Kazanan takım bozulmaz!

Kazanan takım bozulmaz!
Kazanan takım bozulmaz!
Özcan Deniz, üçüncü filmi 'Su ve Ateş'te de öncekilerdeki gibi 'aşk'ı merkeze koyarak anlatıyor hikâyesini. Film, Deniz'in en iyisi olsa da önceki filmlerin sorunlarını da taşıyor.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Özcan Deniz, ticari olarak riskli ama yönetmenlik açısından ‘güvenilir’ sularda sürdürdüğü sinema macerasına devam ediyor. Popüler sinemanın işlerliği kanıtlanmış formülleriyle oluşturduğu ilk hikâyesi ‘Ya Sonra’, beklentinin üzerinde bulunmuş ve iddiasını karşılayan bir yapım olmuştu. Geçen yıl bu vakitlerde salonlarda gösterilen ‘Evim Sensin’ de benzer bir formülün ürünüydü. Gerçi, Özcan Deniz bu filmi tam olarak kendisine ait kabul etmiyor ve daha çok ‘uygulayıcı’ olarak anılmak istiyor. Haksız sayılmaz çünkü ‘Evim Sensin’, bir Güney Kore filmi olan ‘A Moment to Remember’dan neredeyse birebir uyarlanmıştı.
Yönetmenin bugün gösterime giren ‘üçüncü’ filmi ‘Su ve Ateş’ de aynı suda bir kez daha yıkanmayı deneyen yapımlardan olmuş. Yalnız bir farkla. Senaryoyu da kaleme alan Özcan Deniz bu kez, en azından erkek karakteri biraz daha derinleştirmeyi, filmin merkezine oturan ‘aşk’ın altını yan hikâyelerle örmeyi, karakterin açmazlarının altındaki sosyal durumları da anlamayı deniyor. Hakkını yemeyelim, bunu bir noktaya kadar da başarıyor.
Kan davası nedeniyle İstanbul ’dan uzaklaşmak zorunda kalan Haşmet, Londra uçağında bir tesadüf sonucu tanıştığı Yağmur’la tanışıyor ve ona âşık oluyor. Yağmur ise dil öğrenimi için Londra’ya gelmiş ve bir süre daha kalmaya karar vermiştir.
Türkiye ’de gelenek ve erkeklik kavramlarıyla bağlı olduğu aşiret ve ‘iş’ dünyasında bambaşka birisi olan Haşmet, Yağmur’a kendisini Kemal olarak tanıtıyor. Film beklenildiği üzere ‘rüya gibi’ bir aşka giriş, sonra iki tarafın da suçlu olmadığı zorunlu bir ayrılık ve finalde yolların yeniden kesişmesi formülünü kullanarak yoluna devam ediyor. Önceki filmlerde işleyen formülü koruyor ve kazanan takımı bozmuyor! Bunda bir sorun yok. Asıl meselemiz filmin bu yolu takip ederken nasıl bir dil tutturduğu.
Öncelikle ‘Su ve Ateş’in Özcan Deniz’in şimdiye kadarki en iyi filmi olduğunu söyleyerek başlayalım. Mesela seyircinin gözünü Londra görüntüleriyle boğmak yerine kamera sürekli olarak karakterleri takip ediyor. Bu da hikâyenin işleyişini kolaylaştırıyor. Öte yandan, Özcan Deniz’in çok da uzak olmadığı aşiret dünyası ve kurallarının işleyişindeki geleneksel algıları bugünün dünyasına uyarlayışı inandırıcılık sorununu ortadan kaldırıyor. İş aşk kısmına gelince Yağmur ile Haşmet arasındaki ilişkinin olabilirliğini tartışmanın bir anlamı yok. Aşk bu, her türlü olur.
Ama bir Türkiye sineması hastalığı olarak ‘diyalog’ yazımındaki sıkıntılar burada da ciddi biçimde kendisini hissettiriyor. Kendi içinde çok anlamlı ve ‘romantik/şiirsel’ olsa da hem filmin hem de karakterin dünyasından kopuk, hikâye içinde çok da anlamı olmayan kimi anlar ve konuşmalar filmin tutarlılığına halel getiriyor. 

Erkeklerin var ettiği kadınlar

Ama filmin (aslında Özcan Deniz sinemasının) temel sorunu bu değil. Özcan Deniz, erkek karakterlerin dünyalarını, açmazlarını, güçlü ve zayıf yanlarını oluştururken yakaladığı düzeyi kadın karakterlerde tutturamıyor. Sorun kadın karakterlerin nasıl çizildiğiyle ilgili değil. İlk bakışta ‘Ya Sonra’nın Didem’i de ‘Su ve Ateş’in Yağmur’u da kendi başına kararlar alabilen, gerektiğinde karşılarındaki erkeklere muhtaç olmadıklarını gösterebilen karakterlermiş gibi duruyor. Ama bu karakterlerin film içindeki konumlandırılışlarına bakıldığında durum değişiyor. Tıpkı ‘Ya Sonra’nın Didem’inde olduğu gibi Yağmur da ancak bir erkeğin (ya da erkeklerin) ona yüklediği anlam kadar değer kazanıyor ve bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Yağmur, Haşmet’in, aşiretin ileri gelenlerinin, babasının ilgi alanına girdiğinde, onlarla çatışma yaşadığında var olan bir karakter. Ve bu konumlandırma kadını bir karakter olarak ortaya koyuyormuş gibi görünse de aslında filmde onunla temas eden erkeklerin gücünü/güçsüzlüğünü gösteren ve onları geliştiren bir sonuç ortaya çıkarıyor.
Yine de ‘Su ve Ateş’in vaadini karşıladığını belirtmek gerek. Daha önceki iki filmde, en azından şimdilik, nasıl bir sinema yapacağını ilan eden Özcan Deniz’in iddiasının altında kaldığını söylemek güç. Hatta daha önceki filmlerinin üzerine bir tuğla daha eklediğini söyleyebiliriz.
Belli ki yeni denizlere açılıp başka hikâyeler de anlatmak isteyen ama henüz erken olduğunu düşünen Özcan Deniz bir süre daha kendi sularında yüzecek. En azından kendi ‘araf’ını bulana kadar!

BUNLAR DA VAR



Sensez Olmaz

İspanyol yönetmen Fernando González Molina’nın 2010 tarihli ‘Aşka Yükseliş’ filmi bu yılın mart ayında sinemalarımıza konuk olmuştu. ‘Aşka Yükseliş’ farklı sınıflardan iki gencin aşkını anlatıyordu. Bu filmin devamı niteliğindeki ‘Sensiz Olmaz’da başrollerde yine Mario Casas ve María Valverde yer alıyor. İlk filmin erkek kahramanı Hache birkaç seneliğine Londra’ya taşınmıştır. Barcelona’ya döndüğünde hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamaz. Kendisi de dahil olmak üzere birçok şey değişirken, aynı kalan tek şey Babi’ye duyduğu aşktır. Ne var ki Babi bu süreçte hayatını yeniden inşa etmeye koyulmuş ve başka biriyle nişanlanmıştır. 

Sevgi Taşı

Ahmet Hoşsöyler’in ilk uzun metraj filmi ‘Sevgi Taşı’nda başrollerde Gökhan Mumcu, Zelal Dere ve Mehmet Ulay var. Film, Diyarbakırlı bir ailenin kızı olan Ziraat Mühendisi Dicle ile bu kente doktor olarak atanan Eskişehirli varlıklı bir ailenin oğlu olan Hakan’ın aşkını merkeze alıyor. Kültürel ve sınıfsal farklılıkların ortaya çıkardığı durumları anlatan film, bir yandan da filmin içindeki başka karakterlerle umut arayışına odaklanıyor. Hz.Süleyman’a ait olduğu ve her türlü hastalık ve acıya derman olması için surların arasına saklandığı varsayılan ‘Sevgi Taşı’ efsanesi filme de adını veriyor.