Kadın basının neresinde?

Vivet Kanetti kendisini uzun yol koşucusu olarak tanımlıyor.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

Vivet Kanetti kendisini uzun yol koşucusu olarak tanımlıyor. Karmaya doğru bir koşucu. Profesyonel hayatta kadınların, özellikle de merdivenin üst basamaklarında, hiç de eşit olmayan bir durumla karşı karşıya kaldığını söyleyen Kanetti, bu koşusunu bir kampanya ile devam ettiriyor. Kampanya Kanetti'nin geçtiğimiz yıl CNN'e yazdığı sembolik bir mektupla başladı. Piyasaya yeni çıkan ve atlet Süreyya Ayhan'ı simge olarak aldığı kitabı Koş Süreyya Koş ile sürüyor. Kitabında kadın ve erkeğin eşit paylaştığı bir hayatı karma diye tanımlayan yazar ve gazeteci Kanetti, kamuoyunu tepki vermeye çağırıyor.
Bu kitabı okurken şöyle bir izlenim edindim. Mesleğinin ve yaşamının belli bir noktasında adeta başına bir taş düşmüş ve cinsiyet ayrımını fark etmişsin gibi geldi. Yanılıyor muyum?
Tam öyle olmadı. İlk baştan beri Türkiye'de çok önemli bir tıkanıklık olduğunun bilincindeydim ben.
Basın özelinde de yani kendi mesleğinde de böyle mi düşünüyordun?
Orada çok haklısın. Basında böyle olduğunu düşünmüyordum. Genel olarak Türkiye'de bir kadın sorunu olduğundan emindim. Ama basın sektörüne gelince... Niçin bizden önceki kadınlar hiç yoktu? Bizden önceki kadınlardan
daha çalışkanız, daha yetenekliyiz, daha iyiyiz; muhtemelen o yüzden daha olgun kadınlar yok etrafta diye düşünmüş olmalıyım. Sanki bizimle doğmuştur bu karmalık. Belki bizden sonrakiler de aynı şeyi düşünüyordur. Birlikte işe başladığımız insanlarla da çok iyi arkadaştık. Hiçbir zaman ileride bir tıkanıklık olabileceğini düşünmedim. Bu doğru.
Hangi noktada bunu fark ettin?
İyileştikçe, mesleğe hâkim oldukça yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Öyle yumurta tavuktan çıkar gibi bir anda olmuyor. Hayat öyle değil. Bir radyo paraziti gibi bu. Gidiyor, geliyor.
'Koşucuysan devam edersin'
Ama bir noktada basındaki cinsiyet ayrımcılığına reaksiyon verdin. CNN'e yazdığın mektubu ve sonrasında televizyon programlarındaki tartışmaları kastediyorum.
O sırada işsizdim. Bazı insanlar 30 yıl aynı işte çalışmış. Benim girdiğim yerlerde ise problemler oldu, patronlar değişti. Ama eğer koşucuysan, ki kendimi koşucu ve bir emekçi olarak görüyorum, yoluna devam edersin. Çok çalışkandım. Ve de böyle bir bukalemun tarafım vardı. Koşullara uyabilirim ve devam ederim. O sırada Yeni Yüzyıl da kapandı. Gazete kapandıktan sonra, yavaş yavaş birçok arkadaşımın iş bulduğunu fark ettim. Niçin benim işsizliğim daha uzun sürüyor diye düşünmeye başladım. Arkadaşım, meslekdaşım çok iyi bir gazeteci Zeynep Göğüş de işsiz... Daha çok televizyon seyrediyordum artık. Ve şunu fark ettim, özel televizyonlar
basındaki ciddi cins ayrımcılığını ortaya çıkarıyordu.
Bu nasıl oldu?
Çünkü profesyonel televizyoncu yoktu fazla. Yaratmak gerekiyordu. Bu televizyoncular da yazılı basından seçildiler ve çok kısa zamanda deneyerek öğrendiler işi. Yani ekranda yaptılar stajlarını. Bu şans onlara tanındı. Hiçbir kadına tanınmış bir şans değil bu. Tecrübe edinmiş kadınlarla tecrübe edinmiş erkek gazeteciler arasında yavaş yavaş bir uçurum oluşmaya başladı. Erkekler ikinci bir bilezik edindiler. Kadınlar ise ikinci bir meslek edinmek bir yana, yavaş yavaş tecrübeleri arttıkça her buhranda elimine olmaya başladılar.
Ve oturdun, bir protesto mektubu yazdın...
CNN Türk yeni kurulmuştu. Ben de dediğim gibi çok televizyon izliyordum. Her akşam gazeteci arkadaşlarımın televizyonculuğa geçtiğini gördüm. Ve özellikle prime time'da Türkiye'ye sunulan, bana da sunulan, erkeklerle dolu bir ekrandı. Yedi gazeteci seçilmişti prime time programları yapmak için. Yedi gazeteci, yedisi de basından. Ve anlaşılan CNN ile ortak olan holdingte böyle ciddi bir host olacak kadın bulunamamıştı ki bir tek Rana Pirinççioğlu vardı o saatte kadın olarak.
Yani senin aslında iş başvurun ve reddedilmişliğin olmadı.
Nereden çıktı bu! Hiç olmadı. Bu durum tespiti üzerine bir kampanyaya giriştim tek başıma. Bir metin yazdım. Tek kişilik protesto. CNN Amerika'ya hitaben. Türkçe yazılmış. Onlara göndermedim tabii. Benim için mühim olan meslektaşlarımın okumasıydı. Belki elli kişiye postaladım, hepsi de meslektaşımdı. Çoğundan cevap bile gelmedi.
İstediğin tepkileri alamamış oldun yani...
Birçok arkadaşım benimle dayanışma göstermenin tehlikesini hissetmiş olmalı ki, çekingen davrandılar. Mektubu gönderdiklerim arasında o sırada işi olan kadın arkadaşlarım da vardı. Bir süre sonra onların başına da aynı şey geldi. Tek tek o kişileri eleştirmek, yargılamak benim haddim değil. Televizyonlardan da sadece iki tanesi beni ağırladı.
'Ekmeğini yedim, cevabını veririm'
Peki neden CNN özellikle?
Amerikan kamuoyu, toplumun her kesimini görmek ister ekranda. CNN'in yetmiş yaşında kadın muhabiri var. Önemli olan onların profesyonellikleri. Avrupa, Amerika şirketleri geldikleri zaman bir hayat biçimi de getirecekler denmişti. Oysa onlar kendi deontolojilerini kapıda bıraktılar, kendi kamuoylarına hiç öneremeyecekleri bir tabloyu burada sunabildiler. Prime time'da kamuoyuna, çekirdek aileye, erkeklerle dolu bir manzara sundular. Yalnızca bir akşam bir kadın koyalım dediler. Onun da profesyonel olması şart değil. Magazin konuşmaları yapsın. Ben de Türkiye'de, kendi mesleğimde, böyle bir meselenin farkına varılsın istedim.
Belli bir noktaya gelince, tecrübesi artınca, kadınlar evlerine gönderildi. Yerlerine amatör kişiler getirildi. Şöyle bir mesaj verildi kamuoyuna. Gazetecilik kadınlar için profesyonellik gerektiren bir iş değildir.
Bu mektupla başlattığın tek kişilik kampanyanı şimdi Koş Süreyya Koş ile sürdürüyorsun. Bu kitabının bir misyonu var. Bundan sonra nasıl yürüteceksin kampanyanı?
Romancılığımdan çok farklı görüyorum ben gazeteciliği. O yüzden belki ikiye bölünmüş bir ruh diyebiliriz benim ruhuma. Birinde hakikaten bir görev var toplumla ilgili. Roman ise kendimi anlamaya çalışmak, etrafı anlamaya çalışmak, kendi karanlık taraflarına
dalmak noktalarında gezinen bambaşka bir alan. Kalkıp da daha iyi bir Türkiye nasıl olur diye yazmıyorum romanı. Ama gazetecilik öyle değil. Bir görev yüklemiş kamuoyu. Bunun ekmeğini de yemişim. Cevabını vermeliyim. Çocukları için daha iyi bir Türkiye isteyen anneler, babalar var. Basın ise bu toplumun vitrini. Ama bu anlamda kamuoyunun gerisinde. Şu anda her mahallede, çok muhafazakâr sandığımız ailelerde bile daha eşitlikçi bir gelecek, daha karma bir tablo isteyen insanlar olduğunu hissediyorum. Bu kampanyanın bu anlamda bir hareket başlatmasını çok isterim.
Mesleğe yeni başlayan bir genç kız muhabir sana gelse, önerilerin neler olur?
Bana 17-18 yaşında bir genç kız gelip 'Ben gazeteci olacağım' dese, ona 'Bu mesleğe girme,' derdim. 'Eğer yeteneğin varsa, şarkıcı olmaya çalış. Nasılsa sonunda yine gazeteci olabilirsin'. Basında cinsiyet ayrımının ön planda olduğunu ve önünde sonunda büyük hayal kırıklıkları yaşayacağını
anlatırdım. Profesyonelliğe ne kadar inanırsa inansın, karşısındaki yönetimden günün birinde alacağı mesaj şu olacak: Kadınlara ayırdığımız kontenjanda profesyonellik gerekmiyor. Tabii ilk on yılda değil ama sonra. Maddî ya da manevî bir otoriteye talip olduğu anda pastanın ne kadar dar olduğunu göreceğini söylerdim. Ancak koşulları değişirse, bu mesleğe girmek anlamlı olur. Ve ancak kamuoyunun talebi değişirse, basındaki tablo da değişir.
Basındaki en büyük çelişki bu mu sence?
Ben öyle bakan biri değilim. Çelişkiler sonsuz. Ben bir tanesinin ucundan tuttum. Bir sistem öneren, basındaki sorunların tümünü çözen bir formül önermiyorum. Çelişkiler çok fazla. Ben en çok hakim olduğum, önemli bir çelişkinin altını çizdim.
Kadınlar da engellenmelerini normal olarak mı kabul ediyor?
Evet ve bu en zayıf noktaya işaret ediyor. Kadın çok iyi biliyor ki bu küçük bir pasta. Daracık bir kontenjan. Biri giderse yer açılır diye düşünüyor. Bu insani bir nefsi müdafaa. Sömürgelerde de yaşanmıştır bu. Biraz nefes alıyor kadın, bir kadın daha gittiğinde. Başka bir şey daha var. Kadın işsizliği hâlâ büyük bir tabu. Nasıl geçineceğim, ayın sonunu nasıl getireceğim meselesi çok konuşulmuyor. Kendi aramızda bile. Sanki bunu söyleyen kadın çok zavallı bir durumdaymış gibi hissediyor kendini. Halbuki en iyi durumdaki adamın bile işsiz kalması önce yakın çevresinde sonra meslekte ciddiyetle tartışılıyor, konuşuluyor. Bir trajedi mahiyeti taşıyor. Nasıl işsiz kaldı, nasıl geçinecek çocuklara nasıl bakılacak, nasıl ekmek götürecek eve?.. Kadın işsiz kalınca bir harçlık kaybolmuş gibi yaşanıyor bu. Oysa iş bizim hakkımız. Bunu ortaya koyamadık.
Feminist hareket bu irdelemeyi yeterince yapamadı mı?
Sınırlı bir hareketti Türkiye'deki feminist hareket. Kitlelere ulaşamayan, kültürel olarak fazla ithal bir hareket, spesifik sorunlarla yüzleşmeyen Batılı bir model olarak kaldı. Batılı model neydi? Yıllardan beri erkeklerle dinlenme, eğlenme zamanlarını
paylaşan bir kadın toplumu vardı. Onların kendi aralarında toplanması, konuşması Batı'da kadın bilinci için değişik, heyecan verici bir aşamaydı. Oysa bizde en bilinen modeldi bu. Kadınların kendi aralarında kalması. Bizde selamlık-harem modeli vardı. Türkiye, Batı'nın aksine doğrudan karmalaşma temelli bir bilinçlendirmeyi seçebilirdi mesela. Oysa bizim ihtiyacımız bambaşka bir şeydi. Birlikte düşünmekti. Orada geç kalmışlığımız var.



'Koş Süreyya Koş bir slogan'
Kitabının adı ve sloganı Koş Süreyya Koş. Ünlü atlet Süreyya Ayhan ve Yasemin Dalkılıç gibi kendi alanlarında star olan kadınların toplumca yeterince tanınmaması, buna karşın Hülya Avşar'ın toplumun her alanında simgeleşmesi meselesini irdelemişsin. Ancak Süreyya ve Yasemin kitabın birinci ve sonuncu bölümlerinde var. Bütün ara bölümlerde ise Hülya Avşar'la karşılaşıyoruz.
Hatta Hülya Avşar üzerinden Kaya Çilingiroğlu ile. Yine Süreyya ile ilgili bir şey bilmiyoruz ve yine Hülya Avşar'la ilgili çok şey biliyoruz. Bu bilinçli kullandığın bir teknik, bir kurgu mu yoksa farkına varmadan düştüğün bir tuzak mı?
Aynı söylem içinde değilim. Süreyya ve Yasemin gibi kendi alanında star olan kadınların en az magazinde tanıtılan kadınlar kadar tanınmaya layık oldukları hissedilsin istedim. Aynı teknik ama tek fark var. Magazinleşmeyi eleştirenler ya da eleştirdiğini zannedenler bile aynı tabloyu önüne koyuyorlar. Ben burada farklı bir şey yaparak pozitif örneklerimi koydum. Önerilerimi getirdim. Ama kolay, rahat okunsun diye böyle bir kurgu yaptığım konusunda haklısın.
Kitabın topluma bir çağrı aslında. Başlattığın kampanyaya toplumun da katılması çağrısı var.
Evet, bu topluma bir çağrı. Toplum değiştirebilir bunları. Çünkü kadınlar kuvvetli. Sadece dışarıda değil, evinde çalışan kadın da kuvvetli. Televizyonda karma bir toplum görmek isteyebilir. Televizyonların içeriğini değiştirebilir baştan aşağı. Çünkü reklamlarla ayakta duran bir sektör söz konusu. Toplumun elinde bu büyük bir güç ve henüz harekete geçmedi. Harekete geçmesini isterim.
Sen kişisel olarak neler yapacaksın?
Toplumdan gelecek reaksiyonla birlikte ne yapacağımı çizmek isterim. Genç meslektaşlarımdan gelecek tepkilerle bir hareket oluşsun isterim. Koş Süreyya Koş
bir slogan. İleri doğru bir atılım. Karma
bir hayat için, Türkiye'yi bir alanda
değiştirmek için bir çağrı bu. Somut
örnek olarak mesela, bu kampanya Süreyya
Ayhan'ın yeni bir sponsora kavuşmasına yol açsın isterim.