'Jokond ile Si-Ya-U' bugünü de anlatıyor

'Jokond ile Si-Ya-U' bugünü de anlatıyor
'Jokond ile Si-Ya-U' bugünü de anlatıyor
Nâzım Hikmet'in 1928'de yazdığı 'Jokond ile Si-Ya-U' şiiri, Zeliha Berksoy rejisiyle Ses Tiyatrosu'nda sahneleniyor. Oyunda, ayrıca tek kişilik bir performans sergileyen Berksoy anlatıyor...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

‘‘İlk bölümde Nâzım’ın Mussolini faşizmini anlattığı ‘Taranta Babu’ya Mektuplar’ını, ikinci bölümde de Jokond’u oynuyordum. Oyuna 1-2 saat kala tiyatronun ön kısmını bombaladılar, gişe, fuaye filan hepsi yok oldu. Bir de baktık ki kaldırımdan oyuna giriyorsunuz. Bu olaya rağmen seyirci katiyen ayağını kesmedi, hatta oluk oluk geldiler. O gün dışarıda ve içeride polisler korudu bizi. Hep diyorum ki; bir gün geldi ve Türk polisi Nâzım’ı koruyor.”
Tiyatrocu Zeliha Berksoy, ilk kez 1978 yılındaErgin Orbey rejisiyle İstanbul Şehir Tiyatrosu çatısı altında sahnelenen oyunda yaşadıklarını böyle anlatıyor. Berksoy, tam 21 yıl sonra Jokond ile Louvre Müzesi’ni gezmeye gelen Şanghay’lı Si-Ya-U’nun aşkını konu alan ve Nâzım Hikmet’in şiirinden uyarlanan oyunu ‘Jokond ile Si-Ya-U’yu, 2008 İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahneledi. Ancak oyun, Nâzım Hikmet’in 111. doğum günü nedeniyle 2012’nin sonlarına doğru, Ses Tiyatrosu’nda yeniden sahnelenmeye başladı. Oyunu, Berksoy’dan dinledik…


Oyunu her sahneye koyuşunuzda nasıl bir fark oluyor?
Eserin konusu belli ama o güne göre değişiklikler oluyor. Önce Uzakdoğu’daki İngiliz, Fransız emperyalizmi, şimdi tabii Amerikan emperyalizmi; eser 85 sene evvel, 1928’de yazılmış ama bugünü anlatıyor; olaylar güncel. İçindeki olayların bu kadar güncel olması tabii ki çok önemli ve ona bağlı birtakım şeyler öne çıkıyor.


Eser hakkında okuduğum tüm yazılarda, fantastik bir aşk hikâyesi olduğu söyleniyor, öyle de. Ama sadece bu tanımla ‘Jokond ile Si-Ya-U’ya biraz haksızlık edilmiş olmuyor mu?
Tabii, bu eser başlı başına bir sacayak. Kendi stili var; Nâzım o tarihte sıcağı sıcağına Moskova’daki Meyerhold Tiyatrosu’ndan etkilenmiş. O tiyatronun biyomekanik oyunculuğu yani dramatik tiyatrodan ziyade Asya tipi, daha beden diline ağırlık veren, gestus taşıyan oyunculuğundan etkilenmiş. İkincisi tabii ki aşk hikâyesi… Si-Ya-U, Şanghaylı bir çocuk, Paris’te okurken Louvre’a gidiyor ve Mona Lisa’ya âşık oluyor. Resmin adı Mona Lisa ama Nâzım, Fransızca bildiği için Jokond diyor, yani resme Fransızca ismiyle hitap ediyor. Ve sonra Moskova’da üniversitede Nâzım’la oda arkadaşı oluyorlar. O sırada da Nâzım’a hep anlatıyor Mona Lisa’ya aşkını... Zaman geçiyor, Moskova’da 1 Mayıs hareketlerine katılıyorlar ve bütün Şanghaylı devrimci çocuklar, Şanghay’a dönüyor. O zaman da Çan Kay Şek var tabii ve devrimcilerin kellesini uçuruyor. Si-Ya-U da Şanghaylı Çinli çocukların daha doğrusu, öğrenci birliğinin başında. Ve bunlar diyorlar ki, “Biz artık memleketimize gitmeliyiz, okul da bitti, orada mücadele edeceğiz”. Tabii bunlar Moskova’dan gidince Çan Kay Şek kellelerini uçuruyor. Si-Ya-U’nun öldüğünü duyunca Nâzım çılgına dönüyor ve bu şiiri yazıyor. Bir ayağı çok romantik ve fantastik. Hem tarihselliği oturtuyor hem de artistik ve fantastik bir aşk hikâyesi anlatıyor ve bunlar hep birbirleriyle bağlantılı. Bir şair dehasıyla yapıyor yani bunları.

Sizin bu şiiri keşfetmeniz nasıl oldu?
Ben, 1978’de bir Nâzım projesi yapmak düşüncesindeydim. Ve ‘Taranta Babu’ya Mektuplar’ üzerinde duruyordum fakat o kısa geldi, bir bölüm oldu. “Acaba ona bir şey daha mı eklesek?” dedim. Külliyattan okurken Jokond’u buldum, çok ilgimi çekti ve ikinci kısma bunu ekledim. Öyle çıktı.

‘Jokond ile Si-Ya-U’, tek kişilik bir oyun. Neden böyle tercih ettiniz?
Anlatıcılarla karışık bir şey olurdu; o yüzden oyunu tek kişinin oynamasının daha doğru olacağını düşündüm.

Ve siz de sanki olaylara şahit olmuş gibi anlatıyorsunuz bu aşkı… Bunu ilk söyleyen sizsiniz, hisseden benim. Eğer bir şeyi çok fazla içselleştirirseniz, o sizin malınız oluyor. Artık o Nâzım’ın malı mı benim malım mı; bence ikimizin malı... Yani basettiğimi durum, benim Nâzım’la hep iç içe olmamdan...

Adınızı Nâzım Hikmet koymuş; ahbaplığı da varmış ailenizle. Acaba bunlar hiç olmasaydı yine bu kadar Nâzım Hikmet olur muydu hayatınızda?
Tabii, çünkü bakın herkes Nâzım’a hayran. Bütün dünyada son derece hayran olunan bir şair. Nâzım, Türkçeyi çok saygın ve üst düzeye getirmiş. Dizeye bakın, öyle bir müzik var ki. O yüzden evet, yine de bu kadar Nâzım Hikmet olurdu hayatımda. Yine bu kadar severdim onu.

Semiha Berksoy Müzesi için çalışmalarınız nasıl gidiyor?
İyi gidiyor, 2014 sonbaharı ya da 2015 ilkbaharında açılmasını planlıyoruz. Galatasaray ’da 110-120 bir yıllık bir binada açılacak müze. Semiha Berksoy’un eserlerinin yanı sıra bu bir sahne sanatları müzesi de olacak.

Yeni bir proje olacak mı?
Seneye Nâzım’ın ‘Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yapmak istiyorum ama tek kişilik değil; çok iyi genç erkek oyuncuyla çalışacağım.

‘Jokond ile Si-Ya-U’, 24 Nisan ve 1 Mayıs tarihlerinde saat 20.30’da Beyoğlu,Ses Tiyatrosu’nda.