Karındeşen Jack'in izinde

Herşey 31 Ağustos 1888'de soğuk bir Londra sabahında Whitechapel semtinde sokakta hunharca öldürülmiş bir fahişe cesedi bulunmasıyla başladı.
Haber: Kaya Özkaracalar / Arşivi

Herşey 31 Ağustos 1888'de soğuk bir Londra sabahında Whitechapel semtinde sokakta hunharca öldürülmiş bir fahişe cesedi bulunmasıyla başladı. Otopsi sonuçları, genç kadının son derece keskin ve büyük bir bıçakla boğazı kesilerek öldürüldüğünü, sonra da karnının deşildiğini ortaya koydu.
İki buçuk ay boyunca aynı semtte dört fahişe daha aynı şekilde öldürülecekti. Bu vaka, yazılı basının kitlesel tirajlara ulaştığı dönemde bir metropolde gerçekleşen ve de dolayısıyla sansasyon yaratan ilk seri cinayet vakasıdır. Basına gönderilen ve cinayetleri üstlenen bir mektuptaki takma ad imzadan hareketle 'Jack the Ripper' (Karındeşen Jack) olarak anılan katilin kimliğinin hiçbir zaman kesin olarak ortaya çıkarılamamış olması, vakanın günümüze dek gelen cazibesinde kuşkusuz büyük pay sahibi. From Hell / Cehennemden Gelen (2001), sinema tarihinin ne ilk Karındeşen Jack filmi, muhtemelen ne de sonuncusu olacak. Bugüne dek Klaus Kinski ve Udo Kier gibi usta oyuncular Karındeşen rolüne soyunmuşlar. Karındeşen Jack'in gerçek kimliği konusunda komplo teorileri dahil çeşitli teoriler var ve bu gizemli vaka sinema için neredeyse sonsuz bir malzeme sunuyor. Aslında malzemenin zenginliği düşünüldüğünde sinemanın bundan şimdiye kadar yeterince yararlanmamış olduğu bile düşünülebilir. Karındeşen Jack, beyaz perdede göründüğü bir düzineden fazla filmin çoğunda bir yan karakter olarak yeralmış. Udo Kier'in finalde peydahlanan Karındeşen rolüne soyunduğu, Walerian Borowzcyk imzalı erotik film Lulu (1980) gibi. Konusunun eksenine Karındeşen Jack'i alan filmler ise katilin gerçek kimliğine ilişkin teorilerin birinden ya da diğerinden esinlenmiş durumdalar. Birden fazla görgü tanığı, kurbanların en son birlikte görüldüğü kişiyi orta yaşlarda, esmer, bıyıklı, şapkalı ve koyu renk ceketli, yoksul görünümlü olmayan bir erkek olarak tarif edeceklerdi. Cinayetlerin ilk başladığı günlerde şüpheler önce fahişelere eziyet etmesiyle tanınan Yahudi bir esnaf üzerinde yoğunlaşmış ama bu kişinin suçsuz olduğu ortaya çıkmıştı. O günden bugüne üzerinde durulan diğer zanlıları ve buradan hareketle Karındeşen filmlerini içiçe geçen üç grupta toplayabiliriz:
1) Gizemli pansiyoner: Cinayetlerin işlendiği dönemde Londra'nın Doğu Yakası'ndaki sefil semtlerdeki pansiyonlardan
birinde üst sınıftan gizemli bir erkeğin oda tuttuğu ve muhakkak ki onun aslında Karındeşen olduğu şeklindeki muhabbetlerin o dönemde Londra'da bir hayli yaygın olduğu kaydediliyor. Basında zaman zaman polisin böyle bir pansiyonerin izini sürdüğüne ilişkin haberler de bu söylentileri beslemiş olsa gerek. Bilinen ilk Karındeşen filmi bu minvalde bir film. Alfred Hitchcock'un sessiz sinema döneminde çektiği The Lodger / Pansiyoner'in (1926) arkaplanını adı açıkça konmasa da bariz şekilde Karındeşen cinayetleri oluşturuyordu. Bu filmin 1944 tarihli ve aynı adlı yeniden çevriminde ise bu kez seri cinayet vakasının adı açıkça belirtiliyor ve de sözkonusu kiracı Hitchcock klasiğinin aksine haksız yere suçlanmıyor, gerçekten de Karındeşen Jack'in ta kendisi.
2) Sapık 'doktor': Karındeşen kurbanlarına otopsi yapan uzmanlardan bazıları, karın bölgesindeki deşme işleminin, iç organların yeri konusunda bilgili bir kişi, yani bir doktor tarafından yapılmış izlenimi verdiğini
ifade etmişler. Nitekim ciddi zanlılar arasında bir doktor çırağı ve bir de sahte doktor en ön sırada yeralıyorlar. Seri cinayetlerin işlendiği dönemde o bölgede berberlik yapan ve daha sonra Karındeşen cinayetlerinden bağımsız olarak bir kadını zehirleyerek öldürmekten idam edilen bir göçmenin anavatanında doktor çıraklığı yapmış olması dikkat çekici. En kuvvetli zanlı kabul edilen Francis Tumblety de tıp öğrenimi görmemiş olmasına karşın yıllarca pratisyen doktor olarak çalışmış bir sahtekar. Tumblety'nin Londra'da bulunduğu aylar seri cinayetlerle neredeyse birebir örtüşüyor: Cinayetlerden yaklaşık iki ay önce Londra'ya gelmiş, polisin peşine düşmesi üzerine Kasım ayında (en son cinayetten kısa bir süre sonra) ülke dışına kaçmış. Basına yansıyan ve polisin peşinde olduğu 'gizemli pansiyonerin' de Tumblety olması ihtimal dahilinde. Scotland Yard, Tumblety'nin peşinden ABD'ye dedekifler göndermiş, Amerikan polisi alarma geçmiş ama nafile. Jesus Franco'nun yönettiği Jack the Ripper (1976) filminde Klaus Kinski'nin canlandırdığı katilin bir doktor olması açısından bu filmi ana hatlarıyla bu kategoriye sokabiliriz.
3) Kraliyet Ailesi Komplosu: Destekleyecek somut pek bir veri olmamasına karşın en popüler teori. Aslında bu komplo teorisinin zaman içinde evrim geçirdiğini gözlemlemek mümkün. Önce 1960'larda sansasyon yaratan bir kitapta zührevi hastalıktan muzdarip Prens Albert'in cinnet geçirip fahişeleri öldürdüğü iddia edilmiş. Prens'in, cinayetlerin işlendiği günlerde Londra dışında olduğu belgelenince bu iddia gözden düşmüş ama sansasyonalist teorisyenler onun adını cinayetlere bulaştırmaktan yine de vazgeçmemişler: Albert'in terkettiği homoseksüel aşığının kıskançlık krizi içinde hıncını fahişelerden aldığı öne sürülmüş. Derken 1973'te BBC'de yayınlanan bir yarıbelgeselde Albert'in avamdan bir kadından
çocuğu olduğu ve bu gerçeği bilen herkesin birer birer yokedildiği, cinayetlerin de Karındeşen Jack kisvesi altına büründürüldüğü
şeklinde bir komplo teorisi ortaya atılmış. Bu teoride yeralan cinayetleri Kraliyet doktorunun işlemiş olduğu iddiası bu teoriyi, kısmen yukardaki 'katil aslında bir doktor' teorisiyle de bütünleştiriyor. Sherlock Holmes'un Karındeşen Jack cinayetlerini çözmeye giriştiği Murder by Decree / Kararname ile Cinayet (1978) adlı İngiliz filmi bu komplo teorisini çıkış noktası alan ilk film.