scorecardresearch.com

Kadının hâlâ adı yok!..

Kadının hâlâ adı yok!..
'Kız Kardeşim-Mommo'yla tanınan Atalay Taşdiken'in ikinci uzun metrajı 'Meryem', taşrada varoluş mücadelesi veren genç bir kadını anlatıyor. Başrollerde Zeynep Çamcı, İsmail Hacıoğlu ve Mustafa Uzunyılmaz var.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

‘Mommo’ büyüse de dertleri bitmiyor!.. Gönderme yapıyorum elbet; Atalay Taşdiken 2009 yapımı filminde ilk kez uzun metrajı denerken annelerin ölümünün ardından sığınacakları bir liman kalmayan iki öksüzün yer yer yürek parçalayan öyküsünü anlatıyordu. ‘Kız Kardeşim-Mommo’ sadeliği, atmosfer anlamında etkileyiciliği, kadrajları ve taşraya içerden ve gerçekçi bakışıyla dikkat çekiyordu. Film gösterime girdiğinde de belirtmiştim, ‘Beş Vakit’ ve ‘Tatil Kitabı’ gibi örneklerin ardından vizyona giren ‘Mommo’ bu iki filmin bize aktardığı taşranın sıkıcılığı ve zamanın bir türlü geçmezliğine yoksulluğu, çaresizliği ve çıkışsızlığı da eklemişti. Hoş, son dönem Türkiye sinemasında zaten genel anlamda bir taşraya bakış var; kimi kökenlerine, kimi kent hayatının içindeki huzursuzluğun uzantılarına, kimi de ‘Orda, bir köy var uzakta’nın görsel çekiciliğine ilgi duyuyor ve aslına bakarsanız ortaya hiç de kötü olmayan, derdi iyi aktarılmış, derli toplu yapımlar çıkıyor. Örnek vermemi isterseniz, mesela son dönem taşra ziyaretlerinden biri olan ‘Tepenin Ardı’, küçük bir ölçekten yola çıkarak genel bir yurt panoramasına ve hissiyatına ulaşıyordu.
Gelelim ‘Mommo’yu tekrar hatırlama nedenimize… Atalay Taşdiken ikinci uzun metraj çalışması ‘Meryem’le bugünden itibaren huzurlarımızda. Yine taşrada, yine Konya çevresinde (Beyşehir) geçen öyküde bu kez evlenmiş ama kocası geleceğini (geleceklerini) İstanbul ’da arayan, bu esnada bütün sosyal hayatı kaynana ve kayınpederinin yanı sıra komşunun engelli oğlu Celil etrafında kurulu genç bir kadının, Meryem’in dramını izliyoruz. Eşinin, evlendikten altı gün sonra gurbete yollanmasıyla bir nevi ‘Evde tek başına’ düzenine geçen Meryem, onca derdin içinde bir yandan da kaynanasının “Niye çocuğun olmuyor?” şeklindeki taciz atışlarına muhatap olmaktadır. Bu ortamda yapacağı her türlü ‘isyan’ ya da itiraz annesinin “Sonra elâlem ne der?” uyarılarıyla ‘bastırılan’ genç kadın için sığınılacak tek bir liman vardır: Celil’le hasbihal… Sabır sabır da nereye kadar? Nihayetinde Meryem, artık kendi kaderinin tayin hakkının peşine düşer…

Ya gerçeği?..
‘Meryem’, tıpkı ‘Mommo’da olduğu gibi sakin, sade, ağır ağır ilerleyen ve gücünü buradan alan bir film. Atalay Taşdiken, ilk filmindeki atmosfer kurmadaki başarısının tesadüf olmadığını ikinci adımında da gösteriyor. Bir başka artı da kurulan ‘Taşra denklemi’ndeki samimiyet, bunda da Taşdiken’in kendi kökleriyle sıkı bağının yanı sıra öykünün kahramanlarına ilişkin özel ilgisi ve bilgisi olabilir. Bu durum ‘Mommo’da kesindi de burada kesin mi, bunun ipucunu da girişteki “Gerçek Meryem’e” ibaresinde görüyoruz. Demek ki anlatılan nihayetinde kurguya da göz kırpmış bir Meryem hikâyesi, gerçeğine ilişkin daha net bilgileri de Taşdiken sanırım filme ilişkin vereceği söyleşilerde kamuoyuyla paylaşır! Peki bu gerçekçi ve samimi hikâyenin problemleri yok mu? Bence en altı çizilmesi gereken ve keşke öyle olmasaydı denilecek yan, ‘İstanbul’daki koca’nın varlığına görsel olarak şahit olmamız. Naçizane koca tiplemesi sadece ‘Telefondaki ses’ olarak kalsa ve biz seyirci taifesi, onu kendi hayalimizde canlandırarak bir yere koysak sanki daha iyi olurmuş.
Öte yandan bu post-modern çağda “Bir zamanlar ve her zamanlar Anadolu’da” tarzı bir hikâye anlatmak da belki ‘bağzı’ seyircilere ve eleştirmenlere garip gelebilir ama ben bunun bir tarz meselesi olduğunu düşünüyorum. Hatta bazı yönetmenlerin gerektiğinde, hayatları boyunca aynı yoldan yürümekteki ısrar etmelerinin hakları olduğu kanısındayım (yer yer ara duraklara uğrayarak tabii ki).
Oyunculuklara gelince... Özellikle ‘Recep İvedik 3’le tanıdığımız Zeynep Çamcı, Meryem karakterinde son derece başarılı bir portre sunuyor. Geçmişte sinemamızın ‘Diva’ları, özellikle de Şoray, Koçyiğit ve Girik üçlüsü (Akın bu gruba dahil olamazdı, çünkü çok ‘kentli’ydi) ‘şehirli’ oldukları kadar ‘taşralı’ kompozisyonlarında da inanılmaz başarılıydılar. Filmleri ‘Kent dekorunda köy’ maketi gibi dursa da onlar ‘Takımdan ayrı düz koşu’ya soyunurlar ve bu işin üstesinden gelirlerdi. Çamcı da benzer bir çabaya soyunmuş ve Meryem’i fazlasıyla sahici kılmış.
Hikâyenin bir başka başarılı tiplemesi Mustafa Uzunyılmaz’dan gelmiş. Emektar oyuncu, sinemamız için bulunmaz bir nimet ama nedense kadri kıymeti bilinmemiş gibi geliyor bana (ve birçok eleştirmen arkadaşıma). ‘Mommo’nun umursamaz ve korkak babası bu kez kayınpeder rolünde yine filme damgasını vuruyor. İsmail Hacıoğlu, tutkulu ve adeta bir resme vurulmuş gibi (bunu da filmin başında Meryem’in odasında TV’den ‘Sevmek Zamanı’nı izlemesine istinaden söylüyorum, ki bence bu zarif bir gönderme olmuş) davranan Murat’ta gayet iyi. Ancak bu karakterde bence senaryoya bağlı tek bir mesele var sanki, Murat’ın Doğu’da askerlik yaptığına dair gönderme filmin ‘Zamansızlığını’ bozuyor gibime geldi. Engelli genç Celil’de ‘doğaçlama’ bir performans ortaya koyan Celil Özüak da filmin artılarından. Kaynanada da Zerrin Sümer her zamanki klasında…

‘Adı: Meryem’ ama…

Öte yandan ‘Meryem’in hatırlattıkları arasında Beyşehir gölünün güzelliği de var (Yöreyi bilenler için söylüyorum, ‘Az ötede’ki Akşehir gölünün giderek yok oluşu da sözkonusu coğrafyanın yeni bir trajedisi olsa gerek). Atalay Taşdiken sonraki yolculuğunda tekrar ‘Meryem’e döner mi bilemem ama ‘Mommo’yla birlikte bu iki yapım, sanki birbirini tamamlıyor gibi. Son olarak bakmayın filmin isminin ‘Meryem’ olduğunu, anlatılan hikâye bize “Bazı kadınların hâlâ adı yok” demeye getiriyor sanki.


http://www.radikal.com.tr/115165911516591

YORUMLAR
(1 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

türkiye de kadını nasıl ele alırsanız alın taraflı olacaktır. - demlicay2011

bu daha çok sosyal politikalarla ilgli (yönetim) bir durum. cumhuriyet kadınlara bir çok imkan tanıdı. okul iş hayatı ve tüm yaşamları bir den değişti. fakat geri kalmış bölgelerde eğitim ve ekonomiyi halledemediği için daha fazla etkili olamadı. bu gün şehirlerde yaşayan kadınlarımızın bir kısmı adil ve özgür yaşamakta. fakat büyük çoğunluk hala köle ve mal gibi görünmektedir. namus töre çıkar yoksulluk ve cahilliğe kurban edilmişlerdir. evinde kocasına halı sildiren kadında var hergün hakaret ve dayağa ölüme mahkum olan kadın da var. genel olarak ülkemizde ekonomik ve eğitim zayıf bırakılara halk veya insanlar ezilmekte ve yönetmesi kolay bir hamur haline getirilmektedir. her zaman bu böyle olmuştur şimdiki bir durum değildir. bilinerek yapılan bir şeydir. ağlamaya mızmızlanmaya hakkımız yok. cennet anaların ayakları altındadır cümlesi bizim desturumuz ama uygulama alanımıza hala sokamadık. işimize geliyor. hele birde canla başla söyleyenlere bakın tam bir komedi. insan nasıl ayakta oynatılır bu dersi daha önce görmüştük hatırlarsanız.