Kasabada her şey aynı hayatın parçasıdır

Kasabada her şey aynı hayatın parçasıdır
Kasabada her şey aynı hayatın parçasıdır
Suluboya tablolar yapan Elçin Şahal, resimlerine konu aldığı kasabaları "Kasabaların şehirlerden farkı bireyliğin değil kolektifliğin hayata egemen oluşudur. Nesneler ve canlılar aynı hayatın aynı bütünün parçalarıdır" diye anlatıyor.

TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı ve AK Parti Amasya milletvekili Prof. Dr. Naci Bostancı, siyasete girmeden önce İletişim Fakültesi Dekanlığı yaptı, Gazi Üniversitesi’nde ders verdi. Bostancı, siyasete girdikten sonra da “gazeteci”likten kopmadı. Değişik gazetelere yazılar verdi. Bostancı, Radikal için ressam Elçin Şahal’la görüştü.

NACİ BOSTANCI
Elçin Şahal Uşak doğumlu. Ailesi Marmaris’te. kendisi ise Ankara’da kedisi Köpük’le birlikte yaşıyor. Çalıştığı yer TBMM Milli Eğitim Kültür Gençlik Spor Komisyonu. Niğde Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü ardından Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde yüksek lisans yaptı. Bugüne kadar Niğde’de, Nevşehir’de ve Ankara’da çeşitli sergiler açtı. Halen yeni bir serginin çalışmalarını sürdürüyor. Suluboya sanatçısı Şahal ile evindeki stüdyosunda görüştük.

Suluboya sanatçısı az. Daha çok yağlıboya tercih ediliyor. Hemen soralım, niçin suluboya?
Benim tercihim suluboya oldu çünkü onun renkleri, renklerin birbiriyle bağı, akışkanlığı, şeffalığı, rengin şekille ilişkisi benim görme biçimimi yansıtıyor. Yağlıboya hata kabul eder suluboyada bunu yapamazsın. Her fırça darbesi geri dönülemez şekilde bir eseri tamamlar. Kararlı olmak, doğru ve yerinde fırçayı kullanmak, renk tercihini önce zihinde kurup sonra kağıda yansıtmak gerekir. Sanırım benim mizacıma da uygun bir teknik. İnsanın kişiliği ile kullandığı teknik arasında sıkı bir akrabalık oluyor.

Eserlerinizde baskın temalar olarak kasabaları görüyoruz. Kendi hayatınız mı, yoksa tamamen imgelem mi?
Hayatımın önemli bir kısmı Anadolu’da Niğde’de ve sonra Bor’da geçti. Onun dışında Tokat, Amasya, Erzurum gibi şehirlerde çalışmalar yaptım. Eğer bir kasabanın ne anlattığını okuyabiliyorsanız kasabaların kardeşliği üzerinden tüm kasabaların şifrelerini önemli ölçüde çözersiniz. Akşamların nasıl erken geldiğini, sokakların tenhalaştığını, sokaklarında yürüyen insanların ağır hareketlerini, ağaçların hışırtısını, evlerle sokakların ve insanların nasıl bir imgesel bütünlük oluşturduğunu. Resmimdeki kasabalar kesin şekillere sahip değildir, tıpkı onları temsil eden anlamın esnekliği gibi. Kasabaların şehirlerden farkı bireyliğin değil kolektifliğin hayata egemen oluşudur. Nesneler ve canlılar aynı hayatın aynı bütünün parçalarıdır. Bu da benim resmimde sınırların olmadığı, o kolektif bütünlüğün renklerin ve şekillerin esnekliğinde birbirine geçtiği bir anlamla yer alır.

Son dönem çalışmalarınızda tema olarak daha çok ne öne çıkıyor?
Gökyüzünün sonsuzluğu küçüklüğümden beri beni çok etkilemiştir. Düşünün ki sonsuz diyorsunuz ama nedir sonsuzluk? Aklın kendi üstüne katlandığı bir durum. Sözün bittiği bir durum. Şimdi gökyüzünün içimdeki şiirini anlatmaya çalışıyorum. Renkler daha öne çıkıyor. Gökyüzü yeryüzüne dokunuyor, ulaşıyor, kucaklıyor. Gökyüzü konuşur, bir boşluk gibidir ama her vaktin, her mevsimin, her ışığın kendine has bir dili vardır. Ben bu dili yakalamaya çalışıyorum. Elbette insanın ve insanla ilişkili eşyanın olmadığı bir “öte” anlatım sanatın dışına çıkmak olur. O yüzden gökyüzü ve insan, insanın dokunduğu, hayatının soluğu olduğu yerler birbirini tamamlayarak resimlerimde yer alıyor.

Bir ressam sergi açtığında ne düşünür, ne hisseder?
Sanatçı aslında çalışmalarını kendi kozasında yapar. Kozanızda yaptığınız ama aynı zamanda başkalarının da görme biçimiyle sanat üzerinden bağlar oluşturduğunuz eserin işte o sergide, o kozadan çıkmış haliyle nasıl konuştuğunu gözlerden, yüz ifadelerinden çıkartmaya çalışırsınız. Bir malum sözler vardır, insana bir şey söylemez, replikler gibidir, bir de evet dersiniz, burada resimle bağ kurmuş bir insanın kelimeleri var. Sanatçı elbette ne yaptığını bilir, ama aynı zamanda bunu başkalarının da nasıl bildiğini öğrenmek ister. Bu çok kışkırtıcı, sanatçı için motive edici bir unsurdur. Başkalarıyla sanat köprüleri oluşturmuş bir kendiliğin ifşasıdır. Bu olmazsa zaten o fırçayı, o tuvali kaldır at... Sanatın hobisi olmaz. Sanat sizi bütünüyle talep eder.

Suluboya’da usta olarak gördükleriniz kimler? Onların sizin üzerinizdeki etkisi üzerine ne söyleyebilirsiniz?
Her sanat dalının ustaları var elbette. Usta denildiğinde kendi yolunu açan insanları anlamak lazım. Hangimiz ustalardan etkilenmeyiz ki? Benim de etkilendiğim ustalar var elbette. Suluboyanın çok iyi ressamları var. Ancak etki denilince sadece ustaları anlamak doğru olmaz, sanatın asıl ustası hayatın kendisidir, doğadır, insandır, sokaklar, ağaçlar, sizi çarpıp geçen kimi anlardaki görünümdür. Baudelaire, modern zamanı anlatırken bir şimşeğin parlama anındaki bir imgenin doğurduğu aşktan bahseder. İmgeler evet. Zaten sanat ilhamını hayattan alır ancak hayatı kendi dilince ortaya koyar. J. Fowls, Fransız Teğmenin Kadını’nda, rıhtımın sonunda duran bir kadın ve dalgalı deniz görüntüsünün kendisine o romanı yazdırdığını söylemişti bir röportajında. Biz de sürekli imgeler damıtırız, sonra bunlar kendini tuvalde ortaya koyar. Ustamız herkes olabilir, herşey olabilir, bu mucizevi hayatın içinde neyin ne zaman böylesi bir ustalıkla sizin imgeler damıtan zihninize konuşacağını bilemezsiniz. O yüzden sürekli gözünüz ve kalbiniz açık olmalı...