Kaynak kitapları çifter çifter alıyor

Kaynak kitapları çifter çifter alıyor
Kaynak kitapları çifter çifter alıyor

AHMET ÜMİT Yazar FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Yeni romanı için Osmanlı dönemine yoğunlaşan Ahmet Ümit, roman yazma sürecini ofisi ve evindeki köşesi arasında geçiriyor. Her kaynak kitabı ve defteri iki mekânda da bulunduruyor
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Nerede çalışıyorsunuz?
Temelde iki mekân var. Ofis ve ev. Modumuza göre, çıkmak istemezsek, evde yazıyorum. Yeni kitap yazarken çok fazla tarih bilgisine ihtiyacım olduğundan, aldığım kitaplardan hep iki tane alıyorum. Biri eve, diğeri ofise. Ofiste gündüzleri yazabiliyorum. Evde de bu masada yazıyorum. Bazen ben okurum, çoğu zaman Vildan (Ümit) okur ben dinlerim. Hem gözlerim yoruluyor, hem de Vildan roman sürecinde yer almayı seviyor. Okurken tartışıyoruz da. 

Nereye yazarsınız?
Bilgisayara. 12 Eylül dönemi daktilomuz vardı ama o aşama bitti. O zaman bildiri yazıyoruz, altına havlu koyardık, komşu duymasın diye. İlk macintosh’lardan aldık sonra, küçücük bir ekranı vardı. Yeni çıkan şiir kitabım ‘Sokağın Zulası’ndaki şiirler daktiloyla yazılmıştı. Bütün yazarların bir kon- santre olma biçimi var. Bilgisayarsız yazabileceğimi düşünmüyorum, sanki sinema ekranının karşısındaymışım gibi oluyor. Karakterler orada çıkıyor, oynuyor, mekân orada kuruluyor gibi geliyor. 

Ortam nasıl olmalı?
Konsantrasyonu bozacak hiçbir şey olmamalı. Klasik ya da caz dinlerim. Not aldığım defterler olmalı. Bir ofiste defter vardır, bir evde. Aynı şeyler yazılıdır. O bölümle ilgili kitaplar açık olur. Telefonları kapatıyorum. Bu şey gibi; rüyadasınız. Biri sizi uyandırıp, bu dünyaya çağırıyor. 

Kütüphaneniz düzenli midir?
Yazdığım konuya dair kitapların nerede olduğunu bilirim, onun dışında dağınıktır. Bir bölümünü yeni romana ayırdık. Her seferinde bunlar kalkar, yeni romanla ilgili kitaplar gelir. O kadar çok kitap var ki, ofis dolu. Bir süre sonra kitapların arasında kaybolmamak mümkün değil.‘Bab-ı Esrar’ zamanından dört sıra Mevlana kitapları var. Bazılarını arkadaşlarıma hediye ediyorum. ‘Mesnevi’yi ya da ‘Ariflerin Menkıbeleri’ gibi kitapları kimseye vermem de aldığım bir sürü kaynak kitabı hediye ederim. 

Kimleri tekrar tekrar okursunuz?
Nazım Hikmet’ten ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’, Edip Cansever’, ‘Homeros ve İlyada’… Yaşar Kemal’in bütün kitaplarına, Selim İleri’nin romana nasıl başladığına bakarım. Polisiye yazarlara bakarım. Mutlaka baktığım iki yazar var. Dostoyevski’den ‘Yeraltından Notlar’a, ‘Suç ve Ceza’ya ve Shakespeare’in ‘Hamlet’ine bakarım. Marquez’in bazı kitaplarına bakarım. Bir de okumaktan bıkmadığım kitap vardır; ‘Küçük Prens’. 

Çıktıktan sonra gidip kitapçıda bakar mısınız kitaplarınıza?
Önceleri kolaydı. Şimdi herkes tanıdığı için girince “Merhaba, Ahmet Bey hayırlı olsun” diye gelirler. Açıkça gitmek lazım. “Merhaba, nasıl gidiyor?” diye gidiyoruz. Geçerken Mephisto’nun önünden bakmaz mıyım? Öne çıkarmışlar mı diye bakarsın. Bir yandan bakmamaya çalışırsın. Enteresan bir süre. İlk gönderilenleri masaya dizer bakarız. Sonra yazdığım tüm kitapları dizeriz. Oradaki duygu şudur; “Bunu yazarken şöyle bir anımız vardı, bak bu kapak daha iyiymiş…” 

Para kazanmak için işinizden en ilgisiz ne yaptınız?
Kuyu kazdım, 1988’de. Çok fena durumdayım. Devrimciyiz ve hiçbir yerde çalışmamışım. O süreç bitti, para kazanmam lazım. Birkaç reklam ajansına başvuruda bulundum. Devrimci bir işçi arkadaşım, “Gel kuyu kazalım” dedi. Silivri’de denize 300-400 metre mesafede bir sitede kuyu kazıyoruz kazmayla. Yedinci günde bulduk suyu fakat deniz suyuydu. Adama söylemedik. Sonradan fark etti tabii ama neyse paramızı aldık. 10 gün sürdü.

OFİS DEDİKODULARI

Özel sektör çalışanları ‘içeriden’ bildiriyor, gönüllü muhabirlik yapıyor. Plaza öykülerinizi bekliyoruz. 

* İstanbul’un Anadolu yakasında, katlarının çoğunu çok uluslu bir şirketin işgal ettiği eski model bir plazanın yedinci katında konuşlanmış, orta ölçekli bir şirkette editörüm. Genellikle işbaşı saati 9.00’ı geçirdiğimden asansör çilesini daha az çekiyorum. Bu nisbi ferahlığım asansörde klostrofobik eğilimlerimi azdıran enstantanelere şahit olmadığım anlamına gelmiyor. Çok uluslu şirket insanlarını asansör sırasında tanımak sarsıcı bir deneyim. Asansör alanı sabahları, 15 katlı plazanın nüfusunu kaldırmakta zorlanıyor. Çalışanlar birbirlerine dokunmamaya gayret gösterdiği halde bir noktada bazıları merdivenlere yöneliyor. İşin ilginç yanı bunların genellikle 1, 2 veya 3’üncü katlara gidecek çok uluslu işçilerden değil, yukarılardaki küçük ölçekli işçilerden olmaları. Zira saydığım rakamlar asansörün en çok kullanılan katlarından. Hele birinci kat... İnce topuklu ayakkabı giyenlerle, üst düzey yönetici olduğu her halinden anlaşılanlar anladığım kadarıyla merdivenle çıkmayı bir şekilde karizma çizdirme olarak kavrıyor. Bu yüzden her gün birinci katta duruyoruz.
Bir de sabah sporu gibi iş arkadaşlarının yaptığı süzüşler var. “Mm, eteği ne kadar eski moda”, “Nn, bugün benim kadar şık olabilmiş mi?” bakışları. Böyle işte, iş giyimi. Görüntü kadar, kalite kontrolü de önemli. “Aynada kendini, asansör karşısında arkadaşlarını kontrol etmeden güne başlamak kendine haksızlık etmek mi?” diye sorguluyorum. Bakışın dozu önemli. Göz ucuyla süzeceksin. Gözünü dikmiş bulunduysan kaldır başını, gözlere odaklan, gülümse: “Bugün ne güzel olmuşsun canım!”
C. G., kadın , 28, editör