Kadınların hiçe sayıldığı bir dönemden geçiyoruz

Kadınların hiçe sayıldığı bir dönemden geçiyoruz
Kadınların hiçe sayıldığı bir dönemden geçiyoruz

Fotoğraflar: MUHSİN AKGÜN

Sinema ve dizi setlerine bir süre ara veren Özge Özberk, kendisini mutlu eden yeni yeni zevkler keşfetmiş. Özberk'le yeni oyunu 'Aşka 103 Adım'ı bahane ederek buluştuk, yeni keşiflerini, tiyatroyu ve ülke gündemini konuştuk.
Haber: ECE ÇELİK / Arşivi

Şu aralar nasıl bir ruh halindesiniz?
Geçen gün fark ettim 19 yıl olmuş ben bu sektöre gireli. İki senedir hayatımda dizi yok dolayısıyla kendime vakit ayıramayacağım bir ortam yok, biraz içime döndüm. İnsanlara karşı olan tavırlarımı, eksiklerimi ve fazlalarımı gözden geçirdiğim bir dönemdeyim. Kendimle ilgili bir sürü noktayı değiştirdim, dinlediğim müzikler değişti, biraz iç dünyamla çok haşir neşir olmaya başladım.
Sizi bu değişim sürecine sokan ne oldu?
Yoğun çalışma temposu beni böyle bir döneme itti. Hayatımda bir şeyler eksik ve yanlış gidiyordu. Dizi temposuna girdiğiniz zaman tek düşündüğünüz şey eve gidip uyumak oluyor. Kendinize, eşinize, sevgilinize ayıracağınız bir vakit çok çok azalıyor. Çocuğunuza bile az vakit ayırmak zorunda kalıyorsunuz. Kafa hep dolu, sürekli bir çalışma hali var ve kendinizi tanıyamıyorsunuz. Kendimi yeni yeni tanımaya başlıyorum. Mesela son zamanlarda oğlum Leo tam zamanlı anaokuluna başlayınca bana kalan vakitte resim yapmaya başladım ve her yerim renk oldu. Resim benim için terapi gibi. Düşünmemi, yapmak istediklerimi sıralamamı sağlıyor.
Öyle konuşuyorsunuz ki şimdi işi bırakacağım valla…
Hayır, bu konuşmalarım çalışmaya karşı olduğum için değil. Dizi setinin koşulları çok başka ve ben 20 yıl bu koşullarda çalıştım. İşi bırakmaya zaten bünyem müsaade etmez. Hiçbir şey yapmadan sadece tiyatro yaptığım zaman da yenilenebiliyorum. Kendime vakit ayırabiliyorum. Bu süre içerisinde üç dört tane kısa film yazdım. Artık biraz daha kamera arkasıyla ilgilenmeye başladım.
Setlere geri dönmeyi düşünmüyor musunuz?
Bu sene çok da güzel teklifler geldiaslında ama bir türlü denk gelmedi ve yer almadım. Ama güzel bir dramayla geri dönmeyi çok istiyorum. Bunun da içsel yolculuğumu tamamladığımda bana geleceğine inanıyorum.
‘Aşka 103 Adım’ oyununuz ikinci sezonuna girdi. Başlarken uzun vadeli olacağını anlamış mıydınız?
Bunu ilk oyundan anlamıştık. İlk oyunu oynadıktan sonra perde kapandı ve Suna (Keskin) abla bize “Verin elinizi oldu bu ” dedi. Sahnede 50 yıllık bir duayenin yanınızda olması insana güven veriyor. Her oyunun sonunda seyircinin ayakta alkışını görüyoruz. Oyunun prova aşamasında yönetmenimiz Nedim Saban bize çok büyük bir özgürlük sağladı. Tiyatrolarda yönetmenlerin yaşadığı en büyük sıkıntı dizilerde oynayan oyunculara prova saati ayarlayabilmektir. Bizim prova döneminde kimsenin seti yoktu bu sayede bedenimizle, ruhumuzla oyunu çıkardık. Bu yüzden çok keyifli bir yaratım süreci geçti. Oyuncular tiyatroya çıkmadan önce ‘Hadi iyi oyunlar’ diye bir cümle kullanırlar. Biz ise ‘İyi eğlenceler’ diyerek sahneye çıkıyoruz. Bu çok güzel.
Oyun kadın erkek ilişkilerine eğiliyor. Sizin de oyundan aldığınız şeyler oldu mu?
Oyunda yeni evli bir çifti anlatıyoruz. Erkek düzen delisi bir avukat, kadın ise her şeyden hayatı toz pembe görebilen bir ressam. Bu ikili Cihangir’de adamın hiç de mutlu olmayacağı bir çatı katında kalmak zorunda oluyorlar. Kadınla adamın arasındaki sorunlar o kadar çok büyüyor ki kayınvalide eski yöntemlerle onların arasını düzeltmeye çalışıyor. Oyunda bir sarı ışık hikâyesi anlatılıyor. Bu hikâye benim için de önemli. Suna abla orada “Siz gençlerde ya yeşil ya da kırmızı ışık var sarı ışık yok. İki kişi aynı anda yeşilde geçerse çarpışırsınız. İkiniz de kırmızıda durursa çatışırsınız. Sarı ışıkta yol vereceksin ve dengeyi sağlayacaksın” diyor.
Siz bu sarı ışık kuralını uygulayabiliyor musunuz?
Uygulayamamışım ki şu an bu noktadayım. (Gülüyor) Her ilişkinin dinamiği farklıdır. Benim de pek çok keşkem var. O keşkeleri kendimi sorguladığım bu iki sene içerisine yaydım.
Oyundaki çift evli ama şimdilerde Türkiye gündemi evli olmadan birlikte yaşayan insanları konuşuyor. Konuyla ilgili sizin görüşleriniz nedir?
Olan biteni takip ediyorum tabii ki. Sosyal medyada dönen esprilere bayılıyorum. Bu sabah bakanlığa yazılmış bir sevişme talebi dilekçesi dönüyordu yazılmış sevişme isteğiyle ilgili. Çok güldüm. Bu durum beni çok sinirlendiriyor. Sıra kızlı erkekli 300 kişinin bir arada olduğu sinema ya da tiyatro salonlarına mı gelecek diye korkuyorum.
Oğlunuz Leo “Kız arkadaşımla yaşamak istiyorum” dese ne derdiniz?
İnsanlar beraber yaşamadan nasıl birbirlerini tanıyabilecekler? Aynı oyunumuzdaki gibi iki ayrı karakteri aynı çatıya koyduğunuz anda çatışmalar başlıyor. Bir-iki ay yaşasınlar birlikte bakalım, kimin çorabı kimin makyaj malzemesine batıyor görsünler. İnsanlar birbirlerini ancak bir evin içerisinde tanıyabilirler. Evlenmeden birlikte yaşamak bir önhazırlık. Sadece kafelerde görüşüp evlenme kararı alıp biz birbirimizi tanıyamamışız diyen insanların sayısı çok fazla. Bence görücü usulüyle haftada bir saat kafede görüşüp evlenen çiftlerin hiçbir farkı yok. Babası “7’de eve döneceksin” diyen, erkeklerle görüştürmeyen kızlar bu baskılar yüzünden erkenden evleniyorlar. Çünkü baskıdan kaçmak istiyorlar. Anne baba olarak tabii ki çocuğumuzdan sorumluyuz. Burada önemli olan ahlaksızlığı yapacak bireyler yetiştirmemek. Baskı altında büyütülen her genç zaten hata yapmaya müsaittir. Ben de daha önce sevgilimle birlikte yaşamıştım. İnsan bu şekilde birbirini daha iyi tanıyor.
Son dönemlerde en çok canınızı sıkan olay nedir?
Kızlarla erkekler birlikte yaşamasın tartışmasına gelene kadar Türkiye’de o kadar çok tüylerimizi diken diken eden olay duyuyoruz ki. Son 4-5 yıldır kadın dediğimiz zaman aklımıza gelen ilk şey şiddet. Kendi ayakları üzerinde duran kadına baskı uygulanıyor. Kadın dediğimiz zaman aklımıza gelen ilk şey problem. Kadınların hiçe sayıldığı bir dönemden geçiyoruz. Keşke başımızdakilere biraz kadın hormonu enjekte edebilsek. Kadın bakışıyla bakıldığı zaman çok fazla şeyin değişeceğini düşünüyorum. Örneğin geçen yıl İsviçre’ye gittiğimde gözlemlediğim her şey için insanlar ikna ediliyor. Bizde ise sadece yasaklar listesini duyuyoruz. Böyle yapıldığı zaman insanlardan çok fazla tepki görüyorlar. Bir yasağı biz sizin iyiliğiniz için koyuyoruz diyorsanız bizi bunun için ikna etmeniz gerekiyor. Bu yasakların sebebi bize anlatılmadığı için far görmüş tavşan gibi şoka giriyoruz.

Kuşku diye göbek atmaya başladım


Hangi oyuncuyla konuşsam sahnede çok eğleniyorum, sette çok eğleniyorum cümlelerini duyuyorum. Gerçekten bu kadar eğlenceli mi?
Ama gerçekten çok eğlenceli özellikle de komedi oynuyorsanız... Sahnede söylemeniz gereken replikleri unuttuğunuzda bile gülebiliyorsanız bu eğlenceli bir iştir. Repliğinizi unuttuğunuzda ilk kural seyirciye çaktırmamaktır. O anda sahnedeki adrenalini anlatamam. Bir repliği unuttuğunda karşıdakinin gözünün içine bakarsın “Kurtarsana beni” diye. Tiyatro insanın zekâsını diri tutuyor. Geçen sene ‘Sinek kadar kocam olsun başımda bulunsun’ oyununda başıma geldi. Oyunda uzun monologlar vardı. Diyalog olmadığı için sizi kurtarabilecek kimse de yok. Benim sahnem geldi, “Kuşku” diye başladım söze. Ama bir anda kafamdaki tüm sözler gitti. Umutsuzca kulise baktım gülerek “Sen bittin” işareti yapıyorlar. Kaldım öyle. Sonra bir anda kurtarmak için “Kuşku da kuşku” diye göbek atmaya başladım. “Ah kuşku aklımızı başımızdan alırsın” diye devam ettim. Bir yarım sayfa attım oyundan ama sonra bağladım. Çok sık replik unutan biri değilim ama olduğu zaman beyninizin size nasıl şakalar yaptığını görebiliyorsunuz.