Karamanlı huysuz ihtiyar: Metin Erksan

Karamanlı huysuz ihtiyar: Metin Erksan
Karamanlı huysuz ihtiyar: Metin Erksan
Kültür Bakanlığı'nın 'En iyi 100 Türk filmi' anketinde 22 bin 582 oyla Metin Erksan'ın yönettiği 'Susuz Yaz' birinci seçildi. Yönetmen Ezel Akay, 2012'de hayata veda eden Türkiye sinemasının büyük ustası Metin Erksan'la gerçekleştirdiği sinema ve hayat dersleriyle dolu sohbetleri Radikal için senaryolaştırmıştı. Senarist Levent Kazak ise Erksan'la gittikleri kafeden nasıl kovulduklarını Radikal'e yazmıştı. 'Susuz Yaz'ın birinciliği şerefine Akay ve Kazak'ın yazılarını sunuyoruz.

KARAMANLI HUYSUZ İHTİYAR VE SOPASI
Senaryo: Ezel Akay
08. MAYIS 2006 PAZARTESİ / GECENİN YARISI
M: Onun da…ytrew87qmhg* Ona film yaptıranın da…-029lmfkdoğ* … Yeşilçam’ın da…wpjsdfghjk* Türk Sinema Merkezi’ymiş, despot bunlar, bunlar….mgtgğııawmak…*
E: Hocam, amma ağır konuştunuz, geçirmediğiniz kimse kalmadı. Hiçbir yönetmeni beğenmiyor musunuz Türkiye ’de?
M: Yok, hepsi boktan işler yapıyorlar. Eski moda!.. Beğenmiyorum…
E: Heh he!.. Ee, hayatta bir yönetmenin başka bir yönetmene yazdığı en muazzam güzelleme yazısını benim “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” için yazmıştınız. Çok utandıydım. Ama, ben yırttım gazabınızdan herhal…
M: Yoo! Sevmiyorum ki senin filmlerini de! O yazı Karagöz Hacivat’ı film yapman üzerineydi. Götün kalkmasın hemen…
E: Eee, üüü… heh!
M: Nasıl?
E: İyi…
M: Konyak?
E: Aliim biraz!..
M: Sööle bakiim, sen ne yapmak istiyorsun?..
… 

09.MAYIS 2007 SALI/ SABAHIN KÖRÜ

E: Hocam, aslında sayenizde “... Sööle bakiim, sen ne yapmak istiyorsun?..” gibi insana dehşet veren bir soruyla yüzleşme imkânım oldu! “... ulan ne halt etmeye - düşüniim de anlatayım ne istediğimi!.. sözünü verdim...” diye düşünüp sabahın köründe kıvranarak zıpladım yataktan. Ama iyi oldu: Şeytan azapta gerek. Şimdi bir ilham geldi, onun parlamasıyla anlatmaya çalışacağım.
M: Çay koyiim ben…
E: Tamam. Anladım ki, ben bir an için klasik görünümlü bir anlatının içine ikinci bir ruhun-bakışın-elin-anlatıcının anlatısının girdiği bir dilde film yapmak istiyorum. Seyirci bir önkoşullanma-beklenti ile seyretmeye başladığı filmde sürprizler-şaşırtıcı bilmeceler-onu şokedecek gelişmelerle karşılaşacak, aradığını bulamayacak ama bulduğundan haz duyacak.
M: Tutmaz onlar. Para kazanmak için uygun değil… Ben para kazanmak için yaptığım bütün filmlerde seyirci ne arıyorsa onu buldurdum…
E: E… Kötü ama onlar! Keloğlan ile Balkız falan… Hoş tabii, de…
M: Adını bile bilmiyorsun be! Balkız diil, Cankız… Bu ülkede yönetmenin kaderi, 3 ticari film, bir kafayı taktığı film çekmektir. Nasıl batırdın o filmi valla anlamadım. Seyircinin de… ğamearğnığameatie...*…
E: E, müşteri velinimetimizdir hocam, onlara da geçirmeyin bari!..
M: Seyircinin de, onlara yalakalık yapan yapımcının da, at yarıştırır gibi film yarıştıran festivallerin de… ytrew87qmhg*… Nasıl?
E: İyi… 


Susuz Yaz
09.HAZİRAN 2009 SALI / AKŞAMÜSTÜ
M: Sen bana kalırsa, tam Amerikalıların dediği “Movie Mogul”sun. Biliyor musun bunu?..
E: Evet, büyük, etkileyici filmler yapan yapımcılara deniyor galiba. Ama ben, ee… seviyorum yapımcılığı da tabii ama, para kısmı?..
M: Olur o olur!
E: Valla, sizin için bir film yapmayı çok arzu ederdim…
M: Ben burada film yapmam!
E: Neden, yazık değil mi “buraya”!
M: …
E: Siz yazın, ben Amerikalı ortak bulurum…
M: Marlon Brando’yu isterdim ama…
E: Hah! İki nemrut bir arada! Valla Merhum Brando mu sizi bezdirir, siz mi onu, bilemedim… Aslında, yakışırdı…
M: Evet. Bırak şimdi, sen ne yapacaksın, onu…
E: Valla bitmez bu muhabbet… Neyse, şöyle: Bir genre-tarz sineması ile yola çıkıp o genre’ın içine oyun bozucu bir cin sokuyoruz. Bu aslında hikâyeyi anlatanın da büyü-tanrının eli-ahlakçının göz kırpması gibi bir yoldan kendini hissettirdiği bir anlatım biçimi. Meddahları düşünün. Hem hikâyeyi, hem kendini seyrettirir. Size bişey anlatıldığının hep farkında olmanıza rağmen ona kapılırsınız. Bunun sinemadaki bir uygulamasının peşindeyim.
M: Meddahları sevmem. Hep laf, hep laf… Sözden kaçtıkça, hakiki sinemaya yaklaşırsın…
E: Hocam metafor o! Ben de realizmi sevmem. Yani sadece pis bir realizmin esiri olarak “sahiden olmuş” bir olayı izlemiyoruz, bu olaydan bir ders çıkarmış biri deneyimini bizimle paylaşıyor. Ama bizden de bir bilmeceye dönüştürdüğü olayı çözmemizi bekliyor, çözerken zekâmızın parlamasından haz duyuyor ve bu hazzın gazıyla ‘oyuna’ katılıyoruz. Anlatıcının ‘ibretli’ anlatısını bu yüzden bir öğretmen-öğrenci ilişkisiyle değil oyun içinde, yeniden ‘tecrübe’ haline getirilmiş bir eylem-seyirlik içinde anlıyor, yaşantılıyoruz.
M: İyi işte, söyleyip duruyorum. ‘Devlet Ana’yı çek sen. Tam da bu söylediğin fikriyat çerçevesiyle yap…
E: Söylenip duruyorsunuz siz de! Siz niye çekmediniz? Ben, bu “ulus sevginizi” anlıyorum da, kesin çekmek içinizden gelmezdi onun filmini. Vazife diye çekerdiniz belki ama, … Sizin ruhunuzla o kitabın ruhu uymaz!
M: Ben vazife diye film çekmem.
E: Kesin çekmezsiniz… E, bana kastınız ne o zaman?
M: Kanyak?
E: Yok, çaya devam hocam. Şimdi, biraz labalubaya benzemesine rağmen, ‘kuramı kılgıdan’ çıkarıyorum sizin deyiminizle. Çektiğim filme, doğuluların anlatı sanatına, peşinde olduğum hikâyelerin analizine ve bazı meslektaşlarımın (siz de dahil) ‘takıntılarına’ bakıp manalandırmaya çalışıyorum. Bu yaklaşımın iyi örnekleri arasında sizin filmlerinizin de olduğuna kalıbımı basarım.
M: Kendi filmlerimin de hiçbirini beğenmiyorum artık. Daha yeni iyi yönetmen oldum ben. (gülüyor) Ama… Büyük prodüksiyon lazım.
E: Oy, oy, oy… Şöyle kanlı canlı bir aşk filmi olsa hocam?
M: Ben bir kere âşık oldum. Onda da hayatımın hatasını yaptım.
E. Kim? Tanır mıyım?
M: Yok. Amerikalı. Çok güzeldi. Âşıktı bana. Gittim. Memleket, vazife, sinema… döndüm geri. Hadi devam…
E: Yav, şu Abdülaziz ve Eugenie hikâyesini çekecektiniz hocam.
M: Bilmem?. Yeniden yazmam lazım… Sen bir dedektif hikâyesi çek bari. Para kazanırsın.
E: Kara film-film noir. Mesela, bir anlatıcısı-dış sesi var. Bu, hep bu ülkede ne halt etmeye ‘dedektiflik bürosu’ kurduğunu kendine sorup mızıldayan birinin kafa sesi. Ama bu erkek kafa sesinin sahibi fıstık gibi bir kadın!
M: Heh, hee! 


Metin Erksan, Fatih Akın'la birlikte.

E: ‘Kahramanımız’ kişilik bölünmesi yaşayan, kendini erkek gibi gören bir kadın-dedektif. Ama bu kişilik bölünmesinden de yakınıyor: “Ahh, ulan karı bedeninde erkek, Avrupalı gibi davranmaya mecbur edilmiş Türk! Nasıl bölünmesin bu garibanın kişiliği abi!” diyor. Yani bir yandan kendisiyle bir yandan elindeki ‘vaka’ ile ilgileniyor. Kadın tarafı erkeklerle accaip sıkı ilgileniyor, erkek kısmı “Ulan, ibne miyim yoksa?” diye şüpheleniyor. Kadın bir erkekle fingirdemeye başlamışsa, “Amman abi, bırak tadını çıkarsın gariban kız, ben sıvışayım...” diye ‘aradan çekiliyor’! Bu dedektif mesela pek umursamazken çok politik-siyasi bir entrikayı çözmekle karşı karşıya kalıyor. Böyle vakalardan hoşlanmıyor, yani aslında ahlaki bir hedefi yok. Ama ahlâksız değil. Yani genre’ın yine dışına çıkarak birden toplumsal-siyasal bir meselenin içine ‘düşürüyoruz’ seyirciyi... Bir derin devlet meselesi olabilir mesela. Şizofren kahramanımız hayal mi-gerçek mi anlayamadığımız durumlarla da karşılaşıyor tabii. Görsel dünyanın da seyirci için sürprizlerle dolu olduğunu anlıyoruz.
Yani, aslında ‘basit form ve içerik’ ama sıkı ‘zenaat’ gerektiren bir alan olarak da tanımlanabilecek ‘genre’ giderek sofistike-karmaşık bir hal alıyor... Çeşitli seyirleri ve alt metinleri olan bir hal yani.
M: Sakın başkasına anlatma bunu bak. Anlamazlar, içinden bir katını araklar, rezil ederler.
Bak şimdi. Bir şavaş filmi, mesela bir futbol maçında anlatılabilir. Sevmem futbolu da ama kahramanın kahraman olduğu, kahraman prototipine uygun, sonuna kadar kendini feda eden, kendi varlığını-bedenini cemaat uğruna umursamayan bir kahraman.
E: Beklenilen mesih! Ama birden oyunu, halkın kahramanı olmayı bırakıverir! Haha, böyle! Geri de dönmez-döndürülemez! Her şeyin ama her şeyin rezil olduğu, beklenmedik toplumsal bir ‘yıkılışla’ finalize olan bir ‘topluma lanet okuma filmi’! Nasıl?
M: İyi!
E: Kanyak?
M: Benim hayatımdan film olmaz yalnız!
E: Hani Kemal Tahir ‘Devlet Ana’ falan diyorsunuz ya, dün gidip, kızacaksınız ama, Kemal Tahir’in Mayk Hammer kitaplarını aldım. ‘Ecel Saati’ni okumaya başladım, dibim düştü... Mesela ben bundan bir film yapacak olsam fona karanlık, garip bir ‘modern istanbul’ yerleştirir ve buraya inadına, kara bir şaka gibi ‘New York’ derdim. Karakter isimlerini, her şeyi olduğu gibi bırakır, asla parodiye düşmeden, “Bize birşey denmek isteniyor ama ne?” sorusunu sorduracak şekilde ‘kurgusallaştırırdım’ hikâyeyi iyice... Nasıl?
M: Müthiş! Git, vallaha şekerim yükseldi, atacağım şu şişeyi kafana…
E: Aman! Tamam.
M: Salı akşam gel!
E:…
Salı akşam gelemedim. Bir türlü gelemedim. Sonra bir de hastaneye yatmış. Duyunca gideyim dedim. Çok zaman girdi araya, kesin küsmüştür dedim. Arkamdan bir ağız dolusu “Şekerim yükseldi” küfrü etmiş midir dedim. Mecali yoktu belki. Ah, huysuz ihtiyar, Ah coşucu, heyecanlandırıcı, çarpıcı, övdürücü, kışkırtıcı, korkutucu, beğendirici, düşündürücü, tarih bilimci, sanattarihi bilimci, tiyatro bilimci, edebiyat bilimci, masal bilimci, halkbilimci, söylence/efsane bilimci, kültür bilimci, öğretici, bilgilendirici, çılgınca güldürücü , sevinçten/kederden ağlatıcı, eğlendirici, estetikçi, etikçi, 117 (yüz on yedi) yıllık Türk Sineması’nın (1895/2012) en istisnai sinema adamı, Metin Ağabey. İşte utanmadan arkanızdan konuşuyor ve diyorum ki: Varlığınızdan ‘söz’ü çıkarıp atın, geriye bir melek kalır! Bütün iyi filmlerinizi o melek yaptı!
Umuyorum ki şimdi, başka meleklerle atışıyorsunuz, onlar sizi dinlemekten başka günahkârlara yardımı ihmal ediyorlar, hatta içlerinden bazıları yeryüzüne inip ilhamınızın etkisinde film çekmeye çalışıyorlar.
Nasıl?..
Hain evladınız
Ezop
* Metin Erksan’ın sinema dünyasına dair ‘özgün’ ama burada yayımlanamayacak tespitleri.


GİTTİĞİMİZ KAFEDEN NASIL KOVULDUK

Yazı: LEVENT KAZAK
08/08/2012/ RADİKAL

Yıl 2006. Ezel Akay, Metin Erksan’ın benimle acilen buluşmak istediğini söylediği an telefona sarıldım. Metin Erksan yorgun bir sesle, “Şu sıralar hiç vaktim yok, önümüzdeki pazartesi sabah erkenden bir ara da bakalım” dedi. Uyanamayacağım korkusuyla hiç uyumayıp, pazartesi testini geçmek adına sabahın yedisinde aradım, “Önümüzdeki çarşamba değil, bi sonraki değil, bi sonrakinde buluşalım, saat 17.00 iyi mi?” diye sordu. “Pangaltı civarı, eve yakın olsun. Ama eve gelme!” dedi. Bir otelin altındaki kafe seçildi buluşma yeri olarak, uyardı: “Saat beşte ordasın, ordasın; değilsin, giderim. Benim vaktim yok!”
Hiç karşılaşmamıştık ama Ezel vasıtasıyla mesajlaşmıştık bol bol. Üzerinde üç yıl çalışıp, 1001 taklayla bitirdiğimiz HKNÖ isimli filmde bize ilhamın babasını veren veren oydu. Bu filme hazırlandığımızı duyunca, “Karagöz zaten ilk sinema formatıdır; perdesi, hareket eden karakterleri, müziği, sesi, dekorları, hikâyesi, duruşu ile” diyerek ufkumuzu açmıştı. Film, ortaklarının çekilmesi, bütçe aşımı, parasızlık ve sonunda da mecburen ‘tefecisel’ zorluklarla batmış, geriye ödül olarak sadece Metin Erksan’ın Radikal’e yazdığı bir muhteşem yazı kalmıştı. Bu filmle ilgili en büyük ödülümüz de bu yazıdır.
Randevu günü, bir önceki gün gelip provasını yaptığım masaya erkenden oturdum. En büyük korkum gelmemesi değil, onun benim gelmediğimi sanıp, geri dönmesiydi. Ben dikkatle giren çıkanlara bakarken, camdan gelen sesle tüm kafe olarak sıçradık. Döndüm, Metin Erksan kaldırımda durmuş, bastonuyla cama vurup bana selam veriyor.
Çayını ve yememesi gerektiğini söylediği tatlısını ısmarladı. “Yaşlandıkça bir tür rutin edinir insan kendine, hep aynı şeyleri yapacaksın ki yorulma, ki kafan karışmasın. Ve o rutini bozmak için her türlü baskıyı yapacaklar sana, sakın kanma..” diyerek tatlı yasağını deliş sebebini açıkladı. Muhabbet gündelik hayattan yavaş yavaş sinemaya geçtikçe öfkeleniyordu. Ben hayatımda öfkenin bu denli hızlı tırmanıp, indiğini görmedim. Herkese kızgındı, herkese öfkeliydi. Haklılıklardan oluşan kocaman bir öfkeydi Metin Erksan. Sinemaya küsmüş, fakat sürekli sinemadan bahsediyordu. En çok hangi filmini sevdiğimi sordu; fi tarihinde, okul girişlerinde, ‘Sevmek Zamanı’ndan bir sahne ile ilgili sordukları soruya verdiğim cevap beğenilmediği için o sınavı nasıl kazanamadığımı anlattım. Sahneyi ve verdiğim cevabı sordu, söyledim. “Ben çok beğendim!” dedi. Beğenmediğini biliyorum, fenaydı, uyduracak, süsleyecek vaktim de yoktu, o aslında içimde kalmış o koca ukdeyi tek cümleyle, oracıkta silmek istedi, sildi. “Onlar zaten anlamaz, onlar masa sever, ama masada sinema olmaz..!” diye yandaki masayı gösterek bağırınca, yan masa kalktı. Devlet ve sinema ilişkisinden dertliydi, dönüp dolaşıp oraya geliyordu laf. “Devlet sansürler, kayırır, tarihi baştan yazar. Sinema böyle bir kurumla nasıl ilişkiye girebilir? Haa, platonik olursa olur..” dedi.. “Kim kime aşık olacak?” diye sordum, “Devlet sinemaya âşık olacak tabii, sinema devlete değil.. Sinema devleti yıpratacak, devlet ise susacak.. Tarihinden utanmayacaksın.”
Garsonu gösterek, “Bunlar Hitler’i Müslüman sandı yıllarca” deyince garson panikledi ve kaçtı. Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek adlı köy enstitülerini anlatan romanından bahsediyordu aslında.. İkinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da dolaşan bir söylentide Hitler Müslümanmış. ‘Sinema’ dedi ‘işte buralarda dolaşmalı’.
Kemal Tahir konuştuk hep. “Etrafında çok asalak vardı!” dedi. ‘Devlet Ana’nın çekilmesi gerekiyordu. Sinemaya küsmüş ama evinde sessiz sessiz notlar alıyor, senaryo çalışıyordu. Filmin notlarını bana verecek, ben yazacaktım, Ezel de çekecekti. İsteği buydu. Cevap veremedim, o an değil bir film çalışmak, hesabı ödedikten sonra taksiye verecek para bile yoktu. “Battığınızı biliyorum, doğru adam batar” dedi yine rahatlatarak. Ardından bir alay küfür etti. O sırada müdür geldi, çok ses yaptığımızı, özellikle seçilen kelimelere biraz dikkat etmemiz gerektiğini, yoksa ayrılmamızı isteyebileceğini söyledi. “Yememem gerek ama, bir pasta daha, aynısından” dedi usta, “Bizzat sen getir ki, aramız düzelsin yavrum..!” Müdür koşarak pastasını getirdi.