Karakterime aykırı bir meslek seçtim

Karakterime aykırı bir meslek seçtim
Karakterime aykırı bir meslek seçtim

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Fikret Kuşkan, sekiz yıllık bir aranın ardından Faruk Aksoy'un yazıp yönettiği 'Erkekler' ile sinemaya geri döndü. Kuşkan'la hem erkeklik hallerini hem de bundan sonraki projelerini konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

90’lı yıllardan itibaren birçok filmde rol aldınız ki, bu dönem çok az film çekiliyordu. Film üretiminin artmaya başladığı 2005 yılında rol aldığınız, ‘Babam ve Oğlum’dan sonra ise sizi hiçbir filmde göremedik. Bu süre neden uzadı?
Doğru projeyle karşılaşmadım. Senede bana 30-35 proje geliyor. Ve ben yırtıp yırtıp çöpe atıyorum. Başka birinin eline geçmesin diye… Tabii içlerinde yapılacak olanlar da vardı ama onlar da televizyon dizilerine denk geldi. Biri de Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmi. O film için kendisiyle görüştük, “En az üç ay benlesin” dedi. Ama yine dizi vardı ve takvim uyuşmadı.
Televizyon ve sinemada iş seçerken kriter farkları oluyor mu?
Televizyon dizisiyle sinema filmi arasında farklılıklar var şüphesiz. Ben yönetmen olsam bu farklılıkları koruyabilirdim ama oyuncu olduğum için, doğru yapımcı, doğru hikâye, doğru senaryo, doğru oyuncu kadrosu ve İşinin ehli ekip olması demek o projeyi tadından yenmez hale getirir. Bu da Türkiye ’de nadiren olan bir durum. Kamera kameradır benim için, Oyunculukta öyle, sinemada şöyle oynarım, televizyonda böyle oynarım” ayrımı yapmam. Çünkü beni takip eden her kim olursa olsun, öncelikle benim oyunculuğa karşı bir sorumluğum söz konusu. Hatta dizilerde ilerleyen bölümlerde karakterimle ilgili bir sıkıntı olursa senaryoya müdahale etme durumum da olabiliyor.
Sekiz yıl sonra ‘Erkekler’ filmine “Evet” demenizin nedeni nedir?
Hikâye çok iyiydi. Çok dişi bir hikâye. Şu ana kadar Türkiye’de yapılmış olan bir sürü komediden farklı olarak içinde absürd komedi, dram ve zaman zaman karamizahı olan, zaman zaman insanın canını yakan ama kahkahalara boğan bir film. Doğru ve yapılması gerektiğine inandığım bir iş. Ben filmi herkes gibi izlemem, izleyemem. Ben filmi izlerken her sahnesi benim için bir sayfadır. Ben filmi okurum. Filmin üstündeki beni ilgilendirmiyor. Filmin söylemi altındadır. Senaryoları okurken de hikâyenin altında ne anlattığı önemli. Burada da komediyle, espriyle bir taraftan canını yakan, bir taraftan düşündürten, Freud’tan Oidupus’a uzanan, bizim geleneksel yetiştirme tarzlarımıza, kız-erkek ayrımı olan bu sistemi eleştiren ve bunun ilişkiler üzerinde sıkıntıları ve yaratığı açmazları anlatılıyor.
Öğretildiği gibi mi yaşıyoruz ilişkilerimizi?Hem öğretildiği gibi hem de bu yetiştirme tarzı o kadar genlerimize işlemiş ki, ister istemez genetik bir faktör de söz konusu. Ve zaten iki farklı kimyanın bir arada durabilmesi olabildiğince zor bir durum. Erkek ve kız çocuğu arasında bir yetiştirilme farkı var. Bugün bu farkı ortadan kaldırmamız gerekiyor. Neden kadınlarımız ayak üstünde birçok yalan söylemeyi becerirken, erkekler on beş dakikada kendini ele verir?
Neden?
Çünkü erkekler yalan söylemeye zorlanmış varlıklar değildir. Maalesef hayatta kalmak için yalan söylemek zorunda kalan kadındır. Dışarı çıkabilmesi, gezebilmesi, özgürlüklerini yaşayabilmesi için kaçınılmaz olarak yalan söylemeyi öğreniyor. Erkeğinse böyle bir durumu yok. Alıp ceketini “Dolaşmaya gidiyorum” diye vurup kapıyı çıkabiliyor. Çocuklarımızı eşit özgürlüklerle yetiştiremiyoruz.
Bu durum erkeklerin ergenlikten çıkamamasına neden oluyor haliyle.

Doğru. Neden erkekler 45 yaşında büyüyor yahu. Ama kadınların da bunu garip bir biçimde kabullenmiş olması bana tuhaf geliyor. Annelerimizin hâlâ çocuklarıyız. Niye ki? Bir çelişki de şu: Kadınlarımız hem erkeklerin tavrından, kabalıklarından rahatsız oluyorlar ama aynı zamanda bir erkek çocuk dünyaya getirdikleri zaman rahatsız oldukları erkekler gibi yetiştiriyorlar. Bunun toplumsal, kültürel, tarihsel geleneksel nedenleri var tabii.
Siz bir taraftan da bu toplumda büyümüş bir erkeksiniz. Aynı zamanda son 25 yılın ‘gözde’ erkeklerinden birisiniz. Sizin bütün bu süreç boyunca erkeklik süreciniz nasıl gelişti?
Güzel bir soru. Çünkü yıllardır açıklayamadığım, zaman zaman ipuçları verdiğim bir mesele. Belki de ben doğru anlatamadım. Bir kere ben alışılagelmiş bir erkek çocuk gibi dilediğini yapan ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ gibi feodal bir anlayışla büyütülmedim. Sobanın üzerinde kaynayacak çorba olmadığını görünce yedi yaşında iş hayatına başladım. Kazandığım parayı da anneme verdim. O da bana harçlık. “Dolayısıyla bu benim param, ben kazandım” bencilliği yapmadım. Dört abla, bir anne, beş kadın büyüttü beni. Bir de ailenin en küçüğüyüm, şımartılmaya çok müsaittim aslında. Fakat zaman zaman kenara itilmiş unutulmuş hissetmedim değil. Çünkü hem yoksul bir aileydik hem de babamızın yaşadığı hastalık ister istemez beni erken yaşta büyümeye ve o ailenin sorumluluklarını almaya itti. Ama bu sevgisiz büyüdüğüm anlamına gelmiyor.
Bu durum ne zaman değişti?
Bütün bunlardan sonra 15-16 yaşlarına kadar “Bilim adamı olacağım” dediğim hayatım tiyatroyla karşılaşınca bir anda değişti. Okumayı seven bir insandım. Annem de benim siyasal ya da tıp okumamı istiyordu. O yüzden hâlâ bir kırgınlığı vardır haklıdır da. Annemi ve kendimi resmen 16 yaşına kadar kandırmış oldum. Lisedeki edebiyat öğretmenim beni tiyatro grubuna çağırdığında “Çalışıyorum, gelemem” dedim. Sonra okul müdürü, “Sana işten aldığın parayı ben vereyim, okulun tiyatro koluna gir deyince” kabul ettim. Keşke etmez olaydım.
Neden?
Zaten ruhen asosyal bir çocuktum. Aslında hiçbir zaman da sosyal olamadım. Bir övgü aldığı zaman kıpkırmızı olup başını öne eğen bir çocuktum. Neden gittim de kendi kimyama, beynime, yapacaklarıma çok aykırı tam tersi vitrin bir meslek seçtim bilmiyorum. Ergenlik döneminde yapmış olduğum bir hataydı diyelim. Bugün ise araştırmacı bir bilim insanı olup insandan çok hayvana ve doğaya yakın olmayı tercih ederdim. Bu yüzdende hep kaçak yaşadım. Bu röportajı da işim gereği olduğu için yapıyoruz. Bütün bunlardan bahsetmek bile abesle iştigal geliyor. Dolayısıyla bütün bu başarılar, hakkımda söylenenler, yapılan bütün övgüler, ‘seksi erkek’ yakıştırmaları falan beni beslemedi. Daha fazla kaçmama kendi içime dönmeme sebep oldu.
Bildiğim kadarıyla sinemadaki ilk komedi filminiz ‘Erkekler’…
Aslında değil, ‘Sen Ne Dilersen’ var.
Ama o filmi tam olarak komedi saymalı mıyız?
Evet, bunun kadar değildi. Ama komik bir karakterdi. Şimdi bir de komedi deyince biz ne anlıyoruz ona bakmak lazım. Komedinin içinde dram ve hayatın her anı vardır. Gülerken birden yutkunamayacak hale gelirsin. Komedi öğretir, besler, büyütür, zaman zaman canını acıtır insanın. Şebeklik yapmak komedi anlamına gelmiyor.
Yeni dönemde neler var?TRT’nin ‘Tanık’ adlı projesinde Adnan Kahveci’nin hikâyesini çekiyoruz 90 dakikalık bir televizyon filmi olacak. Bir buçuk ay sonra da TMC’nin Erol Avcı’nın yapımcılığında televizyon dizisine başlayacağız.

TEK BİR HEDEFİM KALDI YÖNETMENLİK


Bol ödüllü oyuncusunuz. Ödül kazanmak nasıl bir duygu?
Ödül beni ne büyüttü, ne besledi ne de para kazandırdı. 90’larda ödül almak demek aç kalmak anlamına geliyordu. Şimdi öyle değil. Ben 25 yaşında erkek oyuncu ödülü aldığım zaman üç-dört yıl iş vermediler bana, “Dünkü çocuk ödül aldı” diye. Bugünse festivallerden bir ödül almak kapınıza iş yığıyor. Genç oyuncular bugün daha şanslı ve daha fazla proje seçme olanakları var. “Keşke ödül değil de para verselerdi” diye düşündüğüm zamanlar çok oldu. Doksanlardan iki binlere kadar düşündüğüm hedeflerimi gerçekleştirdim diyebilirim. Bir tek şey dışında.
Film yönetme hedefi değil mi?
Evet, hikâyeler anlamında şu anda iyi bir aşamadayım ama zamanımı satın alamadım henüz. Her şeyden bir uzaklaşmam, televizyon dizilerini hayatımdan en az iki üç yıl çıkarmam gerekiyor. Şu anda ceketimi, sırt çantamı alıp çekip gidebilecek özgürlüğe sahip bir adam değilim. 5 yaşında bir oğlum ve ona karşı sorumluluğum var. Boş zamanımı satın almak gibi bir sıkıntım var, bu tür zorunluluklar olmasaydı dizi yapmazdım. 6-7 yıldır düşünüp üzerinde çalıştığım senaryolarım var. Bir derdi, sıkıntısı olan işler. Her şey yolunda giderse ilk projem bir kent hikâyesi olacak. Sonrasında dönem hikâyeleri başlıyor. En az üç-dört filmimde oyunculuk yapmayı düşünmüyorum. Sonrasını bilemem. Belki gelen doğru projelere, kendi çektiğim hikâyelerimin içine ufak da olsa bir dalış yaparım...