Kapıyı çalmadan gir içeri

Kapıyı çalmadan gir içeri
Kapıyı çalmadan gir içeri
Müzik yazarı Naim Dilmener, Perihan Mağden'in son romanı 'Yıldız Yaralanması'ndaki 'yıldızın' izini sürdü. Dilmener, "Romanın 'yıldızı' biraz Ajda, biraz Madonna, biraz Jennifer Lopez" diyor.
Haber: NAİM DİLMENER - naimdilmener@gmail.com / Arşivi

Kimimizin abartılı ölçüde çok, kimimizin de abartılı ölçüde az sevdiği, kimimizin ise abartılarla dahi ölçülemeyecek miktarda nefret ettiği Perihan Mağden’in son romanı ‘Yıldız Yaralanması’ ile meşgulüz bu aralar. Çıktığı gün okuyup bitiren de var; başlayıp, tadını çıkararak okuyanlar da. Sağlamcı bir grup ise her zamanki tavrını sürdürmekte: “Önce birileri okusun da diyeceklerine göre ya okurum ya da okumam.”
Halbuki Mağden okumak, iyiliğin ve kötülüğün ötesinde olmalı. Çünkü o kendi dilini harf harf, hece hece, imla imla kurmuş ve kabul ettirmiş biri. Mağden okumak, ‘dil’ ile sarmaş dolaş olmak, içinde seyahat etmek, okunan satırı yeniden tekrarlamaktır. Bazen de sökmeye çalışmak ya da şifreleri kırmaktır. Çünkü Mağden, bazen bir tire işaretinin altına koca bir depresyon gömebiliyor ya da yarım bıraktığı hecenin ardına, dünyayı kucaklamanıza yetebilecek bir yaşama sevinci. Bütün bunları kaçırmak istemeyen de yavaş okuyor ya da hızlı bir okumadan sonra başa dönüyor ve satır satır gidiyor. 

Yıldızların altında
Bir ‘yıldız’ın çekim alanına girmiş onlarca insanı, ‘yıldızlarıyla birlikte’ anlatıyor Mağden. Bu yıldız tutsaklarının kimisi başyardımcı, kimisi menajer, kimisi aşçı, kimisi de (bizim Sun gibi) hiçbir şey... Ortak hiçbir şeyleri yok, yıldızlarına tapma ve bile isteye etrafında dönmeleri dışında... Ama bu ortaklık işte hepsini çok geniş/çok odalı/çok insanlı yalıya toplamış, nihayetinde. Dertleri hep yıldızlarının yanında olmak yani onun merkezde olduğu bir hayat kurmak olmuş ve işte biz kitaba başladığımız an da bunun başarıldığını görüyoruz. Sun’un girişi, tanık olacağımız son giriş ya da son numara. Öncekiler, biz okurları umursamadan girmiş ve tutkularını bilemeye başlamışlar bile.
Sun ile biz de kapıyı çalmadan giriyor ve hayatları, yalıyı, hem de Yıldız’ı keşfetmeye başlıyoruz. Sun’u da tabii, ama kendini açma/anlatma konusunda hiç acele etmiyor o. Yavaş yavaş. Dev bir star resmediyor Mağden. Ünü her yere yayılmış, kendinden ve yaptıklarından emin biri. Yıldızımızın özel hayatı ise yolunda değil. İsmini ortadan ikiye bölüp kendisine hem isim hem de soyadı çıkarmış Teo Man adlı başka starla yolunda gitmemiş uzun ilişkisine başka başka ilişkiler ekliyor/çıkarıyor. Ama olmuyor tabii. İki kere iki eşittir dört; yıldızımız mutsuz, çok mutsuz. Buna Mağden’in dahi yapabileceği bir şey yok; mutsuzluk, yıldızlığın şanındandır; öyle derler.
Başta Ajda Pekkan ve Marilyn Monroe olmak üzere onlarca büyük isimden yola çıkıp (ve belki üzerlerine kendi yıldızlarından da birer parça ekleyip) yepyeni bir yıldız yaratmış Mağden. Kitabın bir yerlerinde “Aaa, Ajda bu!” diyenler, ne yazık ki birkaç sayfa sonra, “Yahu değil, galiba Marilyn…” diyeceklerdir. Birkaç satır sonraysa üzerine biraz Madonna hatta Jennifer Lopez eklendiğini de sezebilirler. Sonra da başka katkı ve baharatlar... Mağden’in kolay yolu seçtiği ne zaman görülmüştür ki zaten, 40 yıldır tanıdığı biri(leri)ni anlatmayla yetinir miydi? Elbette zor olanı seçmiş ve istediği dünyayı, bir ‘yıldız’ın üzerinden aktarmış bize. 

İlginç olan, Sun ve diğerleri...
Artık takip etmekte güçlük çekmediğimiz o büyük yıldızlardan biri, Yıldız. Elbette dışardan göründüğü gibi değil ama içerden görme şansını elde edenlerin dahi ‘net’ göremediği biri. ‘Gerçekten üzülüyor mu ya da hayat onu da incitebiliyor mu?’dan dahi emin olunamıyor... Kendisine yazılmış şarkıların sözlerinden bir atmosfer kurmuş kendisine. Bir yandan ‘Being There’deki Peter Sellers gibi de.
Ama ondan daha ilginç olan etrafındakiler; Sun ve diğerleri... Onlar daha öndeler bu ‘kurmaca’ yaşam konusunda. Her biri hayatı Yıldız’ın şarkılarını takip ederek yaşıyor. Şarkılarda anlatılanlar başlarına gelsin istiyorlar... Evet, böyle; şarkıların mihmandarlığında sürüklemekteler hayatı... Yıldız şarkılarının emrettiği ne varsa, onun olması için çaba harcıyorlar… Onları oralara getiren de, bir arada tutan da tastamam bu.
Mağden’in bunları bize aktarırkenki tavrı, tıpkı bundan önceki kitaplarında olanın aynısı. Adı ‘insan sevmez’e çıkmış Mağden, bu kitabın yeniden gösterdiği gibi, aslında ‘yalansız-dolansız’ insan seviyor. Sevmediği diğerleri. Ve tabii, düşmüş/ezilmiş/yaralanmış insana sevgisi çok daha büyük, çok daha hesapsız. Başka bir yazar Sun’un ya da Yıldız’ın ya da ikisinin birden yanında yer alabilirdi ve bu şaşırtıcı da olmazdı. Mağden ise bütün kırgınların yanında, başta aşçı, şoför, yardımcı, menajer olmak üzere hepsinin yanında. Seçtiği her sıfat, her tanımlamayla bu insanların saçlarının okşandığını, sırtlarının sıvazlandığını hissediyor okur.
Ve büyük ihtimalle Mağden, kendisinin de yapmayı sevdiği bir şeyi yaparak kesiştiriyor, her saniye geçmiş ve gelecek hayatlarını; şarkılar, şarkılar, şarkılarla... Aslında Mağden, şarkıların içinden geçip duranların kitabını yazmış. Yazan, söyleyen, dinleyen fark etmez; hepsinin kitabı bu. Ve böyle bir kitap, ancak kendisini hesapsız biçimde şarkılara teslim etmiş biri tarafından yazılabilirdi; Perihan Mağden gibi biri tarafından.
Sürpriz yok. Kitabın ‘happy end’i dahi sürpriz gibi gözükmüyor göze. “Şarkılar bunu emretmiş, yapacak bir şey yok” diye görülüyor. Aslında sürpriz var: Her ama her şeyin insanlıktan çıktığı bir çağda, hâlâ insandan yana tavır alan yazarların mevcudiyeti büyük sürpriz.