Kitap bugüne kadar yapılmış en büyük keşiftir

Kitap bugüne kadar yapılmış en büyük keşiftir
Kitap bugüne kadar yapılmış en büyük keşiftir

Gelecekte eğitimin amacı gençlere süzgeçten geçirme sanatını öğretmek olacak. Artık ne bildiğinden çok en güvenilir kaynağı bilmek önemli.

Umberto Eco dediğimiz zaman kimden söz ediyoruz? Bir yazar, bir koleksiyoncu, bir gösterge bilimci?
Felsefe eğitimi gördüm. Özellikle gösterge biliminin (semiyoloji) günümüzün yegane felsefe alanı olduğunu dikkate alırsak, kendimi filozof olarak tanımlayabilirim. Diğer her şey edebiyata girer. Pazartesiden cumaya felsefe ile uğraşan, hafta sonları ise roman yazan bir filozofum...kırksekiz yaşından beri. 

Genç bir romancısınız...
Nasıl yazdığımı anlattığım Atlanta konferanslarımın metni, Harvard Universitesi tarafından yayımlanacak. Başlığı, Genç bir Yazarın İtirafları. Evet, kendimi otuz yaşında genç bir yazar olarak görüyorum. 

Bir söyleşide, “ İnternet doğruyla yanlışı ayırt etmeyen ve bilgiyi süzgeçten geçirmeyen bir hafıza skandalıdır”, demişsiniz. Açıklar mısınız?
Gelecekte eğitimin amacı gençlere süzgeçten geçirme sanatını öğretmek olacak. Artık Katmandu’nun haritadaki yerini ya da Charlemagne’dan sonraki Fransa Kralı’nın kim olduğunu öğretmek gereksiz, çünkü bilgi zaten ortalık yerde. Buna karşılık öğrencilerden onbeş ayrı siteyi inceleyip en güvenilir olanı bulmaları istenecek. Gençlere karşılaştırma tekniklerini öğretmek gerekecek. 

2009 yılında, Jean Claude Carriere ile birlikte yazdığınız ‘Kitaplardan Kurtulacağınızı Sanmayın’ (Grasset) adlı bir eseriniz yayımlandı. Doğru anladıysam, tekerlek, kaşık ya da çekiç misali mükemmel bir nesne olan kitaptan, kağıtdan yapılmış kitaptan söz ediyorsunuz. Neden?
Bilgiyi saklamak ve aktarmak için bu güne kadar keşfedilen en güvenilir malzeme kağıtdan yapılma kitaptır. Birincisi, gençler, “ben I-Pad ekranında daha rahat okuyorum” deseler bile, okumaya en elverişli malzeme olduğu için. İkincisi, nesneye duyulan aşkı unutmayalım. Aşağıya depoya inip, sekiz yaşında okuyup sayfa kenarlarına yazılar yazdığım Pinokyo kitabımı bulduğum zaman hissettiğim, hiç bir Pinokyo disketinin bende uyandıramayacağı bir duygudur. Sonuncusu, yaşımı dikkate alırsak, o yaşımdayken Pinokyo disketi olsaydı bile, bugün manyetik alanı bozulduğu için kullanılamaz durumda olurdu. Burada bir sorunla karşılaşıyoruz: bilgisayarlar o kadar hızla değişiyor ki artık bir disketin ömrünün süresini bilemiyoruz. 

Bilgi ve tecrübenin yayılımının insanların okuyarak vakit harcayacakları kağıt üzerinde de mi sağlanacağını, yoksa sürat ve internet kültürünün değerlendirme kapasitesimizi de etkileyeceğini mi düşünüyorsunuz?
Er veya geç – kim bilir, belki ben göremeden ölürüm – manastır kültürüne geri dönmek gerekecek. Okumakta ısrarlı olanların inzivaya çekilecekleri, Pennysylvania’daki 18. Yüzyıldan kalma tarikat tapınakları gibi mekanlar olacak. Oralarda aynı kültür herşeyiyle muhafaza ediliyor, kullanıma sunuluyor. Gezegenimizdeki altı milyar insanın her birinin entellektüel olmasını bekleyemeyiz. O bakımdan biraz aristokrat bir yaklaşım edinmek gerekecek.
Bir söyleşide Chesterton’dan bir alıntı yapıyorsunuz: “İnsanlar artık Tanrıya inanmadıkları zaman hiçbir şeye inanmıyorlar demek değildir, aksine her şeye inanıyorlardır”. Siz günümüzde neye inanıyorsunuz?
Her şeye inanmıyorum. 

Yazıya, kitaba ve kültüre inanıyor musunuz?
Soru işaretine inanıyorum. Araştırmaya. Biliyor musunuz ki, 19. Yüzyılda ruhsallığa inanananlar sofular değil bilim insanlarıydı. Akşamları el falına baktırmaya giden matematikçiler, mantıkçılar olduğunu biliyorum. Uğraşınız ne kadar bilimselse başka bir şeye ihtiyaç o derece duyuyorsunuz. Yıldız falına baktıran politikacılar var – mesela Bush. 

İtalya ’da da mı?
İtalya’da artık genç kızların peşinden koşmayı tercih ediyorlar. 

Eserlerinizin çevrildiği dilleri siz de bildiğinize göre kitaplarınızın çevirileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mümkün olduğunca çevirmenlerimle birlikte çalışıyorum. Hatta çeviri yapılan dili bilmesem de çevirmenle çalıştığım oluyor. Neticede çevirmenlere güvenmek gerekiyor. Her şeyi kontrol etmek imkansız. Her kitabım için, her çevirmene, kelimeler ve cümleler için referans açıklamaları olan, çeviriye yol gösterecek bilgi içeren bir dosya yolluyorum. Örneğin, Önceki Günün Adası’nda (Grasset 1996) her bölüm başlığı 17. Yüzyıldan kalma bir eserin adından oluşuyordu. Bu kitaplar piyasada bulunabiliyor. Çevirmenlere liste halinde yollamıştım.“ 

‘Neredeyse Aynı Şeyi Demek’ (Grasset, 2007) adlı eserinizi yazarken aklınızdan geçen bunlar mıydı? Önemli olan “Neredeyse” mi?
Hayır, önemli olan “neredeyse”, “aynı”, “şey” ve “demek”. Çevirisi yapılan nedir? Edebi yüzey mi, derin anlam mı? Öylesine bir örnek vermek gerekirse, diyelim, aptal bir adam, aptal olduğunu gösteren bir kelime oyunu, bir ifade cambazlığı yapıyor. Burada önemli olan kelime oyununu aynen çevirmek değil, o dilde aptallığı yansıtan bir kelime oyunu bulmak. Kelime oyununu değil adamın aptallığını vurgulamak gerekiyor. 

Anadiliniz dışında bir dilde yazmaya heveslendiğiniz oldu mu?
Evet, İngilizce yazdığım denemelerim var. Doğrudan İngilizce. 

Demek ki, İngilizceye konuşmanın ötesinde hakimsiniz...
Fransızcayı İngilizceden daha iyi konuşuyorum. Ama İngilizce yazmayı tercih ediyorum. Çünkü Fransızcada aksanlar ve yazım kuralları çok sorun çıkarıyor. Fransızcayı doğru yazmazsanız kabul görmezsiniz. Oysa İngilizceniz çok iyi olmasa da kabul görebiliyorsunuz. 

Anglofon bir yayınevi için kitabını doğrudan İngilizce yazan bir yazarla çalışmak ne kadar cazip!
Evet, İngilizce yazmak gitgide yaygınlaştı. Bütün bilim insanları İngilizce yazıyor. Fransızca bir konferans metni hazırlayabiliyorum ama hep hata yapmaktan korkuyorum. Fransızcada “o” sesini onbir ayrı şekilde yazabilirsiniz. Disleksinin en yaygın olduğu ülke Fransa. Almanca ve İtalyancada sesler söylendiği gibi yazılıyor, ve bunun çok kolaylığı oluyor. Fransızcada kurallar var ama ne yazık ki çok karmaşık. 

(Le Monde’dan çeviren Neşe Başman)