Kavşağı döndü, ödülü kaptı

Kavşağı döndü, ödülü kaptı
Kavşağı döndü, ödülü kaptı

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Vaktiyle ekrana 'beyaz gelincik' olarak konduğu dizinin mekânı Adana'dan, geçtiğimiz hafta En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle döndü. Sezin Akbaşoğulları, Selim Demirdelen'in yazıp yönettiği 'Kavşak' adlı filmde huzursuzluğun ve vicdanının peşinden sürüklenen Arzu olarak beyazperdede...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Sezin Akbaşoğulları televizyon izleyicisinin hayatına girdiğinde Adana’nın varlıklı ailelerden birinin çiftliğinde, ‘beyaz gelincik’ namlı bir ziraat mühendisi olarak rol kesiyordu. Geniş kitlelerin, yüzüne aşina olmasına vesile olan ‘Beyaz Gelincik’ dizisinin bir zamanlar çekildiği topraklarda, geçtiğimiz hafta En İyi Kadın Oyuncu ilan edildi. Selim Demirdelen’in yönettiği, dün vizyona giren ‘Kavşak’ta Arzu olarak, Adana Altın Koza Film Festivali’nde Nergis Öztürk ile ödülü paylaştı.
Senarist, yönetmen ve müzisyen Selim Demirdelen ‘Kavşak’ta, gündelik hayatları deşiyor, sıradan insanların vicdanlarına dokunuyor, öncesini ve sonrasını önümüze seriveriyor. Bir muhasebeci, şirkete gelen yeni bir kadın şef, alkolik bir polis emeklisi, genç bir muhasebe elemanı; her an rastlaşabileceklerimizden. Güven Kıraç, Sezin Akbaşoğulları, Cengiz Bozkurt ve Umut Kurt’un güçlü performansları eşliğinde... Rutinin içindeki sert gerçekleri, masallara yaraşır bir tonla sonlandırıp yüreklere su serpmeyi seçmiş yönetmen. Belki de, biraz umut hepimize iyi gelir diye düşünerekten...
Konuştukça çıkıyor, filmin Arzu’su Sezin Akbaşoğulları’nın hayata bakışına da ters değil perdedekiler. Hırstan, tırnak çıkarmaktan uzak, sakin adımlar atmaya çalışan genç bir oyuncu olarak ayakta durmaya çalışıyor; ödülün dumanı üstündeyken anlatıyor...
‘Kavşak’ı kağıt üzerinde, ilk okuduğunuzda nasıl bulmuştunuz?
Çok hoşuma gitti çünkü insana dair bir şey anlatıyor. İnsanın hayattaki durumlarına, olaylara verdiği tepkilere dair; dıştan bir yerden bakıyor. Selim de (Demirdelen) “Nasıl hissettin?” dediğinde, “Bence bu bir kabullenmeler filmi” dedim. Bir acıyı kabul ettiği zaman, insan o kavşağı geçebiliyor ya... Öyle bir felsefesi var. Çok da onayladığım bir görüş. Sıradan rastlantılar, sıradan insanlar ve herkesin başına gelebilecek olaylar var ama işte etkileyici oluyor sinema dilinde anlatılınca.
Kendi karakteriniz Arzu’ya dair ilk izleniminiz neydi?
Daha çılgın bir kadın olabileceğini düşünmüştüm. Kapılara dayanıyor, takip ediyor. Daha sakin insanlar duygularının peşinde sürüklenmez ama Arzu sürükleniyor. Sonra kostümleri gördüm, daha sakin bir kadın bu. Meraklı, şüpheci de bir kadın...
Huzursuzluğunun, bir dürtünün peşinden gidiyor, onun rahatlatacağını düşünüyor. Bir parçalanmışlık yaşıyor ve bunun kaynaklarından biri de o hadiseye dayanıyor.
Filmin mutlu, umut veren bir sonla bitmesini nasıl karşıladınız? Hayatta karşılığı olamayacak kadar masalsı bir tonu var.
Kendi adıma bu durumdan memnunum. Bu tip insani durumlar şurada bir sızı yaratır. Şuramda dönüp duran bir sızı hissettim. Onu rahatlatması için masalsı bir finale ihtiyaç vardı.
Filmin cümlesi ne sizce?
Önünüzde bir kavşak belirdiyse, hayatınız değişecek demektir. Bu üst başlıktan hareketle filmle ilgili cümlem şu: İnsan bir şeyi kabul ettiği, acısıyla yan yana yürümeyi öğrendiği zaman rahatlıyor. Onunla mücadele ettiği sürece o sıkıntıdan kurtulamıyor.
‘O... Çocukları’ndaki minik bir roldü. Dolayısıyla Altın Koza Film Festivali’nde aldığınız En İyi Kadın Oyuncu Ödülü bir nevi ilk filminizle gelmiş oldu. ‘Kavşak’ bu açıdan nasıl bir yerde duruyor gönlünüzde?
Çok değerli çünkü ekibi çok seviyorum. Yaptığım işlerde ilişki kurmak çok önemli. Gerçekten çok medeni şartlarda çalıştık. Bu ülkenin şartlarında böyle olmuyor. Yapımcımız Türker Korkmaz, Selim’in sakinliği, enerjisi, ne yapacağını çok iyi biliyor olması... Güven’in (Kıraç) onca deneyime rağmen yaptığı işe aşkını kaybetmemiş olması. Herkes işin ucundan tutuyordu, kimse kendi dertlerini ve egosunu ortaya koymuyordu.
‘Budur kendimi gösterdiğim ilk iş’ hissi var mı içinizde?
İnsan hiçbir zaman öyle bir şey diyemiyor. Çünkü insan yaptığı her şeyde bir sürü eksik görüyor. Normal ve doğru bir şey bu. İnsan ancak o zaman ilerleyebilir. Ne öyle hırslara gidiyorum, gidersem de tutuyorum kendimi, ne de kendimden nefret ediyorum. Ödül almak da çok güzeldi, ilk defa bir filmle festivale katıldım, ilk defa ödül aldım.
Var mıydı ödül beklentiniz?
Oraya katılan herkesin bir beklentisi oluyordur. İnsanın bir tarafı “Acaba ben de mi?” diyordur. Nergis’in (Öztürk) alacağını tahmin ediyordum, çok güzel bir performans çıkardı. Nergis’in ismini duydum, iki kişiye paylaştırıldığını kendi ismimi duyduktan sonra algıladım.
Nasıl hissediyorsunuz?
Başka bir maceraymış. Keyifli hissediyorum, inşallah son olmaz. İnsana kazanınca da, kazanmayınca da bu bir şeyin başlangıcıymış gibi davranılıyor. Halbuki bu bir şeyin sonucu. Bundan sonra hayat devam ediyor, umarım böyle sonuçlar olur daha.
‘Önümde artık başka bir yol açıldı’ diyor musunuz?
Öyle bir his pek yok. Oralar tehlikeli yerler, diye düşünüyorum. Hayat devam ediyor, yine bir şeyler getirecek; güzel günler, kötü günler olacak.
Hırs yapmıyorsunuz pek...
Yok, onun tehlikeli olduğunu düşünüyorum.
Siz de çocukken oyuncu olmayı kafaya koyanlardanmışsınız. Filmler, oyunlar mıydı etkileyen, neydi çocukken oyunculuğu aklınıza sokan?
Film izlemezdim, tiyatroya falan da giden bir aile değildik. Çok sosyal bir çocuktum. İngilizce derslerinde skeçler yazdırırlardı; skeçleri kostümlü, makyajlı hale getirdik arkadaşımla. Sonra daha karanlık dönemler oldu. Hayatı sorgulamalar... O zaman da sevdiğim şiirleri, müziklerle gösterilere dönüştürüyordum. Amatör tiyatro hiç yapmadım. Ankara Sanat’ın sınavına girdim Lise 2’de; ailem göndermedi. Bu mesleği istiyordum ama ne olduğuyla ilgili pratik anlamda fikrim yoktu. Bir şey hayal ediyordum sadece, o yüzden okulda ilk iki sene biraz zor geçti.
Neler okurdunuz o zamanlar?
Murathan Mungan’ı çok severdim, Küçük İskender’i... ‘Sofi’nin Dünyası’, ‘Şeytanın Orospusu’ gibi kitaplar... Deli insanların, uyuşturucu bağımlılarının hayatlarını okurdum.
Özendiğiniz bir oyuncu falan?
Pek bilmiyordum. Ben Robert de Niro ile Al Pacino’yu üniversite birinci sınıfta birbirinden ayırmaya başladım! Robert de Niro ve Al Pacino çok mühim iki insan ama hangisi hangisi bilmiyordum (gülüyor).
Okula girince eksiklik hissettirmedi mi bu hal?
Zaten çok gençtim, 18 yaşında üniversiteye başlayınca bunları idrak edecek vaktim oldu. 

‘Babası asker olanın askere bakışı farklı’
Baba subay, anne öğretmen. Tipik bir çifttir. Anne baba mobil halde olunca çocukluk da başka türlü yaşanır.
Babam havacıydı. İlkokula başladım bir yerde, sonra Diyarbakır’a, oradan Ankara’ya geldik. Sonra hep oradaydım. Sadece Diyarbakır’dan Ankara’ya geçtiğimizde biraz dingildedim. Çocukluktan ergen çocuğa geçtiğim zaman o. Eskisi gibi çocuklara ‘Sizinle oynayabilir miyim?’ yapamıyorsun. Bir de hep sokaktaydım. Bisiklet, uzvum gibiydi. Ankara’ya gelince, kimseyi tanımıyorsun lojmanda... Eve kapandım. Kilo aldığım bir dönemdir.
Asker çocuğu olunca, ülkedeki meselelere de devleti temsil eden anneyle babanın tarafından mı
bakıyor insan?

Bizde durumlar pek öyle değil galiba. Babam askerdir ama başkalarının düşüncelerini dinleyen, saygılı, doğru dürüst tartışabilen bir insandır. Ergenlikte bir sürü etiket yapıştırır ya insan, kendime ‘Komünist’ dediğim oldu. Babam hiç, “Sen ne diyorsun be!” diye bağırmadı. “Peki” falan derdi. Şimdi de öyle, istediğimi düşünmekte özgürüm.
Ülkede olanı biteni konuşur musunuz babanızla rahat rahat?
Evet. Öyle geri değildir babam. Askerden çok işadamı gibidir. Her zaman her şey tartışılabiliyor bizde.
Asker çocuğu olduğunuz için askere, orduya bakışınız farklı mıdır?
Tabii, hayatında hiç asker olmayan birinin bakışıyla, babası asker olan birinin baktığı yer farklı. Askere, o çevreye daha tanıdık olursun. Gene de meselelere dışarıdan bakmaya gayret ediyorum. Öyle bir milliyetçilik, fanatiklik tarafından düşünmeyi hiçbir zaman doğru bulmuyorum, insani taraftan düşünmek gerekli. 

‘Ankara’da herkese ‘siz’ dersiniz’
Ankara’da geçmiş ilk gençlik dönemi. Sonradan İstanbul ’a adaptasyon sürecini nasıl yaşadınız? Ankaralılık başka bir şeydir ya...
Evet, herkese ‘Siz’ dersiniz. ‘Beyaz Gelincik’le başladı o dönem. İstanbul’a her hafta gidiyordum ama Adana’da yaşıyordum. Ankara-İstanbul meselesi değil ama, şöyle bir şey var. Okuldayken, yaptığım işten profesyonel olarak uzaktım. Öğretilenler daha teorik oluyor. Profesyonel hayatla karşılaşınca adaptasyon sorunu yaşıyorsunuz. ‘Bu iş profesyonel hayatta nasıl yapılıyor’u anlamaya çalıştığım bir zaman oldu.
Şehirle ilişkiniz açısından?
Yerleşmeden önce de Ankara’dan İstanbul’a reklam ve televizyon filmleri için gidip geldiğim bir dönem vardı. Bir hafta çok korktum. Gece bakkala gidememek gibi... Daha kalabalık bir yer ya burası. Lojman çocuğu olmanın getirdiği korunaklı şeyler var. Ama sonrasında sorun yaşamadım. Hatta Ankara’ya gidince üç günde sıkılmaya başladım,
“Her yer beton burada canım, aaa” diye...