Kişilik bölünmesi

Kişilik bölünmesi
Kişilik bölünmesi
İki gişe rekortmeni filmin kahramanları Recep İvedik ve Hüseyin Badem'i birbirinden ayıran ve bağlayan şey nedir? Tamamen zıt bu iki karakter ortak bir duygunun iki farklı izdüşümü olabilir mi?
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Öyle böyle değil, altı filmlik toplamda yaklaşık 25 milyon adetlik gişe rakamına ulaşmış iki film var elimizde. Dördüncüsü cuma günü seyirciyle buluşan ‘Recep İvedik’ ve halihazırda seyircinin büyük ilgisine mazhar olan üçüncü filminin gösterimi devam eden ‘Eyyvah Eyvah’ serilerinden bahsediyorum.
‘Recep İvedik’e çokça, ‘Eyyvah Eyvah’a daha az da olsa burun kıvırabiliriz ama yarattıkları etkiyi, gördükleri ilgiyi ve son 30 yılın en çok izlenen filmleri listelerinde üst sıralarda yer almalarını yadsıyamayız. Peki, nedir bu filmlerin alametifarikaları? “Seyirci komedi seviyor abi. Tabii ikisinin de başrolünde oynayanlar televizyondan gelme, o yüzden bu kadar ilgi büyük ya da anlamadım ki neden bu kadar çok izleniyorlar” gibi genel geçer yorumların dışında da bir anlamı olmalı bu gördükleri ilginin. Bu noktada iki filmi de sürükleyen ana karakterlere bakmak bir başlangıç noktası olabilir belki. Yani Recep İvedik ile ‘Eyyvah Eyvah’ın esas oğlanı Hüseyin Badem’de bizim için çekici olan şey nedir? Birbirinden çok farklı gibi görünen, ayrı dünyaların insanı olduğu su götürmez bu iki tipi neden bu kadar sevip bağrımıza bastık. 

Çevre etki değerlendirmesi
 
Recep ve Hüseyin birbirlerinden o kadar farklılar ki, bunu ilk bakışta anlamak mümkün. Recep İvedik, kendi tabiriyle “21. Yüzyılın Bağcılar’ında, Avrupa ’nın göbeğinde” yalnız başına yaşayan bir adam. Gerçi ikinci filmde bir babaannesi ve bir kuzeni olduğunu öğreniyoruz ama onların, hayatında bir yer doldurdukları izlenimini edinmek güç. Bu kabullenilmiş yalnızlık Recep’in çevresiyle ilişki kurmasını zorlaştırdığı gibi giderek bu ilişkileri hoyratça kullandığı bir ‘öfke’yi de büyütüyor. Anne babasına dair bir fikrimiz yok. Recep bunlarla da ilgilenmiyor üstelik. Hüseyin Badem ise ancak çevresiyle birlikte var olabilen bir karakter. Babası tarafından terk edilmiş olmanın etkisini hep üzerinde taşıyor. O yüzden ilk filmde babasının peşine düşüyor. Recep’in aksine o bir kent insanı değil. Ancak küçük kasabaların kalabalık ailelerinde hayatına anlam katabilen, başka insanlarla sağlıklı ilişkiler kurduğunda kendisini iyi hisseden, bunu isteyen bir karakter. Recep öfkesini ve ‘ezikliğini’ etrafına saçtıkça yalnızlaşıp ama bu şekilde varlığına bir anlam katarken; Hüseyin sevecenliğini ve samimiyetini başkalarına geçirdikçe büyüyen, bu nedenle de ancak başkaları sayesinde var olabilen birisi. 

Bozan ve onaran

Bu iki kahramanın karşılaştıkları hadiseler karşısındaki tutumları da birbirlerinden çok farklı. Recep, bir işte çalışırken de bir kadınla flört ederken de bulunduğu her ortamı ‘yapı bozuma’ uğratmayı bir görev belliyor. Bunu yaparken en ilkel ve arkaik yöntemleri denese de kent hayatının olanakları ve zorunlulukları karşısındaki çaresizliğini, yetersizliğini dışa vuruyor bir bakıma. Bir tatil köyündeki davranış kriterlerini, bir şirketin ‘prezantabl’ olma görevlerini, bir kadını etkilemenin ‘on yolu’nu ya da son filmde olduğu gibi memleketin en fenomen yarışmalarından birisi olan ‘Survivor’daki samimiyeti kendi üslubuyla darmadağın etmekte beis görmüyor. Bütün bunları yaparken ise ‘devrimci’ bir tutum takındığını söylemek zor. Aslında içine girdiği dünyaların bir parçası da olmak istiyor bir yerde. Ama filmlerde kendisinin de sıkça kullandığı tanımlamayla söylersek ‘bünyesi’ elvermiyor! Çünkü parçası olmaya çalıştığı bütün bu ‘şey’ler onun geldiği yere, geçmişine göre tasarlanmış değil! Hüseyin ise aksine hayatını onardıkça, yerelleştikçe, kendisini bir noktaya sabitledikçe anlam kazanıyor. İlk filmde Geyikli’deki eğlenceli hayatını bırakıp babasının peşine düşmesi, ikinci filmde âşık olduğu kadına kendisini sevdirme çabaları, üçüncü filmde çocuğunun merkeze konması hep kendisini bir yere ait hissetme, mümkün olduğu kadar az hareket etme isteğinde kaynaklanıyor. Recep durmadan ‘güvensiz’ alanlara dalıp orayı darmadağın ediyor. Hüseyin ise gemisini sürekli güvenli alanlara çekmek, çevresini bir arada tutmak, onlara kendisini sevdirmek, birlikte büyümek istiyor. 

Gerçek ve hayal

Sinema diliyse söylersek; Hüseyin Badem aslında Yeşilçam’ın büyük aileli kalabalık filmlerinde hepimizin seveceği evladı gibi duruyor. Başına gelen her komik şey, kelimenin gerçek anlamıyla saflığından, iyi niyetinden kaynaklanıyor. Oysa Recep için aynı şeyleri söylemek zor. O tam da bugünün bir ürünü olarak macerasını kendi yaratıyor. Olayların gelip onu bulmasını beklemek yerine, içine dalmayı tercih ediyor. Ama Recep ve Hüseyin’den bahsederken ‘sinema dili’nin dışında da araçlara ihtiyacımız olacak. Recep İvedik, topraktan (taşradan) kopartılıp ‘Avrupa’nın göbeği’ olan Bağcılar’a atılmış, kent hayatının parçası olamamış, olmak istediğinde dışlanmış ya da buna hiç yeltenmemişlerin abartılmış bir karikatürü gibi. Kendini ait hissedeceği bir toprağı olmadığı gibi, hem kent hem de kentin olanaklarını kullananlar onu içine almıyor. Öfkeli çünkü içten içe bunu biliyor. Fırsatları yakaladığında beceremiyor çünkü nasıl yapılacağını bilmiyor. Tam da bu nedenle kentin ‘dışlanmışları’ tarafından el üstünde tutuluyor, her filmi taltif ediliyor.
Hüseyin Badem ise İvedik’in kendini tanımlarken kullandığı “Ben biraz agresifim, kompleksliyim ama perdelerimi kaldırdığımda da kedi gibi bir insanım” tanımındaki perdenin kaldırıldığı andan sonrası aslında. Taşradan kopup kente gelmek zorunda kalanların geride bıraktığı hayallerini gerçekleştiren; kentin bir parçası haline gelmiş ama artık bundan sıkılmış olanların ‘küçük bir sahil kasabasında mutlu hayat’ rüyalarını gıdıklayan bir kahraman.
Recep İvedik ve Hüseyin Badem’e bakınca; son yıllarda artan bir hızla yüzde 80’i kentlerde yaşamaya başlamış ama kentli olma fırsatı sunulmamış kalabalıkların öfkesini ve sahip olma fırsatını kaçırdıkları hayata karşı özlemlerini bir arada görebilirsiniz.