Karanlıklar kraliçesinin kırbacı yine havada 

Karanlıklar kraliçesinin kırbacı yine havada 
Karanlıklar kraliçesinin kırbacı yine havada 
Goldfrapp'i son stüdyo albümleri 'Tales of Us'ın tanıtımı için gerçekleştirdikleri özel mini turne kapsamında, Paris'in 120 yıllık gizemli konser mekânı Le Trianon'un dumanlı atmosferinde izledik.
Haber: SARP DAKNİ / Arşivi

Yeni bir Goldfrapp albümünün yayımlanacağı haberi geldiğinde, bombastik bir sürprize hazır olmalısınız demektir. Grup altıncı stüdyo albümleri ‘Tales of Us’ı müjdelediğinde önceki beş seferden farklı olmayan bir esirme haline girmiştik çoktan. Her ne kadar Alison, büyük bir tutkuyla kullandığı Twitter üzerinden ‘Tales of Us’ın ilk albümleri Felt Mountain ve 2008 tarihli Seventh Tree’nin izlerini taşıyacağını ağzından kaçırsa da, ‘Pandora’nın Kutusu’ndan çıkacak daha çok şey olduğuna emindik. En az adımız kadar... 
1966 yılında İngiltere ’deki Middlesex kasabasında yaşayan Alman kökenli orta sınıf Goldfrapp ailesi, altıncı bebekleri Alison dünyaya geldiğinde mutluluktan havaya uçmuş olmalı. 12 yıl sonra ise ellerinde, sınıfta kalıp okuldan atılan, uhu koklamaya başlayan ve hatta traktör çalan bir kız çocuğu vardı. Alison, uhu ile başlayan ‘kafa bi’ dünya’ macerasını Londra’ya taşındığında ‘kokain, extacy ve cannabis’ ile taçlandırdı. Anarşist takıldığı üniversite yıllarında yolunun Orbital ve sonrasında Tricky’yle kesişmesi ise ‘kelebek etkisi’nin sonraki darbeleri olsa gerek. Onunla gerçekleştirdiği Pumpkin’in büyüsüne kapılan Will Gregory ile birlikte Wiltshire’da kiraladıkları izbe, kaderine terk edilmiş, fareler ve böceklerle dolu bir bungalovda kaydedilen 2000 tarihli Felt Mountain, elektronik âlemlere karanlık bir tokat gibi inmişti. Hikâyenin gerisi malum... Biz faniler ise o gün bugündür Alison ve Will’in peşinden yürüyoruz. 
‘Fareli Köyün Kavalcıları’nın ayakkabılarımızı bir kez daha paralayıp, eskiteceği şarkılarını topladıkları bohçalarının adı ‘Tales Of Us’. Grubun belki de gerçek anlamdaki ilk ‘konsept’ albümü. ‘Paganist Felt Mountain’dan sonra yeniden köklere dönüş. Daha cesur, daha folk ve daha sofistike bir yolculuk. Her şarkı farklı bir karakterin hikâyesini anlatıyor ve onun adını taşıyor. İnce ince barok, trip hop ve ambient işlenmiş albümde, bir isme sahip olmayan tek karakter olan ‘Stranger’ı dinlemeye doyamıyoruz ve Paris Le Trianon’da sahnenin hemen önünde kaptığımız yerde onu söyleyip söylemeyeceklerini düşünüyoruz sürekli. 
‘Önce yeni albüm…
Duman makinesinin gizli gizli çalıştırılması içerideki atmosferi daha da güçlendiriyor. Konser günler öncesinden ‘sold out’ olduğundan, biletini vaktinde alıp içeri girebilmiş olan hayranlar heyecanlı ve gergin. Derken ışıklar sönüyor ve önce orkestra ıslık kıyamet yerini alıyor. Sonra da 80’lerde dikilmiş ama hiç giyilmemiş gibi görünen geniş vatkalı siyah giysisi içinde Alison... Kulakları sağır edebilecek düzeydeki alkış ve çığlıklar biraz durulduğunda, gülümseyerek “Önce yeni albümle başlayacağız...” diyor ve peş peşe Tales of Us’tan seçilen altı şarkıyı dinliyoruz. Jo, Drew, Stranger, Alvar, Annabel ve Clay... Seyirciyi tamamen hipnotize eden bu durum, The Singles adlı toplama albümlerine yerleştirilen iki yeni şarkıdan biri olan Little Bird ile biraz dağılıyor. İlk altı şarkı boyunca alkışlar dışında bir kişinin bile fısıldayarak dahi olsa konuşmadığını özellikle belirtmek gerek. Bu da İstanbul ’daki geveze konser izleyicisinin üzerimizde yarattığı acıyı düşünüp hüzünlenmemize sebep oluyor. Supernature’ın incilerinden ‘You Never Know’ ile daha da hareketleniyor Le Trianon. O da ne... Thea’nın başlaması ile birlikte anlıyoruz ki, grubun ‘Tales of Us’ ile ilgili hâlâ söyleyecek bir şeyleri var. Mekânı tıka basa dolduran herkes yeniden, sanki önceden sözleşilmiş gibi derin bir sessizliğe gömülüyor. Balkonun sahne kenarındaki loca kısmında oturan, muhtemelen bir gazeteci ya da blogger olduğunu düşündüğümüz genç bir adam gözünü Alison’dan ayırmadan önündeki not defterine aralıksız bir şeyler yazıyor. Le Trianon o kadar sessiz ki, kaleminin sayfalara sürtünmesi sonucu çıkan hışırtı sesini bile duyabileceğimizi düşünüyoruz. ‘Thea’ bittiğinde yine kulakları sağır eden bir çığlık ve alkış dolduruyor kulağımızın içini. Öne doğru eğilip ayaklı mikrofonuna dayanan Alison, platin sarısı kıvırcık saçlarının arasından müritlerine bakıyor, hınzırca gülümsemesine engel olamadan... 
Marlene Dietrich edasında…

‘Lovely Head’ ve ‘Clowns’u saymazsak konserin geri kalan bölümünü, balkonlarda oturanlar dahil herkesin ayağa kalkıp, çılgınca dans edip şarkı söyleyerek geçirdiğini, fırsat bulup geriye doğru baktığımızda fark ediyoruz. Ohh La La, Ride a White Horse, Train ve Secret Machine’i adeta post-apokaliptik bir Marlene Dietrich edasında söyleyen Alison Goldfrapp çok konuşkan bir müzisyen değil. Ancak yaydığı enerji hiç konuşmasa hatta şarkı söylemese bile çevresindeki tüm gözlerin onun üzerinde odaklanmasına sebep oluyor. 
Sevgilisi Lisa Gunning’in çektiği ‘Tales of Us’ kısa filmlerini izleyip, hayaller kurarak 2014’ü bekliyoruz şimdi. Kraliçe belki yine sahneye çıkar ve o görünmez kırbacını üzerimize bir daha patlatır diye... umarak.