'Keder erken sardı beni herhalde'

'Keder erken sardı beni herhalde'
'Keder erken sardı beni herhalde'

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Berk Hakman'ın kederli fotoğraflarının bir kariyer hamlesi olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Arazlı karakter yelpazesine atv dizisi 'Kaçak'ın Ertan'ını da ekleyen genç oyuncu, kariyere inanmıyor. Hayatla meselesi ise hiç bitmiyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Ekranda ya da beyazperdede, fark etmez... Nerede psikolojisi paramparça olmuş bir karakter varsa, o orada. Kendisine çalışma, araştırma, üzerine uzun uzun düşünme imkânı veren, psikolojik olarak zorlayıcı bir karakter varsa, o orada. Berk Hakman’dan söz ediyoruz… Kimi zaman bir devrimci olarak izledik onu, kimi zaman namus meselelerine odaklanan yapımlarda. En son ‘Suskunlar’da arıza komiser Gurur olarak çıkmıştı karşımıza. Bütün o arazlı rollerini seviyor ama Emin Alper imzalı ‘Tepenin Ardı’ filmini ve filmdeki askerlik dönüşü travma yaşayan Zafer’i apayrı bir yere koyuyor. Şimdilerdeyse her salı atv’de yayımlanan ‘Kaçak’ dizisinde iktidara oynayan bir mafya organizasyonunun damadı olarak ekranda. Yeni dizisini vesile edip Berk Hakman’la kısa bir sohbete oturduk, bir ara The National’ın ‘Sorrow’ (Keder) parçasını mırıldandı. Nedeni, az aşağıda…

Eski röportajlarınızda çekilmiş fotoğraflarınıza baktım. Yüzünüzde hep bir keder. Memnuniyetsiz demeyeyim de bir şeylerden rahatsızmışsınız gibi bir ifade…

Evet, var rahatsızlıklar. Her şeye dair binlerce… Belki çok bir şey beklememekten gelen bırakmışlığın dışavurumudur bu. Eskiden daha fazlaydı ama şimdi, zaman zaman, kendimi tedavi edebildiğimi düşünüyorum. “Çok suratsız ve çok soğuksun” diyerek farklı bir algısı olduğunu söyleyenler de var tabii ama doğru olan senin dediğin.

“Rahatsızlıklar…” dediniz. Nedir şu an için en büyük meseleniz?“Şu an için şöyle bir mesele” diye bir durum yok, her zaman devam ediyor, içindeki olgulara, hayata, kendi ruhuna, yaptığın işe, insan ilişkilerine dair sıkıntılar. Bunlar da emin olamama halinden geliyor. Ve bu hep böyle devam edecek… Ne bileyim, keder erken sardı beni herhalde.

Nasıl bir çocukluktu sizinki?

Deliler gibi, neşeli, pozitif bir çocukluk değildi; çok ağır olaylar da yaşamadım. Aile içindeki olaylar sanırım beni daha yalnız başınalığa itti. Aradığım şeyleri, her neyse artık onlar, müzikte, sanatta, felsefede, okumakta, seyretmekte bulmaya çalıştım. Daha çok tabii müzikte oldu bu; enstrümanları kurcalamaya başladım. O şekilde ifade yolu buluyordum; daha fazla iletişim kurmaktan kaçınıyordum.

Çocukluğa dair en gerçekçi cümleyi sizden duydum ben: “Çocukluğumda hiçbir konuda hayalim yoktu ki!”Aynen, yoktu! Ama liseye doğru, müzik tutkumdan dolayı 3-4 kişilik bir grupta müzik yapma hayalim vardı. O da zaten bir süre sonra hayalden çıkıyor; senin istediğin bir biçimde bir hayal olmayacağını bilince, uçup gidiyor. Ama, evet, “Doktor olacağım, astronot olacağım” gibi durumlarım hiç olmadı. Ne yalan söyleyeyim, düşünmüyordum o konularla ilgili.

Neden bir müzik kariyeri yapmadınız?

Albüm yapmayı düşünüyorum ama kariyer anlamında değil. Ben oyunculuk üzerine de kariyer kurmuyorum. Oyunculukla da ilgili soruyorlar, “Kariyerinizde ne istiyorsunuz?” diye. Ben bir kariyer filan düşünmüyorum, bir iş yapmaya çalışıyorum. Kariyer diye bir kelimeye de inanmıyorum.

O neden?

Türkiye’de inanmıyorum herhalde, kariyer kelimesi Türkiye için fazla lüks gibi geliyor bana. Los Angeles’ta, İngiltere’de olsak farklı düşünebilirdim. Menajerim bile yok.

Sahiden neden yok?

Bu tür şeyleri önemsemiyorum çünkü, kendi kendine bir şekilde işler yürüyor. İleride kendim uğraşamayacağım bir zaman gelirse birisiyle çalışırım ama...

Uzun vadeli plan yapmazmışsınız gibi bir hava sezdim.Depremden sonra plan yapmamayı öğrendim, evet.

Kaç yaşındaydınız 1999’da depremi yaşadığınızda?

18 yaşımdaydım. Düşünsene, bir sabah aniden bambaşka bir gerçekliğe kalkıyorsun. Ufak planlar yapılır, evet, üç ay-beş ay sonrası için ama “İleride şurada yaşayacağım” falan… Olmuyor, gelişmiyor, hayal kırıklığı yaşama ihtimalin artıyor. Ne gerek var, hiç beklentiye girmemek lazım.

Bilinen bir şey var: Oynadığınız rollerin mutlaka bir meselesi, spesifik bir derdi oluyor. Şimdi yeni bir diziye başladınız, ‘Kaçak’. Oradaki adamın meselesi nedir?

Büyük bir mafya organizasyonunun damadı, tahta aday insanlardan biri. İktidarı ele geçirmek istiyor aslında, bunun için de yapmayacağı şey yok, acıması hiç yok. Hırslı bir adam, karakterde direkt kötülük var. Arada ufak ipuçları geliyor ama başlangıçta hep kötü taraflarını görüyoruz. Kendi geçmişinde onun da yaşadığı bir şeyler var, daha sonra göreceğiz herhalde. Arızaya bağlamış bir adam, bir sürü şeye karşı... Mesela bir yerde karısına “Baktım bu evde bir işe yaramıyor, sinirlerimi çok önce aldırdım” diyor.

Nasıl hazırlandınız role? ‘Tepenin Ardı’ndaki gibi playlist hazırladınız mı?

Yok, o daha çok çok özel rollere, belki sinema filmi için ya da tiyatro oyunu için yapılabilecek bir şey. Bu karakterin öyle deli gibi hazırlanılacak bir tarafı yoktu, kafamda bazı şeyler daha kolay oturdu role dair.

‘Suskunlar’dan ‘Kaçak’a uzanan o arada neler yaptınız?

Bol bol film izleyip kitap okuyan, yeni şeyleri keşfetmeyi seven biriyim ben. Son zamanlarda da fiziğe sardım. Dünyayla, evrenle ilgili düşünüyordum, astrofiziğe yönlendirdi o beni.

Ne öğrendiniz bu süreçte?
Gezegenlerin neden o şekilde göründüklerinden tut, kütle çekim kanununun hayatta nerelerde, nasıl bir şekilde karşımıza çıktığına ya da ne bileyim aslında fiziğin hayatımızın en temel şeyi olduğuna varıncaya kadar bir sürü şey. Gökyüzüne bakarken neden mavi olduğunu bilmek çok hoşuma gidiyor.

Başka bir konu: Hep bir Berk Hakman karizmasından bahsediliyor. Neden bu kadar beğeniliyorsunuz sizce?

Bir; diyorum, elime yüzüme bakıyor, sadece fiziksel değerlendiriyorlar. İki; belki oyunculuğumla birleştirdiği bir şey vardır ya da oyunculuğuma bakıyorlardır. Orası benim için daha önemli tabii. İlki bana çoğu zaman anlamsız geliyor, el yüz düzgünlüğüyle hayat ilerlemiyor çünkü. O arkadaşlar da bilse bunu, işimizle ilgili şeyler de söyleseler…

İSYAN ETMEYİ ÖĞRENDİK

Kendinize dair en son ne keşfettiniz?Her gün bir şekilde bir konuda saçmaladığımı görüyorum ama bunu hep zaman geçtikten sonra görüyorum maalesef.

Nasıl bir değişim söz konusu?

Birçok şeye eskisine göre daha az takılıyorum. Gene var takıntılarım ama şimdi birçok şeyde daha rahatım. Çoğu şeyi umursamıyor gibi olduğumu hissediyorum. Belki zamanın geçtiğine dair düşünceler bunlar; zaman kalmıyor, vakit azalıyor. O belki daha ağır bastığı için böyle düşünüyorumdur: “Bırak başkalarını düşünmeyi de biraz kendinle ilgilen” diyorum.

Gündeme de takılır mı kafanız?

Bir gecekondunun içine bile girmişse bir haber, bir olay, ona zaten takılmaman mümkün değil.

Mesela Gezi girdi.Tabii ki. Çıktık dışarı, söylemimizi yaptık, olan oldu. Bazı şeylerin değişeceğine inanıyorum ben. İyi bir şey oldu, söz söyleme biçimimizi bulduk. Doğru biçim, yanlış biçim o tartışılır ama en azından bir şeye isyan etmeyi öğrendik; evde duramazdık. Gezi, evet, tabii ki, ama hükümetin yaptığı bir şeyle ilgili her gün gündemi takip etmiyorum. Siyaseti, politikayı sevmem ben. Hiçbir faydasını da görmedim. Zaten onları dinleyen de yok! Ben burada ne yapıyorum, yaşadığım çağ dışında ne yapabilirim, nasıl bir ifade şeklinde bulabilirim, buna kafa yoruyorum.