Kırmızı başlıklı kızları koruyamıyoruz

Kırmızı başlıklı kızları koruyamıyoruz
Kırmızı başlıklı kızları koruyamıyoruz
Yeni sergisini Ankara Galeri Nev'de açan Necla Rüzgar: "Şiddete en çok maruz kalanlar, 'kutsal' addedilenler."
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

İnsan derisinden yapılmış gibi duran bir ayakkabının üzerindeki kanlı kesik, üst üste yığılmış geyik cesetleri, bir David Lynch filminden fırlamış gibi duran bir balıklı göl manzarası... Fotoğraf, yerleştirme, resim gibi mecralarda üreten Necla Rüzgar, Ankara Galeri Nev’deki yeni sergisi ‘Fauna’da masalsı işlerle izleyicinin karşısında. Ama bu masallar - malzemenin gerçeğe yakınlığı sağ olsun - mutlu sonlara değil, tedirgin edici bir dünyaya açılıyor. “En çok şiddete uğrayanlar, hep ‘kutsallarımız’ oluyor” diyen Rüzgar’la sergisini konuştuk.

‘Fauna’daki işler, eti çağrıştıran görüntüleriyle insanı çarpıyor. Malzeme seçiminizden bahsedebilir miyiz?

Malzeme seçimini her figürün heykel olarak varoluşa geliş tarzı belirledi diyebilirim.  Her figür kendi varoluşuna özgü görsel malzemeyle birlikte geldi. ‘Fauna’da polyester dökümler, ayakkabı, taş gibi hazır nesneler var. Bunun yanı sıra makine mühendisleriyle ortak çalışarak ürettiğimiz mekanik dev bir kar küresi var. Bunlar işlerin ham malzemeleri, bir de bu malzemelerin üstünde uygulanan elektrostatik gibi çağdaş sanayi boyaları var. Ama işlere canlılık katan, onları ete ya da tene yaklaştıran, resim geleneğinin en temel malzemesi olan yağlıboya ve onun olanakları. Örneğin ‘Mücevherler’in malzemesi, kaya parçalarından oluşuyor.  Ama ona eti veya fosili çağrıştıran görüntü kuşkusuz yağlıboya sayesinde.

Fotoğraf, resim ve heykel gibi farklı disiplinlerde üretiyorsunuz. Ancak bu serginiz daha çok heykel ve yerleştirme ağırlıklı. Bu seçimin belli bir sebebi var mı?

Heykelin yüzeyi kendiliğinden işgal eden, boyutlandıran bir doğası vardır. Bunu kütlenin mekân tarafında kucaklanması olarak da ifade edebiliriz. Resimlerimdeki imgelerin yere inmesini, mekânsal bir vücut kazanmasını ve bu deneyimi yaşamasını istedim sanki. Kafamda bu düşüncelerle, aynı tematik ruhta resimler,  heykeller yapmaya devam ediyordum. Sergide sadece heykellerin olması ise Deniz Artun’un küratöryal vizyonuyla şekillendi. ‘Fauna’ya, Deniz Artun’un kürate ettiği bir sergi diyebilirim.

Sergi başlığının (‘Fauna’) arkasındaki hikâye nedir?

Mevcut bir hikâyeden değil ama problematik bir hikâyeden, benim kurduğum bir hikâyeden söz etmek mümkün sanıyorum. Yaptığım işlerde, sadece ‘Fauna’ sergisinde değil, kadınlar, balıklar, kuşlar ve geyikler öteden beri benim vazgeçemediğim figürler oldu. Bu figürler, bir şekilde kutsal olarak görülen figürler aynı zamanda. Geyik veya ceylan, bizim kültürümüzün kutsalıdır; geyik öldürmek günah olarak kabul edilir. Kuşlar ve kadın da kutsal olarak görülmez mi? Tuhaf olan, kutsal olarak görülmelerine rağmen, bu canlıların en fazla şiddete maruz kalmaları. Doğurganlık, sanki kutsal ile şiddet arasındaki trajik durumu işaret ediyor.
‘Fauna’ kelimesi benim sergimde, biraz fanusa benzeyen, ama içinde sadece hayvanların değil, insanların da yaşadığı bir dünyayı temsil ediyor. İçeriği oluşturan üç kavram olduğunu söyleyebilirim; kutsallık, şiddet ve trajedi. Bu kavramlarla imgeleşen işler, bize birer ‘tanık’ olduğumuzu da hatırlatıyor. Yitirilen kutsal şeylerden, değerlerden, geride bize kalanla bir tanık olarak ne şekilde yüzleştiğimiz, bu tanıklık yüküyle nasıl hesaplaştığımız ya da... 

‘Fauna’da masalları hatırlatan unsurlar var. Belirgin referanslar var mı?

Aslında hepimiz masal ya da efsane haline gelmek istemez miyiz? Masallar bizim ‘adalet’ hakkında öğrendiklerimizin / bildiklerimizin temelidir. İyilerin ödüllendirildiği, kötülerin cezalandırıldığı bir adalettir bu. Ya da kutsal sayılanların korunduğu… Oysa yaşadığımız mevcut hayattaki adalet bizim öğrendiğimiz, tecelli etmesini beklediğimiz adalet değil. Kurdun yediği küçük kırmızı başlıklı kızları koruyamıyoruz örneğin... Ben belli bir masalı referans alarak üretmedim ama masal imgelerinin belleğimde derin izleri olduğunu söyleyebilirim.
‘Hasar Tespiti’ serginizde doğrudan politik göndermeler vardı. ‘Fauna’da ise figürler üzerinden değil durumlarla şekillenen politik göndermeler var. İkisi arasında üretim sürecinde nasıl farklılıklar vardı?
Bir biçimi üç boyutlu olarak inşa etmek, resmin bireyselliğinden daha farklı bir organizasyon ruhu gerektiriyor. Bu artık sadece imgenin değil, sizin de harcadığınız bedensel enerjiyle birlikte eyleme geçmeniz, daha büyük bir hareket alanı yaratmanız gibi… Böyle bir dışa açılma, yere, mekâna inme bana da başka şekilde bir duruma hâkimiyet hissi verdi sanıyorum. Eyleme biçiminin algılama biçimine etkisi de diyebiliriz belki… 

Tunceli doğumlusunuz. Hem Ankara’da hem de merkez konumundaki İstanbul , Berlin gibi şehirlerde sergi açıyorsunuz. Sanatta merkez-çevre ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?


Merkezin yoğun hareketiyle çevrenin yavaşlığının, bir sanatçı için aynı ölçüde riskli olduğuna inanırım. Her ikisi de bizi içine çekip, kendi temposunda eritebilir ya da dondurabilir. Ve gerçekte olup bitenin ne olduğunu göremez hale gelebiliriz. Kuşkusuz bu bahsettiğim daha çok bir sanatçının yaratma sürecine ilişkin bir durum. Elbette ki bir de sanat endüstrisinin merkezden işleyen dinamikleri var. Bugünün sanatçısının bu dinamikleri yok sayacak bir tarzda naifçe düşünme lüksü de yok. O nedenle yapmamız gereken, önceliği kendi yaratma sürecimize odaklayarak devam etmek…


Necla Rüzgar, ‘Fauna’, 1 Mart’a kadar Galeri Nev’de.