Karadeniz müziği sadece 'riv riv' değil

Karadeniz müziği sadece 'riv riv' değil
Karadeniz müziği sadece 'riv riv' değil
Karadeniz müziğinin öne çıkan isimlerinden Selçuk Balcı, ikinci albümü 'Mila'yı yayımladı. Balcı, "İnsanlar dertli türkülerini, ağıtlarını yeni yeni keşfedip dinlemeye başladı" diyor.
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Selçuk Balcı, Karadeniz müziğinin son yıllarda en ön plana çıkan isimlerinden. ‘Deniz Üstü Fener’ parçasıyla albümü çıkmadan meşhur olan, ilk albümü ‘Patika’yla hatrı sayılır bir yer edinen genç müzisyen ikinci çalışması ‘Mila’yla raflarda. Balcı’yla Karadeniz müziğini ve albümünü konuştuk.

Bir röportajda “Kemençeyi elime 15 yaşında aldım” demişsiniz. Ankara ’da yaşarken, kemençeye merak nasıl başladı?
Yaşadığım yer Ankara’ydı ama doğup büyüdüğüm yer Karadeniz olduğu için Karadeniz müziklerini daha yakın hissetmeye başlamıştım kendime. Kemençeyi elime aldığım yıllarda, dinleyicilerin daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Artık Karadeniz müziği magazin malzemesi olmaktan, karikatürize edilmekten kurtulmaya başlamıştı. Fuat Saka, Kazım Koyuncu, Gökhan Birben gibi ağabeylerimiz vardı. Ben daha çok Fuat Saka’nın albümlerini dinliyordum, kemençeyi öyle elime aldım diyebilirim. Ama bir kemençe hocam olmadı, kendi kendime öğrenmeye çalıştım hep.

Selçuk Balcı hayatımıza ‘Deniz Üstünde Fener’ parçasıyla girdi ve ilk albümle tanındı. Bu süreç nasıl yaşandı?
Karadeniz beste yapmak için tam bir ilham kaynağı. ‘Deniz Üstünde Fener’i de orada bestelemiştim. İlk olarak gitarla amatör bir şekilde çalıp söyledik ve bir arkadaşım internete yükledi. Daha sonra bu kayıt her yerde karşıma çıkmaya başladı. Dolmuşta, takside, berberde… Hatta bir gün hastanede bir doktor arkadaşımı ziyarete gittim, kuyruktan bir ses “Hop hopp hemşerim sıraya girsene” dedi. O arada telefonu çaldı ve melodisi ‘Deniz Üstünde Fener’di. Gülümsedim, “Haklısın ağabey” deyip sırama geçtim. Eser benden daha bilinir hale geldi. Zamanla bir albüm yapmam gerektiğini düşündüm, ilk albümüm ‘Patika’yı Kalan Müzik’ten çıkardım. 

‘Mila’daki dört şarkının bestesi size ait. Karadeniz müziği gibi geleneksel formlardan da beslenen bir müzikte bestecilik zor mu?
Tabii ki zorlukları var. Özellikle anonim eserlerin tadını yakalamak çok zor. Ben çoğu bestemi beğenmiyorum. Beste yapmanın en zor tarafı sonradan beğenmeyip albüme koyduğun için pişman olmak! Bundan sonra birkaç sene beklemiş eserleri albüme koymayı düşünüyorum.

Karadeniz müziğinde çok özgün çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Karadeniz müziği sadece Karadenizlilerin değil herkesin dinlediği ezgiler haline geldi. Etnik çalışmaları çoksesli müzikle harmanladığımızda herkesin dinleyebileceği müzikal bir tarz çıkıyor ortaya. Özellikle anonim eserlerin orijinalliğini bozmamak gerekiyor. Eskiden Karadeniz müziği bizim o tarafta bile gençler tarafından çok dinlenmezdi. Ama şimdi gençler konserlere gidiyor, kemençe, tulum öğrenmeye başlıyor. Karadeniz müzikleri kısa süre önceye kadar sadece ‘riv riv’ olarak adlandırıldığından, insanlar dertli türkülerini, ağıtlarını yeni yeni keşfedip dinliyor. Bugün gelinen nokta konusunda eleştirilecek şeyler olsa da geçmişe göre daha saygı görür oldu.

Bu müziğin henüz keşfedilmemiş alanları olduğunu düşünüyor musunuz?
Keşfedilmemiş çok eser var. Hâlâ söz yazmakla, ezgi üretmekle ilgilenen yaşlılarımız var. Biz ne kadar uğraşsak da onların ürettiklerinin kalitesini yakalayamayız. Buralarda yaşayan insanlar yaşayarak, her an içinde olarak yazıyor, besteliyor. Onlar bu dünyadan göçtüklerinde geriye pek bir şey kalmayacak.
 
Gezi sürecinde muhalif bir tavır sergilemeniz yoğun eleştiri de aldı...
Türkülerimizin, şarkılarımızın içerisinde dere, dağ, ağaç, aşk gibi temalar yer alıyor. Konu ağaç ve dereyse eyleme katılıp tepkimi gösteririm, bunu bir siyasi parti adına değil kendi fikir ve düşüncelerim doğrultusunda yaparım. Bizler “Duman gelur dereden” diye türkü söylerken, “Duman gelur santraldan kapatur trafoyu” mu diyeceğiz? Nefes aldığımız, ilham aldığımız yaşam kaynaklarımızın yok edilmesine seyirci kalamam. Bunun için başlatılan karalama kampanyaları samimi olmadığı için beni çok etkilemedi. Eylemde Trabzon’da idim, bütün yaz da Rize’de. Oraların asıl sahibi o toprakların değerini bilen, kültürüne sahip çıkan ve türkülerini söyleyendir.

‘Romiko’, albümde İhsan Eş’in Rumca sözleriyle yeniden düzenlenmiş. Karadeniz müziğinde kaybolan diller üzerine ne dersiniz? Kaybolma tehlikesini birkaç sene önce daha çok görüyordum diyebilirim. Bizim kuşak bu durumu önemsiyor, kaybolmaması adına elinden geleni yapıyor. Bu farklılıkları bir zenginlik olarak yaşamak gerektiğini düşünüyorum. Ben bir eser dinlediğimde onu sevdiğim haliyle albüme almak isterim. Sözleriyle başıyla sonuyla oynayıp ille de bir kalıba sokmaya çalışmam. Benim köyüm Rize Çayeli Sefalı köyüdür. Bizde Hemşin şivesi var sadece, farklı bir dil konuşulmaz ama Romiko’yu albüme almak istediğimde orijinal Rumca sözleriyle söylensin istedim, belki ben o tavrı veremem diye İhsan Eş ile düet yaptık. Böyle yorumlamanın da yöre kültürüne bir hizmet, katkı olduğunu düşünüyorum.

Kemençe çalarken nasıl imkanlar sunuyor insana? Dezavantajları neler?
Kemençe, üç kulaklı, üç telli bir buçuk oktav bir enstrüman. Çalım tavrı yöreden yöreye değişiyor. Tonya’da farklı Maçka’da farklı Çaykara’da daha farklı bir çalım tekniği kullanılıyor. Bir ilçenin insanı diğer ilçe veya köylerde çalınan kemençeyi çok benimseyemez ona hitap etmez. Bu durumun gençler için çok geçerli olduğunu düşünmüyorum. Geçerli olmaması da iyiye işaret değil aslında. Eski kulaklar gibi yöreden yöreye ayırt etme kabiliyeti yavaş yavaş kayboluyor.