Jobs iyi ki bu günleri görmedi!

Jobs iyi ki bu günleri görmedi!
Jobs iyi ki bu günleri görmedi!
Haber: M. Serdar Kuzuloğlu / Arşivi

Steve Jobs, Justin Bieber ya da Lady Gaga gibi modern çağ kahramanlarının filmini yapmak her anlamda yürek istiyor. Ne yaparsanız yapın yeterli bulmayacak, tatmin olmayacak -ve organize- bir hayran kitlesinin ateşiyle yanmayı göze alıyorsunuz. Hele dijital kuşağın değişen pop figürlerinin en ikonik temsilcisinden Jobs’tan söz edince çıta ve beklenti iyice yükseliyor.
Vefatının ardından Jobs ile ilgili yazılan, çizilen ve olaydan nasiplenme uğruna yapılanlara bakınca Hollywood’un kendi adına bu ‘hazineyi’ değerlendirmemesi elbette düşünülemezdi. Hatta düşününce Jobs filmini oldukça geç kalmış bir ‘ürün’ olarak değerlendirebiliriz. Ses getiren internet girişimleriyle gündemdeki yerini her zaman koruyan, sosyal medyanın popüler öncülerinden Ashton Kutcher’ın da bu anlamda Jobs’a benzerliği bir yana iyi bir seçim olduğunun altını çizelim.
Bütün bunların ışığında Jobs filmini şöyle ele alabilirliz: Kişisel elektronik çağının en cömert duygularla kutsadığı, çağının en popüler kahramanı Steve Jobs’un, olabilecek en iyi oyuncu tarafından perdeye yansıtıldığı hali. Ne var ki ortaya çıkan sonuca bakınca (bahanelere rağmen) tatmin olmak kolay değil.
En başta filmden yana beklentiyi netleştirmek gerekiyor. Eğer sinema koltuğuna konuya yabancı biri olarak Silikon Vadisi, Apple ya da Steve Jobs’un öyküsü öğrenmek gibi bir beklentiyle oturursanız ağızda hoş bir tat bırakabilir. Ama esas hedef kitlesindenseniz biyografik anlamda dahi birçok önemli noktanın atlanıldığı, yavanlık hissi veren bir yapıma hazır olun. Resmin tamamını görmek isteyenlerin noktaları kendisinin birleştirmesi düşünüldüyse ayrı. Hollywood ne zaman seyircisine böyle ‘ağır’ sorumluluklar yüklemiş ki? Özetle bu film kesinlikle bir ‘Pirates of Silicon Valley’ değil.
En büyük kadersizliğiyse hemen herkesin belleğinde hâlâ tazeliğini koruyan, sürpriz sunmaya imkân bırakmayan bir konuyu işliyor oluşu. Hepimiz aşağı yukarı ne izleyeceğimizi biliyoruz. Her filmden beklediğimiz o ‘Vay canına!’ anını yaşamak imkânsız.
Film Steve Jobs’un müzik endüstrisi kadar Apple’ın da kaderini değiştiren iPod müzikçalarını tanıtmasıyla başlayarak kaseti geri sarıyor. Hayata gözlerini bir garajda açan, dönemin şartları gereği hızla büyüyen Apple, doymak bilmeyen başarı iştahı yüzünden yönetim kurulu tarafından kurucusunu kapıya koymuş ancak işler beklendiği gibi gitmemiş, şirket batmanın eşiğine gelmiştir. Son umut olarak yeniden göreve çağrılan Jobs aldığı olağanüstü yetkiler ve yıllar boyu sürgün hayatında biriken hırsıyla iPod, iTunes, iMac ile başlayan (ve filmde adı bile geçmeyen iPhone, iPad gibi örneklerle devam eden) bir dizi devrimle şirketini dünyanın en başarılı, değerli ve kasası dolu markası haline getirmeyi başarır.
Herkesin az-çok bildiği bu kilometre taşlarının aksine filmi asıl keyifli hale getirebilecek pek bilinmeyen ayrıntılara ya ucundan dokunulmuş ya da hiç değinilmemiş. Jobs’un ailesiyle olan enteresanlıklarla dolu ilişkisini, Apple’ın ilk kuruluş sancılarını, ürünlerine ilham veren bileşenleri, Bill Gates ile arasındaki benzersiz rekabeti, Gates’in batma eşiğine gelen Apple’ı parayı bastırıp kurtarmasını ya da Jobs’un tahammül edilmez, uzlaşılmaz karakterine yönelik ayrıntıları ya hiç göremiyor ya da bir tutamla geçiştiriliyoruz. Hikâyenin eksikleri bunlarla kısıtlı değil elbette.
Jobs, ne olursa olsun Apple’ın çekirdek kitlesi tarafından seyredilecek. Yani gişeden yana yapımcılarını üzmeyecek. Ama konu hakkında fanatizm ölçeğinde bilgili ve donanımlı bu grubu tatmin etmesi mümkün olmayacak gibi görünüyor.
Apple’ın kurucu ortağı Steve Wozniak’ın filmi izledikten sonraki tatsız yorumları öyle boş yere değil anlayacağınız.
Sinematik açıdan da Jobs filminde beklentiyi temkinli tutmakta fayda var. Diğer yandan bir dönem filmi olarak kimi ayrıntılarının teknoloji tutkunlarına heyecanlandırıcı geleceği kesin.
En büyük sırra gelince: Kahramanımız filmin sonunda ölmüyor :) Ve bu yazıyı bir iPad’de yazdım.