Kahraman kelebek

Sporu sever misiniz? Sevmeniz için ille de sporun içinde olmanız ya da sporcu olmanız gerekmez. Spor sizin içinizdedir ya da değildir...
Haber: CENAP ADAŞ / Arşivi

Sporu sever misiniz? Sevmeniz için ille de sporun içinde olmanız ya da sporcu olmanız gerekmez. Spor sizin içinizdedir ya da değildir... Sporun büyüsü inanılmaz bir şeydir. İnsanın özbenliğini geliştirmesini, yabani içgüdülerini ve bencilliğini aşmasını sağlayabilen tek şeydir belki de. Yenmenin ya da yenilmenin çok ötesinde, bambaşka bir şeydir... Anlatılmaz, hissedilir, yaşanır. Rakip yoksa siz de yoksunuzdur, döktüğünüz ter anlamsızdır. İçgüdüsel olarak düşman olmanız gereken kişiye dostluk besleyebilmenizi sağlayan şeydir işte spor... Ve gerçek sporcu ezeli rakibini, ezeli dostu olarak görebilen insandır.
Sporun her türünü severim de vurdulu kırdılı sporların hiçbirini hiç sevemedim çocukluğumdan beri nedense. Rakibine ne kadar çok vurursan o kadar çok kazanıyorsun. Ne biçim iş bu? Bokstur, judodur, kickbokstur, bilmem nedir, kaçarım. Televizyonda görünce kanal değiştiririm genelde. Bugüne kadar bir tek kişi bu yargımı değiştirebildi bu dünyada: Muhammed Ali...
Herkes onu tutuyor
Aramızda belli bir yaşın altındakiler Muhammed Ali'yi sadece parkinsonun pençesinde boğuşan eski bir boksör olarak tanıyorlar belki de... Ya da Atlanta'da Olimpiyat meşalesini titreyen ellerle yakan adam olarak (Hatta 'ya düşürürse' diye uzun süre endişe edildiğini, bu yüzden meşalenin kendisine yaktırılması kararının büyük tartışmalar sonunda alındığını okudum bir keresinde)... Ama Muhammed Ali şimdi 'yaşlı ve parkinsonlu eski boksör'den çok ötesidir. Bana göre dünya spor tarihinin belki de en büyük devrimcisidir. Neden mi devrimcidir? Benim rahmetli babaanneme, bırakın boksu, sporun herhangi bir dalıyla uzaktan yakından hiç ilgisi olmamış o tonton nineciğe, sabahın 4'ünde kalkıp maçını izletmek üzere saat kurdurduğu, o saatte televizyonun karşısına oturttuğu ve "Vur, vur!" diye bağırtabildiği için...
Muhammed Ali'nin ilk kez Dünya Şampiyonu olduğu zamanı ben bilmiyorum, bebekmişim o zamanlar. 1960'ta Olimpiyat Şampiyonu olduktan sonra profesyonel olduğunu ve 1964'te Sony Liston'ı yenerek ilk kez Dünya Ağırsiklet Boks Şampiyonu unvanını aldığını, hemen ertesinde de Müslüman olup Cassius Clay olan adını Muhammed Ali olarak değiştirdiğini hep sonradan öğrendim. 1967'de Vietnam'da savaşmayı reddettiği için boks yapmasına izin verilmediğini ve 1970'e kadar ringe çıkamadığını öğrenmem ise çok daha sonraları oldu. "Hayal gücü olmayanın kanatları da olmaz," diyecek kadar bilge biri olduğunu öğrendiğimde ise yetişkin biriydim artık.
Kendisiyle ilgili hatırladığım ilk şey, ilkokul yıllarıma denk geliyor. 7-8 yaşında bir çocuğum. Gazetelerde çarşaf çarşaf fotoğraflar... Muhammed Ali ile Joe Frazier adlı iki boksörün, bir gazetenin karşılıklı iki sayfasında boksör şortlu boy fotoğrafları... Her ikisi de kollarını yana doğru açmış. Boylarından kilolarına, pazu çaplarından bacak uzunluklarına, baldır çaplarından omuz genişliklerine varıncaya kadar her türlü bilgilerinin karşılaştırıldığı bir gazete haberi... Yakında karşılaşacakmış bu iki boksör bir unvan maçında. Muhammed Ali, Dünya Şampiyonu'ymuş ve o güne kadar hiçbir maçtan yenik ayrılmamış.
Daha sonraki günlerde bütün gazetelerde bu iki boksörün fotoğraflarını görüyoruz habire. 'Asrın maçı' diyorlar bu maç için. Maç tarihi yaklaştıkça heyecan artıyor. Muhammed Ali daha sevimli geliyor bana, daha temiz yüzlü, güleç. Frazier ise çirkin bir herif. Herkes de Muhammed Ali'yi tutuyor zaten. Belki de Müslüman olduğu için. Eh, bugüne dek kimseye yenilmemiş, 'asrın maçı'nda yenilecek hali yok ya...



O filmde biz yokuz ki!..
Televizyon diye bir şey yok o yıllarda. Her şey gazetelerden ya da radyodan öğreniliyor. Maç günü gelip çatıyor. Bir öğreniyoruz ki, Muhammed Ali yenilmiş 'asrın maçı'nda. Artık Dünya Ağırsiklet Boks Şampiyonu değilmiş. Yeni şampiyon Frazier. Yazlık sinemalarda gösteriliyor 'asrın maçı', film başlamadan önce, siyah - beyaz görüntülerle. Ben Hatay'da Renkli Sinema'da izliyorum. Muhammed Ali'yi ilk kez hareketli görüşüm bu. O yumruk yedikçe üzülüyorum. Millet bağırıyor sinemada, "Vur! Vur!" diye. Yahu maç çoktan bitmiş be kardeşim, yenilmiş Muhammed Ali, neye yarar senin verdiğin taktik?..
Hadi, al şu rövanşı!
Birkaç yıl daha geçiyor ama Frazier'i hiçbirimiz sevmiyoruz bu sürede. Bizler için varsa yoksa Muhammed Ali... Ve sonunda tekrar karşılaşıyorlar rövanş için. Artık hepimiz Muhammed Ali için dua ediyoruz milletçe. Artık televizyon diye bir şey var hayatlarımızda (O TV'li ilk yıllar apayrı bir yazı konusudur, şimdi girmeyeyim) ve maç da TV'den yayınlanacak. Ama gel gör ki, neden olduğunu o yaşlarda çok iyi anlayamadığım bir sebeple, maç sabaha karşı oynanacak. Saatlerimizi kuruyoruz sabahın 4'üne (O yılları yaşayıp da o maç için saat kurmamış kimse var mı aranızda?)... Hepimiz uyanıyoruz sabahın köründe, çaylar maylar demleniyor. Bizim evde görülmüş şey değil o saatte uyanıp ayaklanmak. Hele ki, bir boks maçı için heyecanlanmak, hem de 10 yaşındaki küçük sarışın çocuktan 70 yaşındaki başörtülü
babaanneye kadar hep birlikte... Hayatımızda ilk kez geceyarısı TV izliyoruz.. Orhan Ayhan anlatıyor maçı televizyonda, hatta bir an adamcağız engel olamıyor, "Huaaaahh!" diye esnediğini bütün Türkiye duyuyor. Vur Muhammed Ali, al şu rövanşı şu çirkin heriften... Vuruyor Muhammed Ali. Ve alıyor rövanşı o çirkin heriften... Sayıyla yeniyor Frazier'i ve sabahın bilmem kaçında biz ailece bayram ediyoruz...
8... 9... 10... Ve nakavt!
Sonraki yıllarda da George Foreman diye bir adam çıkıyor Muhammed Ali'nin karşısına baş belası olarak. Yeni nefretimız Foreman artık. Foreman'la Muhammed Ali'nin maçı Zaire diye bir yerdeymiş, o yüzden mecburen yine kuruyoruz saatleri. Yine çaylar demliyoruz, televizyonun karşısına diziliyoruz sırtlarımızda battaniyelerle ve babaannem yine taktik veriyor Muhammed Ali'ye. Oğlu gibi görüyor onu belki de... Ve Foreman'ı yere indiriyor Muhammed Ali. Biz ailece sayıyoruz: 1... 2... 3... 9...10... Ve nakavt... Babaannem dualarının işe yaradığını düşünüyor belki de o an.
Böyle sabahın köründe Muhammed Ali'nin kaç maçını izlediğimi hatırlamıyorum. Sadece bizim aile değil, tanıdığımız herkes izledi o maçları. Hepsinde de zıplayan, rakibinin karşısında garip ayak hareketleriyle dans eden, geri geri koşan, bazen gardını indirerek eliyle 'gel' diye işaret eden, yüzünü garip şekillere sokan, rakibine habire bir şeyler söyleyen ve maç boyu konuşan Muhammed Ali'yi izledik, kimsenin rakibin yüzüne bile baktığı yoktu. Ve her seferinde rakibini yendikten sonra ringin ortasında bağırıp dururdu. "I am the biggeeest!" diye bağırırmış, biz sesini duyamazdık. Hele de nakavt ettiyse rakibini, yerdeki rakibin yanında poz verirdi kameralara, ayaklar hazır ol vaziyetinde, elleri iki yana açık ve yüzünde o hınzır gülümsemeyle...
Saatler kuruldu mu?
O yıllardan iki de şarkı kalmış aklımda, ciddi ciddi listelere filan giren. "Once there was a battle there, in Zaire, in Zaire/Hundred thousand people there, in Zaire, in Zaire" diyor bir tanesi. Gerisini hatırlamıyorum sözlerin ama tamtamlar, davullar filan vardı şarkıda. Diğeri ise daha taze aklımda: "Sing Muhammed, Muhammed Ali/He floats like a butterfly, but stings like a bee/Sing Muhammed, the black Superman/I'm Aaaaali, catch me if you can" diye gidiyordu ve nefesliler giriyordu devreye.
Yavaş yavaş yaşlandı Muhammed Ali. Biz lise yıllarına gelmiştik artık. Leon Spinks diye yeniyetme bir dişlek çıktı karşısına bu sefer. Yendi Muhammed Ali'yi bu Leon Spinks. Ama birkaç yıl sonra Spinks'i de rövanşta yenip tekrar Dünya Şampiyonu oldu Ali... Daha sonra boksu bıraktı. 40'ına gelmişti neredeyse, boks onu bırakmıştı zaten. Sonraları parkinson olduğunu duyduk Ali'nin. Televizyon görüntülerinde ellerinin titrediğini, konuşmakta bile zorluk çektiğini gördük. Üzüldük. Son yıllarda ise daha da arttı bu rahatsızlığı. Ben dedemi parkinsondan kaybettim. Bu yüzden bir parkinson hastasınının neler yaşadığını, neler çektiğini iyi biliyorum sanırım. Bergama'da olduğum zamanlarda rahmetli dedemin sakal tıraşını hep ben yaptım son yıllarında. Kaderin şu cilvesine bakın ki, dedem bir berberdi ve çocukluğumda ne zaman Bergama'ya gitsek beni koltuğuna oturttuğu gibi kısacık kesiverirdi saçlarımı. Ben ağladıkça da beni susturur, "Sus bakayım, kısa saç sağlık demektir," derdi. Yıllar sonra bu kez 20 yaşında bir delikanlı olarak dedemi ben tıraş ederken o günleri anlatırdım
hep, bir şey söyleyemezdi, zor konuşurdu son zamanlarında, sadece yaşlar süzüldü gözlerinden bir keresinde. Nur içinde yatsın canım dedecim...
Yıllar boyunca 'kelebek gibi uçup arı gibi sokan', yere devirdiği dev gibi adamların yanında poz verip de "En büyük beniiiimmm!" diye bağıran adamın da şu an aynı durumda olduğunu düşündükçe içim bir garip oluyor. Muhammed Ali'nin filmini çevirmişler. Merakla bekliyorum izlemek için. Gerçi bizim saati 4'e kurmamız da yoktur o filmde, babaannemin ona verdiği taktikler de, onun için ettiği dualar da...
"En büyük benim!"
Asıl adı Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17 Ocak 1942'de Kentucky'de dünyaya geldi. 12 yaşındayken komşularının bisikletini çalmasını engellemek için ilk boks derslerine başladı. 16 yaşında sineksiklet madalyası ile Chicago'daki
eyalet turnuvasına yükseldi. 1960'ta ilk profesyonel dövüşünü kazandı. İki sene sonra ağırsiklet şampiyonluğunu kazandı.
26 Şubat 1964'te, Dünya Boks Şampiyonu olduğunun ertesi günü, İslam dinini seçti. Sonji Roi ile evliliği, Roi'nin Müslümanlık geleneklerine uymayı reddetmesi yüzünden bir yıldan biraz fazla sürdü. 1967'de Amerikan ordusuna katılıp Vietnam'a gitmeyi "İslam dininin temsilcisi" sıfatıyla reddedince 5 yıl ağır hapis ve 10 bin dolar para cezasına çarptırıldı. Dövüşmesi yasaklandı. Aynı yıl Belinda Boyd ile evlendi. 1970'te boksu bıraktığını açıkladı ve bir yıl sonra mahkumiyeti reddedildi. Art arda maçlara çıkıp madalyalar aldı. Dünya Ağırsiklet Şampiyonluğu'nu tekrar ele geçirdi ve üçüncü karısı Veronica Porche ile evlendi. 1979'da boksu tekrar bıraktığını açıkladıysa da gerçek anlamda 1981'de ringlere veda etti. Parkinsona yakalandı, yüzyılın sporcusu ve BM tarafından Barış Elçisi seçildi. Ali, dokuz çocuk ve altı torun sahibi,
Lonnie Ali ile 15 yıldır evli.