Kara mizahı siyasetçiler yapıyor, biz pembeleşiyoruz

Kara mizahı siyasetçiler yapıyor, biz pembeleşiyoruz
Kara mizahı siyasetçiler yapıyor, biz pembeleşiyoruz
Tan Sağtürk, 'bir kelime cambazı' olarak nitelendirdiği mizah virtüozu Metin Üstündağ'la bir 'nehir söyleşi' gerçekleştirdi. Kesmeye kıyamadık, tekmili birden aşağıda...
Haber: TAN SAĞTÜRK / Arşivi

Önce biraz Met-üst’ten bahsedelim. Sizinle ilgili yapabileceğim en iyi tanımlama çok iyi bir kelime cambazı olduğunuzdur. Ne zaman başladınız kelimelerle oynamaya? Belki de konuşmaya başladıktan, kelimelerin anlamını ruhunu, karşılıklarını öğrendikten sonra olmuş olabilir. En çok ortaokul ve lisede olmaya başladı. “Su yüz derecede kaynar”, “Işık doğru yolla yayılır”, “E = mc2” gibi derslerde öğrendiğimiz formüllerin olduğu bir formül defterim vardı. Bunları yazardım ondan sonra bozardım. Tam tersini de yapardım. Işık doğru yolla yayılır gibi bir tanım varsa onu “Işık eğer Türk’se sadece yayılır” gibi şeyler yapardım. Bu derste küçük kağıt parçası şeklinde arka sıralara gider gülünürdü. Ben sınıftan atılırdım tabi... Bunun bir sanat olduğunu bilmeden yaptım. Mesela “Buraya çöp dökmek yasaktır”, “Çimenlere basmak yasaktır”, “İskele verilmeden atlamayınız”, “Tehlike anında kolu ele doğru çekiniz”... Vapurda, trende günlük hayatımızda karşılaştığımız uyarılar bana çok manalı gelirdi. Örneğin “Otoyolda durulmaz, geri dönülmez.” Vay, Konfüçyüs gibi. Hayatın bir şeyini anlatırdı gibiydi. Evlendirme dairelerinde Atatürk’ün lafları kitaplardaki yazılardan çok hayatın içindeki laflar beni çekerdi. “Dönmeden yayaya yol ver.” Ben onlara altı çizilmiş satırlar gibi bakardım. Bir de onları bozardım. “Lütfen çimenlere basmayınız”, Niye bir anısı mı var? “Buraya çöp dökmeyiniz”, bunların altında başka bir amacın mı var diye hep bozardım. Grafitti kafası bunlar aslında. Grafitti yoktu o dönemlerde. Ben bilmeden bunları hem gerçek duvarlara yapıyordum hem de sonra çalıştığım Çarşaf, Gırgır, Limon gibi dergilerde ufak ufak kullanıyordum.

Büyüdükçe azaldı mı yoksa arttı mı bu durum? Daha sonraları bu şiire ve felsefeye dönüştü. Şiir ve felsefe benim yaptığım mizahı en belirgin kılan iki özellik. Ama hayattan geldi. Günlük hayatta kullandığımız bir lafın aslında Aristo’nun ya da Hz. Ömer’in bir lafı olduğunu, Yahya Kemal’in bir dizesi olduğunu öğrendikçe daha çok sevdim. Ve böyle gelişti.

EN İYİ MİZAH ÖFKE ANINDA ÇIKIYOR

Çok depresif anlarda yaşıyoruz, mutlu olduğumuz anlarda. Örneğin müzisyenler çok depresif zamanlarında iyi işler çıkartırlar. Mizahta nasıl oluyor? Mizahta eğer siyaset gibi günlük hayatla ilgili karikatürler yapıyorsan -onlar da derginin kapak ve iki ya da üçüncü sayfasıdır- öfkelenmen gerekiyor, sinirlenmen gerekiyor. Eğer hakikaten kızıyor ve sinirleniyorsan çok komik espriler çıkıyor. Yarım saat sinirleniyorsun: Niye 15 yaşından beri aynı şeyleri yaşıyoruz? Burası hiç değişmeyecek mi? Bunlar nasıl insanlar? Bunlar nasıl politikacılar? Bu nasıl... Kendine de sonra “O zaman sevmiyorsan git kardeşim Londra’da yaşa” diye sinirleniyorsun. O sinir geçtikten sonra saçmalaşıyor her şey. Bu ne ki diyorsun. Zaten Kenan Evren zamanında da aynı şeyleri yaşadık hiçbir şey olmadı. Tansu Çiller vardı ne oldu. Mesut Yılmaz, şöyle bir belediye başkanı vardı vs... Sonra rahatlıyorsun çok komik şeyler buluyorsun. Bunun ayrıca formülleri var tabi de ama en iyi mizah bu öfke anında çıkıyor. Gezi Parkı’nda da olduğu gibi.

Hayat belli zamanlarda zorlaştığında insanlar bu zorluğu başka türlü aşmanın yollarını ararlar. Kimisi balık tutar, kimisi içki içer, kimisi yoga yapar. Her şeyi gülünebilir algılamak böyle bir kaçışın ürünü mü? Mizahçıların ortak paydası bu mudur? Aslında benim mizah bazen pansuman tedbirleridir diye bir tanımım var. Belki de mizahın çıkış noktası böyle bir şeydir. Çok felsefi bir anlamda baktığımızda doğuyoruz ve ölüyoruz arasını mantıklı ve anlamlı bir şekilde dolduramazsak her gün ölüm düşüncesi bizi çok feci etkileyebilir. Bize gelen katı gerçekleri saçmalaştırmak halidir mizah. Öyle bir şey yok. Olsa da ne olacak ki. Bence sanat, spor , mizah ne varsa kökünde ölüm düşüncesinden çıkmış olabilir. O kötü sonu biraz daha geciktirmek ve o süreyi biraz daha neşeli hale getirmek için olabilir. Hiçbir meşgalemiz olmasa bir gün öleceğimizi düşüneceğiz. Sanat neşeli ya da trajik ya da başka bir gerçeklik sunuyor ama mizah bunların hepsini yıkıyor. Sanat yapıyor mizah yıkıyor. Bir şeyin olması ve tekrarı olması lazım ki mizah çıksın. Sanat sıfırdan da bir şey yapabilir. Sıfırdan mizah çıkmıyor.

Her fırsatta Oğuz Aral’ın sizin için öneminden bahsediyorsunuz. Keza Aziz Nesin için de öyle. Bu iki isim gerçekten zamanında birçok şeyin öncüsü oldular. Söylenmemiş birçok şeyi söylediler. Mizaha yön verdiler. Ve sizin dünyanız hala onlardan çok besleniyor. Bu yüzden unutulmuyorlar. Şiirde ya da edebiyatta belli dönemlerde bazı akımlar vardır. Oğuz Aral ve Aziz Nesin bir akımın öncüleriydi. Peki onlardan bugüne çok şey değişti mi mizahçının dünyasında? Neredeyse her beş yılda bir mizah anlayışı değişiyor. Mesela sinemada Kemal Sunal, Şener Şen filmleri gibi halk mizahı, halkın da anlayacağı türden filmlerin bittiğini görüyoruz. Aziz Nesin’in ya da Gırgır dergisinin sosyal işlevi olan, güldürürken mesaj veren ya da toplumsal bir arızayı gösteren mizah yerine daha çok anlık, saçmayı çoğaltan mizah çıktı. Hem karikatürlere hem de diğer sinema dizi gibi alanlara bakın. Ama hayatta böyle bir karşılığı olduğu için bu tür mizah tutuyor. Her dönem kendi mizah anlayışını getiriyor. Eski siyasi karakterler olmadığı için o siyasi mizah da bitti. O karakterlerin hepsinin kendi sözleri ve lafları vardı: Birisi netekim derdi, birisi açık seçik ifade edeyim ki derdi, birisi kadayıfın altı kızardı derdi. Eski Türk sineması gibi karakterleri biçimleri çok acayipti. Çok sert bir dönemdi belki ama çok komik ve çelişkileri olan karakterlerdi. O bitti mesela. Bu zengin karakterler gitti ve o eski mizah da bitti.

Bugün yeni bir ‘Avanak Avni’ tutmaz mı mesela ? 'Avanak Avni’nin günümüze uyarlaması tutar ya da Fırat tutar.

Modayı örnek aldığımızda çeşitli tasarımlar dünyayı etkiliyor. Mizah tarihinde de mizahın halkı etkilediği bir durum oldu mu? Yaygınlık derecesine bağlı. Bu da dergilerden çok sinema, tiyatro, TV vesairedir. TV’nin ilk TRT döneminde böyle şeyler çok oldu. Ama genelde ‘Recep İvedik’ gibi filmlerin laboratuvarları mizah dergileridir. ‘Recep İvedik’ten kaç yıl önce zonta ve maganda mizah dergilerinde, Limon’da çıkmıştı. Toplumun oluşturduğu ucube tipler ilk filizlerini mizah dergilerinde verir. Böyle tipler vardı. Adı yoktu. O da Özal sonrası iki günde zengin olan ama estetik, etik bilmeyen güruhun eleştirisiydi. Acayip parası var ama bunun getireceği lüksün kullanma pratiğini bilmiyor. Mesela araba alıyor arkaya kocaman hoparlörler koyuyor. Ama daha sonra şöyle oluyor: Bütün bu yaptığınız saptamalar, tespitler dönüyor fakir insanın üzerine kalıyor. Bizim bir gecede zengin olan adamları eleştirmek için kullandığımız zonta ve maganda sonra çoraplarında sigara saklayan adamların üstüne kaldı. Halbuki çıkış noktası bu değildi. Mesela entel kelimesi de öyleydi. Entel aslında yarım aydın demek. Entelektüel kelimesinin yarısı. Aydını ikiye bölüp ‘ayd’ çıkmıyor, münevveri ikiye bölüp ‘münev’ olmuyor. Entelektüel güzel bir söz öbeği. Bu da zamanla tersine dönüp hakikaten okumuş, yazmış, aydın insanları aşağılayan bir kelime haline geldi. Sizin dolaşıma soktuğunuz bir kelime ya da espri dönüp ters bir şey geliyor. Bu modadan çok algıyla ilgili bir şey. Mevlana’nın dediği “Karşıdakinin sizi anladığı kadarsınız” cümlesi gibi mizah da böyle. Sen orada sosyolojik psikolojik, tarihi derin başka bir saptama yapıyorsun belki ama onun algısına göre dönüp dolaşıp başka bir hal alıyor.
Şu da önemli: Bu her şeye yansıdı. Çok ciddi programlara da yansıdı. Bir yanlış anlaşılma durumu var: Ben öyle demedim, sen böyle demedin. Bakın açık oturumlara, iki tez var diyelim, bunu konuşmak on dakika sürüyorsa üç saat ben öyle demedim konuşuluyor. Birbirimizi özenle yanlış anlama durumu var. Bu algı mizahta böyle dönüyor ama gerçek hayatta hiç başlamıyor bile. Şartlıyız. Hayatımı değiştirecek bir laf bile etsen ben kapalıyım sana. Lay lay lay dinlemiyorum seni. Böyle bir algı durumu var.

Bunun çözümü/formülü nedir? Bunun çözümü dinlemek ve diyalog. Sen zaten onu söylüyorsun programa katılmadan önce aynanın karşısına geç anlat anlat, rahatla ondan sonra da karşındaki insanı dinle bir ne diyor.

Politikacılarda da var bu durum? Politikacıda da var, genel sıradan insanların algısında da var. Profesyonel tartışmacı insanlar var ya her şeyi biliyorlar. Onları inceleyin. Aziz Nesin’in bir metni var. Adamı her yere çağırıyorlar. Doğum gününde de aynı şeyi konuşuyor, cenazede de aynı şeyi konuşuyor. O çok değerli bir insandı doğum günü kutlu olsun. O çok değerli bir insandı başımız sağ olsun. Yani çok uzun bir cümlede içindeki iki şeyi değiştirdiğinde her yere uyuyor. Çocuğunun diploma töreninde de aynı şeyi konuşuyor her yerde onu konuşabiliyor. Feminizm diyorsun kadın çiçektir diyor botanik diyorsun çiçeklere iyi bakmak lazım falan gibi kendiliğinden komik bir durumu var. Algıdan bahsederken "Manzaraya bak resim gibi" diyor, resime baktığı zaman "Ne kadar gerçek gibi" diyor. Şiir gibi dövüşüyor diyor mesela. Ya da “Ne bakıyon tiyatro mu oynuyor” diyor ya da “Caz yapma” diyor. Buradan o sanattan ne algıladığını da anlıyorsun. Ama mesela bale ve opera yok. “Ne filmler çeviriyorsun” var mesela. “Karikatürize etmek” diye bir şey var. Sanki çok kolaymış gibi. Bütün bu sanatları aşağılayarak durumu anlatıyor. Çözmüş yani, cazz evet boş bir şey! Klişe algılar işte.

Dergi satışları nasıl? İyi

Gırgır ile mukayese ettiğimizde bir düşüş her şeyde olduğu gibi bir düşme vardır. 1 milyona yakın sattığı söylenirdi Gırgır’ın. Neden böyle olmuş olabilir? O kadar değil, çoğu efsanedir. 500 ya da 600 bindir. Ama doğrudur. Bir dergiyi gençler okuduğu için. 4 kişi okuyor. 5 ile çarparsan belki daha fazladır. Kampüste, okulda, üniversitede. Teknik bir şeydir ama önemli bir şeydir. Dağılsın çabuk yayılsın diye hiçbir mizah dergisinde tel zımba yoktur. Bir de o dönemin hayatı ile bu dönemin hayatı bir değil. Tek kanallı bir hayat vardı. Orada eğer ‘Dallas’ oynuyorsa ‘Dallas’ı herkes biliyordu. Memlekete Travolta saçı diye bir saç geldiyse herkes biliyordu. Şimdi herkesin gündemi ayrı. O zaman tek bir gündem vardı. En az satan mizah dergisi 300 bin satıyordu. Günaydın gazetesinin tirajı çok daha yüksekti. Hakikaten 1 milyon satan gazeteler vardı. Şimdi hem teknolojik açıdan hem de algı açısından çok değişiklikler var ama bence yine de iyi okunuyor mizah dergileri.

Çocukluğumda Gırgır dergisi alırdım ben biz de arkadaşlar arasında da dağıtırdık birbirimize. Babam şöyle bir tespitte bulunmuştu: Ya çocuklar siz bu dergiyi okuyorsunuz ama hiçbirinizin güldüğünü görmedim ben. Buna ne diyorsunuz? Genelde 2-3 karikatür ya da 1 espri kurtarır. Doğrudur o. Çoğuna alışmışsınızdır. Sizin espri çıtanız yükselmiştir. Ha ha ha diye gülmezsiniz de hıh yapar geçersiniz. Ama her hafta 3-4 espri vardır. Hakikaten oradan yere düşersiniz. Onu zaten beşe çıkarttığınız zaman şahane. Ben mesela ‘Pazar Şevişgenleri’ni çizdiğim zaman 9 tane karikatür çiziyorum 4 tanesi iyi olursa o tiplerden şahane. O haftayı rahat geçiriyorum.

Mizah dünyasında edebiyat dünyasının aksine birbirine eş dost akraba ya da bir komşuluk ilişkisi gibi samimi bir ilişki var. Edebiyat dünyasında ise rekabet var. Sizin içinizde de var mı bu? Ya da bu rekabet olduğu zaman mizah dergiciliği biter mi? Diğer piyasalarda dışarıdan görünen şu:Yeni biri çıktığı zaman onun önünü kesmeye çalışıyorlar. Bizde ise yeni biri çıksın diye can atılıyor. Çünkü bizde biraz futbola benzer bir durum var. Bir Messi çıkarsa ben de eskiden nasıl oynadığımı hatırlayacağım. Bir enerji geliyor. Ve her 2-3 yılda bir yeni birisi çıkıyor zaten. Selçuk çıktı, Erdil çıktı, Yiğit, Umut vs. Her çıkanla birlikte “Evet lan böyle oynuyorduk biz. Pas versene. Evet evet harika.” Oluyoruz. O tarafını ben çok seviyorum.

Karikatüristlerin dengesini bozan bir Cem Yılmaz oldu mu? Denge bozuldu mu? Cem de oradan çıktı. Denge hiç bozulmadı. Bizim ekipten yıldız olupta başka alana geçen bir Cem’dir zaten. Bir süre sonra çıtayı yukarı çıkartır ve o orada bekler. Ara ara başka peak ler yapar. Bazen çıta aşağıya düşer. Mizahçıların dergide yaptığı işi sahnede anlatma yetenekleri ve devamı olsa zaten hepsi Cem Yılmaz olur ama Cem’in özelliği başka. Cem biz o karikatürleri dergide çiziyoruz ve her hafta değişik değişik çiziyoruz. Ama Cem’in sahnede yaptığı bir espriyi belki 1556 kere sahneye çıkıp yeniden anlatmak. O ayrı bir yetenek.

Cem’in çok farklı alanlarda ilerlediğini görüyoruz: Karikatür yapıyor, stand up yapıyor, sinema ve reklam filmi yapıyor. Bunların kalitesinin yaptığı işe göre değişkenlikler gösterdiğini gözlemliyorum ben. Mesela bir arkadaşım reklam filmlerine bayılıyorum ama stand up gösterisinden ben bir şey anlamıyorum demişti. Karikatür tarafını nasıl değerlendirirsiniz? O dönemde parlayan bir yıldız gibiydi. Umut vadediyordu. Sonra bıraktığı için orada kaldı. Bir de Cem karikatürü çizmekten çok karikatürü oynamayı daha güzel yaptığı için bence doğru yaptı.

Mizahçılar sıkılmaktan beslenirler mi?
Bir insanın içinde 24 saat çalışan bir lunapark yoksa mizahçı olmamalı bence. Bu yüzden sıkılmaz mizahçı. Mutlaka bir şey bulur. Kendi kendisiyle oynar. Aynada kendi kendisiyle konuşur. Sıkıcı atmosferi bozan adamdır mizahçı zaten. Bu niye böyle ya diye soran adamdır. Hep böyle diyen adam sıkılır. Sıkılmıyorum ama acaba insanları sıkıyor muyum ya da 32 yıldır yazıyorum çiziyorum acaba kendimi çok tekrar ediyor muyum düşüncesi var. Mesela şu sıra çizgiye ara verdim sadece hikâyeler yazmaya başladım. Kendi başıma Met-üst diye dergi çıkardım. Memleketle, hayatla, insanla ilgili bir derdim var onu çeşitli şekillerde habire anlatmak istiyorum. Bir söyleşide en son ne yapacaksınız diye sordular: Bale yapmak istiyorum dedim.

Neden öyle bir şey söylediniz? En yapamayacağım şey olduğu için sanırım.

Zaman zaman bir şiir kitabı, çoğu zaman çizgiler ve yazı. Öküz, Gırgır, Penguen ve şimdi yeni bir dergi OT ile karşımızdasınız. Yazının ve çizimin dışında başka bir mecrada görebilecek miyiz sizi? Mesela sağlam bir komedi filmini yönetmeyi istemez miydiniz? Çünkü Türkiye’de komedi tutuyor. Metin Üstündağ da bir isim. Bütün karikatürcüler film çekmek ister. Ben de film çekmek istiyorum. Ama bildiğiniz komedi filmi olmaz mesela. Başka bir şey. Bu işin esnafı olmamak gerekiyor. Bir şeyin esnafı olduğun zaman sanat bitiyor. Bunu yaparım, böyle yaparım satarım paramı alırım. Yaptığım şey beni heyecanlandırıyorsa “Allah’ım çok güzel bir şeye doğru gidiyorum” dediğin zaman para geliyor zaten. Bizim dergiler bağımsız olduğu için bu bünyede hiç öyle şey yok. Bu kapanır. Altı kişi birleşirsin başka bir dergi açarsın.
Şöyle bir şey var: Dergidekini yapabilmemiz için ışıkçısından kameramanına aynı ekibin olması gerekiyor. Burada ben leb demeden leblebi hatta Çorum diyenler var. Benim o sektörde bir iki denemem oldu. Konuştuğum zaman hiç anlaşamıyoruz. Ben başka bir şey anlatıyorum o başka bir şey anlatıyor. Haklı olarak o başka bir yerden yetişmiş. Ama artık bizim dergileri okuyarak yetişen bir kuşak olduğu için mesela Leyla ile Mecnun’un 100. Bölümüne konuk oldum anlıyorum şimdi. O ışıkçı, senarist, yönetmen bir yerinden beni tanıdığı için çok iyi anlaşıyoruz. O dediğiniz çok güzel şeyler çıkabilir. Çünkü bu bir ekip işi. Seni anlayacak 56 kişi falan olması gerekiyor.
Bir de şöyle bir şey var: Mizah dergileri tercih edilen şeylerdir. Çıkarsın, bayiye gidersin, para verirsin, dergini alır gelirsin, çayını kahveni koyar okumaya başlarsın. Bir mesai harcarsın. Ama o espriyi televizyona yaptığım zaman öyle olmuyor. Orada bir tercih yok. İnsan günlük hayatını yaşarken bakıyor. Dolayısıyla dergideki mizah aynı kaliteyle televizyona yansıyamıyor.

Televizyon için çok konuşuluyor bu konu: Etik değerler. Dergicilik içinde etik değerlerin başladığı ve bittiği nokta mutlaka ki vardır. Danimarka’daki dergi örneği mesela. Dini değerler adı altında birçok insanın nefretini kazandı. Bu da bir bakış açısı diye düşünürsek onların bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz? O olayda karikatürler çok kötüydü. Mizahın tabusu olmaz ama Gırgır’dan bu yana Oğuz Aral’ın bize öğrettiği yazılı olmayan bir anayasa vardır o da şu: Hiç kimsenin özeline, özrüne ve kutsalına çok girme. Buradan üreteceğin mizah mutlaka duvara çarpar. Üzersin, kırarsın. Ama sınıfsal ilişkiler, insani ilişkiler ya da toplumsal ilişkiler açısından alabilirsin. Mesela çok komik imam-cemaat karikatürleri var. Olur. Mesela Ramazan geldi. Ben bu Ramazan’da en saçma orucu ne bozar sorusunu kim soracak diye merak ediyorum mesela.
Burada aslında başka bir şeyde var. Çok incelenmemiş ve ilgilenilmemiş bir alan. Biz kendi kültürümüzde İsa’nın çarmıha gerilişinin fotoğrafını, resmini her şeyini biliyoruz. Belki binlerce karikatür yapılmıştır Türkiye’de. Ama onlar kendilerini haksız hissediyorlar bu konuda hiç karikatür yok ve yapılamıyor. Hz. Muhammed’in bir resmi ya da görüntüsü de yok. Bu yüzden alt metninde bir garez ya da kıskançlıkta olabilir. O kadar çok İsa’lı Musa’lı karikatür yapmışlardır ki Türk karikatüristler. Ama onlarda “Ya biz niye oraya giremiyoruz” kompleksi olabilir. Başka amaçlarda olabilir ama ben kişisel olarak böyle bir şeyin olabileceğini de düşünüyorum.

Yaklaşık 30 yıldır birçok dergide yazar-çizerlik yaptınız. Sonra bunları kitaplarda topladınız. Kitaplarınızın toplatıldığı zamanlar oldu. Hiç “Bu memlekette de artık mizah yapılmıyor” deyip kaçmak istediğiniz oldu mu?
Mizah öyle acayip bir şey ki. Bir aksırık, bir osuruk, bir aşk bir de mizah önlenemez. Bir yerden pırtlar, çıkar. Hatırladığım en sert dönem Kenan Evren dönemiydi. O zaman da insanlar yapmasa da kendisi yaptı. “Nitekim”e “Netekim” diyerek bitirdi. Diyelim adam Çorum’da göre göre “Sevgili Niğdeli hemşerilerim!” diye seslendi halka. Pankartlarda “Çorum’a Hoş geldiniz” yazmasına rağmen. Hayat onu çıkarıyor. Mizahsız olmuyor.

Geçmişte Devekuşu Kabere’yi hatırlıyoruz. Devekuşu Kabere’nin ciddi muhalefeti vardı. Bugün halkın bütününü tutmuş mizahçılar için çok fazla şimdiki hükümetle mizahın yapılmadığını gözlemliyor musunuz?
O dönemlerde kendi diliyle konuşan bir adam var mesela. “İvedilikle” diyen rahmetli Ecevit, “binaenaleyh” diyen bir Demirel var. Şu andaki siyasetçilerden kendi dili olan birisi yok. Sadece sertlik var. Bir de Hacivat’la Karagöz gibi bir çatışma olması gerekiyor. Orta Oyunu’ndaki tipler gibi birinin kendini çok aydın görmesi lazım, diğerinin çok köylü olması lazım, ötekinin başka bir şey olması lazım. Burada hiçbir çatışma yok. Başbakan ile cumhurbaşkanının komik olarak çatışacağı bir şeyde yok. Muhalefet yok. Cılız bir muhalefet var.

Mecliste bulunan 4 partinin genel başkanlarının hepsi için mi bu durum böyle? Bakın Youtube’daki videolara genelde insani hatalara gülünüyor. Örneğin Devlet Bahçeli’nin hesap yaparken ya da “S” leri konuşamıyor. Eskiden söz kalıpları olan komiklikler vardı. Rahmetli Erbakan “Kadayıfın altı kızardı” diyor, “Hökümetin başı” diyor Demirel. Çok çalışıyorlarmış demek ki. 11 yıldır Tayyip Erdoğan iktidarının böyle bir şeyi yok. “Ananı da al git” ya da “Çapulcular” var. Ama hakaret ve baskı durumu var. Ama Demirel’in ile ilgili anlatılan şöyle bir hikayesi var. Çok acayip: Yunanistan ile bir problem çıkıyor. O’na ne olacak diye soruyorlar. O da diyor ki “Ege Yunanistan’ın bir gölü değildir. Ege Türkiye’nin de bir gölü değildir. Çünkü Ege bir göl değildir”. Bu tam bir mizahçı kafası. Ya da “Efendim gençler, işçiler yürüyorlar”. O da “Yürümekle yollar aşınmaz” diyor. Aristo musun nesin? Dediği doğru gerçekten aşınmaz. Ya da başka bir şey ama bir şey diyor. O cümle kalıbı ile ilgili insanlar günlerce mantıklı bir şey arıyor ya da kimisi hak hukuk penceresinden bakıyor. O dönemler tehlikeli ve baskıcıydı ama karakterleri neşeliydi.

Fransa’da yaşadığım zamanlarda “muppet”lar yapılırdı. “Muppet”lar Jacque Chirac’ın resmen başkan seçilmesinin sebeplerinden birisi olarak gösterilir. Çünkü Chirac’ın rakipleri karşısında kuklası çok sempatik yapılmıştı. Kukla sempatik yapılınca oyların büyük bir kısmı gençlerden geldi. Bunu siyasiler kullanamıyor mu? Bizde de oldu. Özal kullandı bunu. Henüz başbakan değilken rahmetli Adnan Kahveci’yi gönderirdi. Gırgır’dan Ekonomiyle ilgili karikatürleri alır çerçeveletir IMF’ye OECD’ye gittiğinde “Bakın sizin yüzünüzden ne hallere düştük” diye kullanırdı. Karikatürcüleri çok severdi. Fakat iktidara gelir gelmez çok enteresan bir şey oldu. Biz o zaman Limon dergisindeydik. Derginin ön kapağına Turgut Özal arka kapağına Semra Özal dava açtı. Siyasetçiler için muhalifken mizah çok şahane bir şey, ama iktidara geldikleri zaman, çok iyi bir şey değil.

Şimdiki siyasetçiler biraz daha mizahi taraftan baksalardı belki bu kadar gerilim olmayacaktı. Siz ne diyorsunuz? Kesinlikle. Kamplaşma oldu. Eskiden Bulvar Tiyatrosu’ndan gazinolara kadar siyasilerin taklitleri yapılırdı. Nejat Uygur, Demirel ile ilgili bir şey yaptığı zaman “Sen Ergenekoncusun, sen bilmem necisin?” denilmezdi. Sadece şu bakış olurdu: Nejat Uygur komik mi değil mi? Ya da Uğur Yücel yılbaşında lider taklitleri yapıyor. Kimse ona “Sen Ergenekoncu musun, ılımlı mısın?” demezdi. Sadece “Ya işte şunun taklidini iyi yaptı da şunun yapamadı” diye yorum yapılırdı. Şimdi sanatçı bir espri yapıyorsa karşı taraf hemen kulp takıyor ona. Bu dönem kadar sanatçıları bölen ve onların önünü kesen bir şey olmamıştır. Bu başka bir sansür.

Baskı hissediyor musunuz? Böyle bir baskı var. Diyelim kapak yapıyorsunuz, yılda 52 hafta çıkıyorsunuz ve bunun en azından 48’i başbakanla ilgili oluyor. Gündemi yaratan başbakan oluyor, iktidarda başbakan var. “Niye başbakanla çok uğraşıyorsunuz?” diyor mesela. Ne yapalım “Kılıçdaroğlu hiç çalışmıyorsun” mu diyelim? Biz genelkurmay başkanlığıyla da ilgili, dönemin gündeminde ne varsa bunlarla ilgili bir sürü karikatür yapıyoruz zaten. Ama “Başbakanla niye bu kadar uğraşıyorsunuz?” sorusu çok saçma. Siz niye uğraşmıyorsunuz? Siz de uğraşsanız belki de daha güzel olacak. Bir de mizah dergileri çok önceden bu olabileceklerin haberlerini verdi zaten. Biraz ilgilenseniz, biraz doğru okusanız onu fark edeceksiniz.

Söyleyemediğimiz kelimeleri meşrulaştırmanın sanki kelime üstündeki maskeleri kaldırıp onları normalleştirmek gibi gelmiştir. Mesela sevişmek kelimesini iki kişi konuşurken fısıltıyla söyler ama “Bu hafta ‘Pazar Sevişgenleri’ni okudun mu?” diye ortalık yerde sorabilir. Bu nasıl bir şey? Mizah klişe kırıcılığı bir de detay avcılığıdır. Aslında hayata baktığın zaman hepsi klişe. Ömür boyunca klişe şeyler yapıyoruz: Sabah kalkıyoruz, banyo yapıyoruz, kahvaltı yapıyoruz, işe gidiyoruz, işten eve geliyoruz. Dolayısıyla ilişkilerde de klişeler var.Mesela “Henüz hazır değilim”, “Ne düşünüyorsun sevgilim?”, “Nasıldı?” gibi klişe şeyler var. Sevişmede bir klişe. Bir süre sonra dejavu yani her şey. Ben bunların hepsini çizdim aslında. Düşünsene haftada iki kere sevişsen 52 haftada 104 kere yapılan bir şeyin yeni ne özelliği olabilir ki. Sadece değişik yerlerde ya da değişik zamanlarda yapabilirsin. Sevişme kadar bana komik gelen bir şey yok. “Biz napıyoruz lan ?” “Senin ağzın benim dilimde ne arıyor?” ya da “Benim buralarımı niye oynuyorsun ki?” böyle baktığınız zaman çok komik değil mi? Böyle sinirler bozulduğu zaman hayatta bir daha konsantre olamazsın, sevişemezsin.

Gezi Parkı ile olgusu ile gençlikte eğitimli mizah ve yaratıcılığın adeta fışkırışına şahit olduk. Farklı bir mizah anlayışı mı doğdu? Mizaha değil de mizahla beraber siyasete çok büyük değişim kazandıracaktır. Oradaki çocukların kafasındaki bir partinin kurulması çok acayip bir şey olur. Az önce anlattım buradan başka bir sektöre gittiğimde uzaylılar gibi karşılanıyorum ya da ben anlaşamıyorum onların orada yaptığı şeyin de karşılığı olan bir parti henüz yok şu anda. Mizahtan çok siyasi anlayışı değiştirecekler. Yeni bir siyasi parti olacak. Uzun vadede bir sürü şey olacak.

Dergide kapak çok önemli. Karar verildikten sonra o günkü siyasi konjonktürden dolayı kapakta mecburen değişikliğe gittiğiniz oldu mu hiç? Sansür ve baskıdan çok şöyle oluyor: Biz genelde bunu gece yapıyoruz. Gece çiziyoruz 2 gibi bitiyor. Birimiz uyanıyoruz. Bakıyoruz önceki gece yaptığımıza ”Lan ne uçmuşuz. Bu ne ya?” diyoruz. Çünkü biz orada birbirimizi hazırlıyoruz ama okuru hazırlayamayacağımız için bizim geldiğimiz tepe noktasını hiç anlamayacak. “Dün ne içtik lan biz?” oluyoruz. “Dün ne içtik lan biz” kapakları 2-3 tane oldu. Değiştirdik. Ya da bir kapa esprisi buluyoruz. İçeride bir espri çizilip geldiği zaman “Bu çok güzelmiş” deyip kapağa alabiliyoruz. Onun dışında dışarıdaki durumlardan dolayı kapak değişikliğimiz olmaz. Çünkü deli işi bu.

Genç bir mizahçıya soramam ama bunca yıllık mizahçıya sorabilirim. Hiç korkmadınız mı? Yaptığım işten ya da eleştirdiğim insanlardan korkmadım. Ama durumdan vazife çıkaran insanlardan korktum, korkuyorum da. Durumu, espriyi anlamayan insanlardan korkulur. Diğer türlü hiç korkmadım. Korksan girmezsin zaten bu işe. Ama bizim mizahçılıkta şövalye geleneği vardır. Özellikle dergi mizahında mizahçı halkın şövalyesidir. Halkın tarafını tutar, halkta mizahçıyı tutar. Nasreddin Hoca gibi, Aziz Nesin gibi, Oğuz Aral gibi halkçıdır ama yeri gelince halka da lafı sokmasını bilir. Özellikle dergi mizahının hiç bir tarafa yalakalığı yoktur.

Gazete mizahı farklı mıdır? Gazetede de vardı. Köşe yazarı gibi köşe çizeri vardı. Onlar gitti. Şimdi bir tek Latif var ona da kibrit kutusu kadar yer veriyorlar.

Neden olmuyor? Oluyor. Bu biraz devam etmekle ve istikrarla ilgili. Mesela bizim dergilere bakın köşeler çok değişmez. Yıllardır Erdil’in yeri aynıdır ben 4. sayfadayım. Ve büyüklüğümüz küçüklüğümüz aynıdır. İçleri değişir. Ama sen karikatürü bir gün logonun yanında koyuyorsun, bir gün en aşağıda koyuyorsun. Okur karikatür arıyor. Bazen bir bakıyorsun karikatür yok o gün. Ama köşe yazısına yazarımız tatile çıktığı için vs. diyebiliyorsun. Hiç gördünüz mü karikatürcümüz tatile çıktığı için vs.diye bir şey. Böyle bir bakış açısıyla ilgili. Karikatürü böyle kullanmakla kendi topuklarına vuruyorlar. Her gazetenin kişiliğini oluşturan bir karikatürcü vardı. Bedri Koraman, Ali Ulvi, Nehar Tüblek, Turhan Selçuk. Şimdi yok.

Sizce bu yeni nesil siyasetçi olursa TV’lerde siyasilerin taklitlerinin yapıldığı eski günlere geri döner miyiz? Yeni kişilikli karakterli siyasetçiler çıkarsa bu kendiliğinden oluşur. Tek tek gülünen adamlar var ama onlar parti başkanı değiller. Ya da biz göremiyoruz, bize göstermiyorlar. O eski liderlerin her şeyini biliyorduk. Bütün hayatlarını biliyorduk. Burada o yok şu anda.

Peki, yeteri kadar mizah dergisi çıkıyor mu sizce? Gezi direnişinden sonra yeni dergiler eklenir mi camiaya ne dersiniz? Çıkıyor. Zaman zaman çok mizah dergisi yok mu diye söylerler. Tanzimat döneminde o kadar çok mizah dergileri şimdikinden çok daha fazla çıkmış. Her dönem en 6-7 mizah dergisi olmuştur. Bu da ihtiyaçtır. Her kesimden her anlayıştan olan mizah dergisi de çıkmıştır.

Mizah aslında edebiyatın steril ortamından uzaktadır. Halktan sokaktan beslenir. Ancak mizah dergilerini sadece belirli bir kesim okuyor gibi geliyor bana. Siz de aynı düşünüyor musunuz? O kesimin üst başlığı genç olmak. Ama her yaştan ve her kafadan genç olmak. Genç düşünmek. Biyolojik bir şey değil bu algıyla ve hayata bakışla ilgili.

100 aydın KAYGILIYIZ bildirisini yayınladınız. Çok farklı kesimlerden görüşlerden aydınların, sanatçıların ortak bildirisiydi bu. Sanatı ve sanatçıyı değersizleştirme, hedef gösterme durumu, kendini baskı altında hissetmek. Sanatçıyla yönetim nasıl bu kadar zıt kutuplara düşebilir? Bir sanatçıyı yaptığı şeyle değil de eleştirdiği şeyle açıklamak çok tehlikeli bir şey. Öztürk Serengil bıyıklarıyla bir görüşe örnek teşkil etmiş adamdır ama “Unuttun bizi Süleyman” diye Süleyman Demirel’i eleştiren bir şey yapmıştır. Ama kimse de ona sen şusun busun dememiştir. Sadece komik olmuş komik olmamış eleştirisi olmuştur. Bu böyle eleştirilir. İçeriğiyle ilgili ya da eleştirdiği kişiyle ilgili herhangi bir şey yapılmaz. Bu, bu döneme özgü bir durum. Bu da çok yanlış. Her türlü düşüncenin, özgür fikrin önünü keser. Birisi birisine bir fıkra anlattığı zaman hemen o fıkranın kalitesine güzelliğine değil de kime karşı yapıldığına bakılıp tepki veriliyorsa bitmiştir. Kaygı denilen şey o. Adam doğru mu söylüyor yanlış mı söylüyor hiç bakmadan bizim liderimize böyle dedi. Böyle bir şey olur mu? Bu bir kere kişilerin kendilerine hakarettir.

Karikatür sanatı temelinde bir protesto eylemidir denilebilir öyle değil mi? Toplumda olan her şeye sosyal yapıdaki çarpıklıklara, yönetim sorunlarına, toplumdaki değer yargılarına aykırı düşen tutumlara ve hatta çağa ayak uyduramayan toplum yargılarına ve hemen her şeye karşı bir başkaldırıştır denilebilir mi?
Muhalefet daha çok muhaliflik sanatı tabi protestoyu da içine alıyor. Ama kendine bile muhalif. Ben aslanım ben kaplanım yok. Dergilerin ikide bir kapanmasının sebebi de odur. Kurumlaşır, Leman dili derler vs. derler, birden içinden “Ne lan bu?” bir şey çıkar kendine muhalefet eder ve başka bir dergi mesela Penguen çıkar. Penguen bir süre sonra kurumlaşır, sonra başka bir dergi çıkar. Mizahın doğasında bu var.

Bugün ki şartlar için okunurluk açısından acımasız muhalefet mi daha çok tutuyor yoksa daha orta derecede bir muhalefet mi? Acımasız değil de sert muhalefet yok bizde zaten. Güldürmeyi amaçladığımız için komik olmak zorunda. Çok komikse o sertliğini alıyor zaten.

Kara mizah kalmadı yani? KARA MİZAHI SİYASETÇİLER YAPIYOR. BİZ PEMBELEŞTİRİYORUZ.