istiyorum, istediğim sonuçlara ulaşabilecek miyim?” diye düşünüp endişelenmek… O yaşta bu kadar endişe duyan ustalar bana şunu öğretti: 90 yaşına gelmişti ama hala bir çocuk gibiydi. O deneyimin ardından bu işi hayatım boyunca yapabileceğimi anladım. O an benim için bir dönüm noktasıydı.


Eğer Jeff Bridges’ı gözden geçirmek isterseniz, şu filmleri öneririm:

The Last Picture Show (1971): Yönetmenliğini Peter Bogdanovich’in yaptığı filmde Bridges, tipik bir genç olan Duane Jackson karakterini canlandırıyor. Oyuncu, bu filmle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar’a ilk kez aday oldu.

John Frankenheimer’ın yönettiği The Iceman Cometh (1973)

Clint Eastwood’la birlikte rol aldığı Lightfoot and Thunderbolt (1974)

Tron (1982)

Yönetmenliğini Terry Gilliam’ın yaptığı The Fisher King’de (1991), Bridges, Robin Williams’la birlikte rol aldı.

Robert Downey Jr.’la Iron Man (2008)

Scott Cooper’ın yönettiği Crazy Heart (2009)

Coen Kardeşlerden True Grit (2010)


The Big Lebowski (1998): Yalnızca Bridges’ın performansı iyi olduğu için değil, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olduğu için