Kim bu bostancılar?

Kim bu bostancılar?
Kim bu bostancılar?
İstanbul'da surların dibindeki bostanlar bir tarihi işaret ediyor. Dünyanın bu en büyük kentsel tarım arazisi molozların altında kaybolup giderken sorduk: Kim bu bostancılar? Ve de bostancıyı kovanlar?
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Bir yanımız surlarda, bir yanımız Marmara’da bir müddet gittikten sonra Yedikule’ye doğru bir kıvrıldık ki ben diyeyim 35, siz deyin 55 dev damperli kamyon sıra sıra dizilmiş trafik ışıklarında. Hepsinin içi moloz dolu. Sonradan mahalleliden duyacağım; bunlar Yenikapı sahiline, deniz doldurularak yapılan iki milyon kişilik miting alanına doğru gitmekteymiş. TC vatandaşlarının lüzumunda toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanması için, yoktan imal edilen bir alan…
Sonradan bizzat göreceğim, 17-18. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında ismi geçen bostanlar da iki metre molozla doldurulmuş iki üç hafta evvel. Moloz denilen şey acayip. Bakıyorsunuz kim bilir hangi inşaatın kırıntıları, hangi sokağın ufalanmış parke taşları… Arada aslı ne bilinmez plastik kırıkları ve dahi ne işlere yaramış kumaş parçaları… Hepsi bir biçimde buluşmuş. Şehrin safrası gibi biraz. Bir yandan alıp denize döküyorsunuz, safradan müteşekkil ‘yeni’ bir alan oluşuyor. Bir yandan alıp, lafın gelişi değil, hakikaten yüzyıllardır turp, marul dizilen toprakların üzerine döküyorsunuz. ‘Yeni’ bir yer, mesela ‘park’ yapmak için şehrin safrasıyla toprağı örtüyorsunuz; hiç hesap edemeyeceğiniz metrelere uçuşmuş iğne başı kadar semizotu tohumları dipte bir yerlerde uyuyor. Dışarıda o molozu döken dozerciden yaşlı incir ağaçları güdükleşmiş. Gövdeleri o kadar dibinde kalmış ki molozun, Japon süs ağaçlarına dönmüşler uzaktan. O da tabii dozerin kepçesiyle sökülmeyenler. Şanslı olanlar.

Yedikule’de tarih ekip tarihsizlik biçmek

Sokağın köşesinde 17. yüzyıldan bir çeşme duruyordur, kat hudutlarını zorlayan apartmanların arasında inatla direnen, geçen asırdan kalma iki katlı bir ev vardır, kimi kentlerin ortasından özellikle ışıklandırılmış, milat öncesi döşenmiş agora yolları geçer. Tuhaftır, İstanbul ’un onca kat tarihinden bugün ayakta duranlar içinde, bana tarihi belki de en çok hissettiren kadim surların dibindeki bostanlardır. Ara ara yazlık site duvarı gibi restore edilmiş de olsa kadim surların dibinden boy boy mısırların yükselmesi, surların bitip mahallenin başladığı aralığı rokaların, maydanozların kaplaması iyi gelir. Tarihin devam ettiğini hissettirir. Gariptir. Çünkü tarihin geldiği yer, yani bugün, az öteye dikilmiş tüm İstanbul’u gören ama açılmayan camlarıyla, elli katlı rezidanslardır. Yedikule Bostanları, bugüne benzemediği için gariptir. Sadece güzel denmez. Bir iktidar ve şehircilik geleneğinin yarattığı bugünün, tarihin dışıdır. Kendi sürdürülebilir ekonomisini yaratması imkânsız olduğundan, dünya metropollerinin temel derdi, kent içi üretimi arttırmanın yollarını aramak. Tarımsal üretim metropol merkezlerinden çoktan çekilmiş durumda. Diğer yanda Türkiye ’nin birçok büyük kentinden bildiğimiz üzere, dünyada da peyzaj yeşili odaklı belediyeciliğe tepki olarak misal ‘gerilla bahçecilik’ denen akımlar belirebiliyor. İki apartman arasını dahi mütevazı bir bostana döndürmenin, kendi naneni kesmenin dışında, çağın en güçlü politik muhalefet hareketlerinden olan kent mücadelesi içinde önemi büyük. Velhasıl 80 dönüm kadar surların dışında, bir o kadar da sur içinde, Yedikule Bostanları şu anda dünyanın en geniş kentsel tarım arazisi. Hakikaten başka örneği yok. İç kısmından mesul olan Fatih Belediyesi’nin (Büyükşehir Belediyesi’yle ortak) 6 Temmuz’dan beri hayata geçirmeye çalıştığı proje ise yıldızı bol bir yaşam alanı olarak inşa edilmiş Yedikule Konakları’nın da önüne denk gelen alanı, süs havuzunun da dahil olduğu bir parka çevirmek. Molozlar bu yüzden döküldü. 48 yıldır bostancılık yapan Hasan Sargın, dediğine göre tek gecede 50 bin lira bu yüzden zarar etti. 


‘Çok anılıyım’

Yedikule’deki bostancıların neredeyse tamamı Kastamonulu. “Başka yapmak isteyeni almıyor musunuz?” deyince gülüyorlar. Ezberden “Biz bu işi Arnavutlardan öğrendik” cümlesi gelse de bölgeye dair esaslı demografik bilgileri aldığımız Osmanlı Kefil Defterleri’ne göre Arnavutlar çoğunlukta değil, ekseriyetle Makedon. Bir ‘Rumeli’ nüfusu olmuş hep. Gerçekten bostancılık yapan son Arnavut’un toprağında yükselen kız yurdu bitmek üzere. Dozerlerin ilk günkü hızı suriçinde kesilmiş olsa da kimse istikbalinden emin değil. Sur dışı deseniz, olimpiyat planları hep o yanlardan geçiyor. Kiminle konuştuysam, ki 20 seneden az bu işi yapan azdı, hem çok güçlü bir bağla, hem de şaşırtıcı bir teslimiyetle anlatıyorlardı sanki. Şimdi 30 yaşındaki Mevlüt Sargın, “Ben o bostanda büyümüşüm. Kardeşim gibi bir şey toprak. Dozerler girdiğinde ben önüne atlayamadıysam, kim atlar?” diye soruyor. 64 yaşındaki Osman Çelen, “Çok anılıyım burada” diye başlıyor zaten lafa. Sonrası uzun.
33 yıldır hem bostancılara aracılık hem de pazarcılık yapan Ali Gürışık, 18. yüzyıldan kalma, eski ahırı depo olarak kullanılan bir harabenin dibinde maydanoz demetliyordu. Zeytinburnu gibi yakınlardaki pazarlar dışında, bostanların mahsulü Asya yakasına, misal Kadıköy Pazarı’na kadar gidiyor. Tamamı kapansa İstanbullu’nun hayatında ne değişir? “Görecekler, fiyatlar yüzde 100 artacak” diyor. Hemen dibinde Yedikule Konakları ki, şimdi bile coşkulu bir yağmurda alt katları su basıyormuş. Şimdi moloz dökerek bu topoğrafya bozulunca, 17. yüzyıldan kalma ve hâlâ kullanılan su kuyuları atıl hale gelince, Bizans’tan beri yolunu bulan su nereye gideceğini şaşıracakmış.

Tarihsizliğin tarihi
Üsküplü Aleksandar Şopov, Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora öğrencisi ve alanı Osmanlı dönemi ziraat teknolojisi. Beş yıldır da bilhassa Yedikule Bostanları’nda çalışıyor. Sadrazam Bayram Paşa’nın bostanı, su kuyularının en büyüğü, evini gezdirir gibi gezdiriyor. Peki onun önerisi ne? 2013 yılında bir metropolün ortasında bostan durabilir mi?
Önerisi bu topografyaya zarar vermeden, dünyada biricik kalmış toprağın ve bu teknolojinin korunması. Bir araştırma merkezinin kurulması ve İstanbul’u kentsel tarımın başkenti haline getirmek. Üşenmeden her gün yeni başlattıkları Bostan Okulu’nda dileyene ders veriyor, yeri geliyor kendi ders alıyor. Mesela toprakta nasıl ‘tava’ yapılır, mesela ağaçtan imal ‘lale’ denen aletle incir nasıl toplanır… Belediyelerle ortak yürütülecek bu çalışma belki geleneğin özüne dönerek organik tarımı da gündeme getirebilir, belki bu bostanlar bir Osmanlı pazarı olarak kendisi yaşayabilir. Yeter ki ‘süs’ haline getirilmesin.
Çocukluğu kendi tabiriyle Alis Harikalar Diyarında gibi, sur dehlizlerinde geçen Yedikuleli Ali Kılınç da bostancıların eğitim görmesinden, kıymetini bilenlerin bu tarihi yaşatmasından yana. Zaten bir sohbete oturduğunuzda, tarihin hor kullanılışına dair ne hikâyeler dinliyorsunuz. Sur dibinde kurbanlık koç ahırı yapanlar, bilmiyorum nerelere yollamak için at kesenler, bir gün üzerine bez afiş asıp, ertesi gün Bizans’tan kalma çiftbaşlı kartal freskini götürenler, bir gecede inşaat için sur delenler, meyhanesi yıkılmasın diye dibine mezar taşı dikenler… Bugün önünde dua okuyanlar var; meyhane yıkılmış.
Yedikule Bostanları varlığıyla da, yok edilmeye dair tehdidiyle bir simge gibi duruyor kentin ortasında. Bir kent tarihsizliğiyle de yazılabilir tarihe.

‘Bahçıvanın yüzünü bahçede yıkaması gerekir’


49 yaşındaki Mustafa Eryılmaz, 36 yıldır bu işi yapıyor. O da Kastamonulu. İncirlerini, yuvarlak ahşap bir tezgaha 18 kat özenle dizmiş, Bağcılar pazarına doğru yola çıkarken yakaladık onu. Ağacına göre 500 kilo mahsul vereni var. Topraklarının büyük kısmı molozlanmışken, bu senenin ayrıca bereketli olduğundan söz ediyor. “Ölen inek sütlü olur derler, ağaçlarımız elden gidiyor diye inadına bu sene coştu” diyor.
Dışarıdan, bu bostanların işgal edildiği düşünülüyor olabilir. Ama sayıları 500’e yakın bostancı ya kirasını, ya devlete işgaliye vergisini veriyor. Ekliyor: “Yine de azımız Ziraat Odası’na kayıtlıdır. Sanki hepimiz düşenin seyrine bakıyoruz. Dalgaların arasındayız şu anda. Yüzebilen çıkıyor, yüzemeyen dalgalarla boğuşuyor.” Ağaç diplerinde turşu bidonları, eski kütüphaneler raf olarak kullanılıyor, hâlâ işe yarayan eski bir çekyat. Mustafa Bey diyor ki “Bostan evindir biraz. Bahçıvanın yüzünü bahçede yıkaması gerekir”.
Kendi yetiştirdiği, boyunu biraz geçmiş bir dut ağacı var, onu gösteriyor. Nasılsa sağlam kalmış. ‘Beş milyar’a değişmeyeceğini söylüyor. “Allah sabırlık versin hepimize” dediği cümlesinin dibinden, 5 bin beş yüz liralık bir ceza, ipotekli bir ev, dört çocuk çıkıyor. Havaalanı arazisinde kalan eski bostanlarından kalan toplu işgaliye cezası bu. Bir minibüsün arkasına incir tablası yükleniyor sonra. Başına ne geleceğini o da bilmiyor. Tek emin olduğu artık Kastamonu’da da yapacak bir işinin olmadığı.