Kıvanç Tatlıtuğ: 45'imde çoluklu çocuklu adam olurum

Kıvanç Tatlıtuğ: 45'imde çoluklu çocuklu adam olurum
Kıvanç Tatlıtuğ: 45'imde çoluklu çocuklu adam olurum

FOTOĞRAF: EMRE GÜVEN

Uzun süredir röportaj vermeyen Kıvanç Tatlıtuğ GQ Türkiye'nin mayıs sayısı için Zeynep Üner'le Yedigöller'de uzun bir sohbete oturdu. Dergi ekibiyle doğanın içinde iki gün geçiren Tatlıtuğ hayatının olgunluk döneminde olduğunu anlattı, seneye Kerem Çatay'la bir dizi daha yapıp ardından TV temposunu ağırlaştıracağını haber verdi. Söyleşinin bir kısmını paylaşıyoruz...

Batı Karadeniz’in aşması hayli zor, engebeli yollarında tangır tungur ilerliyoruz. Yedigöller Milli Parkı’na yaklaştıkça telefonun sinyal çubukları azalıyor. Hepimizi 3G telaşı sarmışken Kıvanç, sinyal tamamen gitmeden arabayı durdurmamızı rica ediyor. Abisiyle konuşuyor, hatırını soruyor, dertleşiyor, nerede ne yaptığını anlatıyor, merak etmeyin diyor. “Teşekkürler, gidebiliriz” dedikten sonra bir daha telefonuna hiç bakmıyor.
Sanırım bugüne kadar Kıvanç Tatlıtuğ’la röportaj yapan herkesten çok tanıyorum onu. Tam da bu nedenle hikâyesini yazmak bir o kadar cazip ve bir o kadar da zor. Bir yanım gazeteci egosuyla beni 5-0 öne geçirecek kadar çok şey konuşup, bambaşka bir Kıvanç’ı herkese göstermek istiyor. Diğer -dost- yanım, onun özel hayatını ve prensiplerini ne kadar sıkı koruduğunu biliyor ve onun kadar korumak istiyor. Çünkü biliyorum ki, o bizimkini korur. Onun dostları arasında yaptığını yapmaya karar veriyorum. Egomu ve kurnaz soruları bir kenara atıp, kendimi doğaya ve sohbetlerimize bırakıyorum.

Yedigöller’de sezon mayıs ayında başlıyor, yani sezon öncesi oradayız. Büfeler bile kapalı. Kimsecikler yok. Tam da istediğimiz gibi. Gölün kenarına ulaştığımız an, arabadan atıyor kendini Kıvanç, tek kelimesini duyuyorum: “Muhteşem!” Biraz sağda solda dolanıyor, “Acaba burada balık tutulur mu?” Ben, “Bilmem, Google’layayım ama internet yok” diye söylenirken o, 100 metre ileride, koca parkta bizim haricimizde kamp yapan tek grubu buluyor ve sohbete dalıyor. Bu, onun şehrin göbeğinde kolay kolay yapacağı şey değil. Herkesin gözü üzerindeyken rahat değil. Peki burada onu bu kadar rahat hissettiren ne? “Uzaklara kaçmak, küçük köylere, kasabalara, balıkçıların ya da yerel insanların yanına gitmeyi seviyorum. Çoğu zaman beni tanımıyor, tanısa da aldırmıyorlar. Simit yiyorsa simit yer misin kardeş diyor, bir çay da sana koyuyor ya; işte o muhabbeti seviyorum. İnsanların doğal olduğu, samimiyetle sohbet ettiği yerleri, bu sohbetleri gördükçe dünyaya bakışım güzelleşiyor, içsel motivasyonum yükseliyor.”

OLGUNLUK DÖNEMİNDEYİM
İki gün boyunca fotoğraflarını çekmek ya da benim yaptığım gibi arada bir şuursuzca onu sorguya çekmek, normal şartlarda imkansız. Ama zayıf yerinden vurduk: Bizi seviyor ve bizden de çok, doğayı seviyor. Torpilli olduğumuzun farkında, soruyorum: “Aslında yazar olarak şu an epey şanslıyım. Çünkü sen ne röportaj yapmayı seviyorsun ne de kimseye güveniyorsun. Oysa şimdi dört arkadaş geldik dağ başına; hem kamp, hem çekim, hem röportaj yapıyoruz. Ben şimdi, senin hayatının nasıl bir dönemine denk geldim?”
“Hayatımın olgunluk dönemine denk geldin. Daha doğrusu, sanırım bu olgunluğu keşfetmenin başlangıcındayım. Bir durup görmek lazım. Susup duymak lazım. Şu an kuvvetli bir şekilde ona inanıyorum. Elimden geldiğince, güncel haberlerin dışında sektörle ilgili şeyleri takip etmemeye çalışıyorum ki kafam karışmasın. Bir şekilde zehirlenmeyeyim. Gaye Sökmen Ajans’la on yıldan fazla süredir çalışıyoruz, hepsi benim arkadaşım. Geçenlerde dedim ki medya takip şifremi değiştirin, ben artık bir şey görmek istemiyorum. Sektöre dönene kadar kendimi dinlemek istiyorum. Şu anda öyle bir dönemdeyim ki, her şeyi oturup düşünüyorum. Nerede mutluyum, nerede değilim. Beni tam manasıyla kendi derinime iten şeyler aslında neler; bunları keşfediyorum. Sanırım doğada keşfediyorum ki kendimi doğaya veriyorum.”

GENİŞ AİLEMİ CAM KAVANOZDA KORUYORUM 
Kıvanç’la ne zaman bir yere girseniz, tüm gözler size döner. Kimi hayranlıkla, kimi kıskançlıkla, kimi aşkla, kimi sadece birkaç saniyeliğine bakar. Ama illa bakarlar. Etrafında önce büyük bir çember oluşur. Dikkatliyseniz bunu hissedersiniz. Sonra o çember daralmaya başlar. İşadamları, gazeteciler, hayranlar, oyuncular, sosyal çevre, yani Eddie Vedder’ın dediği gibi “society”, gitgide boşluk kalmayacak kadar daraltır bu çemberi. Arkadaşı, yani yanında kimsenin aldırmadığı bir gölge olarak bile yorulursunuz bu durumdan ama o, bunu her gün yaşar. Belki de bu yüzden bu kadar tedbirli. Ailesinin, kız arkadaşının, arkadaşlarının, hatta onların ailelerinin üzerine bu kadar titriyor. Bu çemberin içinde onlara da sahip çıkıyor. Katı kuralları var. Kendinden de, yakınlarından da bekliyor bu kurallara sadık yaşamalarını. Prensiplerinden ödün vermiyor. Sakınıyor özel hayatını basından, insanlardan.

“Hem geldiğin topraklar, hem ailen işliyor aslında bu kodları. Bir insana baktığım zaman, önce annesinin, babasının onu nasıl yetiştirdiğine bakarım. Bir insanın köklerini saldığı yer, ailesidir. Beş kardeşiz. Fikirler aileden geçer. Sektöre adım attığım günden beri fikirlerim yeni formlar almış, değişmiş olabilir. Ama en temelinde ailem var. Ne yaparsam yapayım, geride bir ailem olduğunu bilerek yapıyorum. Sektöre gireli 12-13 yıl oldu, hâlâ özel yaşantımın kurcalanmasına alışamadım. İlk günkü kadar geriliyorum. Bu da benim zaafım herhalde. Televizyon sektörünün, hele reklamlarla geldiği durumu düşünürsek, bir dizi iki saat sürüyor. Onun fragmanları ya da tekrar bölümleri de sürekli ekranda dönüyor. Bir şekilde insanların evine zaten giriyorsun. Hem de çok ciddi miktarda. Üzerine bir de özel hayatımla kimsenin gözüne sokmak istemiyorum kendimi, çevremi. Ailemle, kız arkadaşımla, arkadaşlarımla geçirdiğim anları niye insanların evine sokayım ya da kendime bunu neden yapayım? Bir şeyler de bana kalsın. Ailemi, dostlarım ve partnerimle edindiğim geniş ailemi, cam bir kavanozun içine koydum, taşıyorum. Kırılmasın diye uğraşıyorum, her şeyden sakınıyorum.”

ÇOLUKLU ÇOCUKLU ADAM OLURUM HERHALDE... 
45 yaşında olduğunu hayal etse, aklına ilk ne gelir? “Ben daha yarını hayal edemiyorum, çok zor bir şey ama dur bakalım, hayal kurmak güzeldir. 45 yaşında, işini devam ettiren, çoluklu çocuklu bir adam olurum herhalde. Yine ailesini fazlaca korumaya programlanmış ama bu defa geniş ailesiyle birlikte çekirdek ailesini de koruyan... Yine uzak yaşayan, yine çok konuşmayan, uluorta kendini göstermekten hoşlanmayan...”

“Bugün 20 yaşında olan, hatta senin o dönemki haline benzeyen bir erkeğe ne öğüt verirdin?” diyorum. “Hiçbir şey için yaşantından ve yapmak istediklerinden vazgeçme. Onun dışında, sana gelen her şey hoş gelmiş, sefa gelmiş.”

AİLENLE BÜTÜNSEN O ZAMAN TAMSIN 
“Hırslı mısın?” diye soruyorum. “Değilim ya... Fazla hırsın insanın önce kendini, sonra ilişkileri zehirlediğini düşünüyorum. Bunu şu yaşımda düşünmüyorum, hep biliyordum. Çok azla yetinebilirim. Ormanda üç-dört arkadaşımla vakit geçirmek, atımın üzerinde dörtnala koşmak benim için dünyadaki en büyük mutluluk şu an. Popülerlik ya da para insana mutluluğu ya da değerli anları getirmiyor. Doyumsuz hiç olmadım, olmayacağım. Bırakmam gereken yerde her şeyi bırakabilirim. Allah’a şükür sağlıklıyım, çok mutluyum. Ama huzurum ve mutluluğum ne yakışıklılığımla, ne kazandığım parayla eşdeğer. İç motivasyon, iç huzur, parayla ya da güzel olmakla gelmiyor. Aile bağların güçlüyse, bir bütünsen onlarla, için huzurluysa o zaman zenginsin, o zaman tamsın bu hayatta.”
“Seni en çok ne tatmin ediyor?” diye soruyorum. “Yapmış olduğum işler. Ne yaparsam yapayım, yeni olsun istiyorum. Daha öncekinden bambaşka bir karakter. Beni korkutacak, acaba yapabilir miyim dedirtecek, sabahlara kadar uykumu kaçıracak, hem fiziksel hem de duygusal olarak zorlayacak. Kendimi cendereye sokmayı seviyorum ben. Bir elim yağda, bir elim balda olmasın. Ben bu karakteri gözüm kapalı oynarım diyebileceğim işe değil, ben bunu nasıl yaparım diyeceğim işe heyecan duyuyorum. Çünkü biliyorum ki yapamama ve üretememe korkum, bana mutlaka bazı kapıları açıyor.”

KUZEY ASKERE GİDEN ABİSİ GİBİ... 
Ezel’de konuk oyuncu olarak canlandırdığı 8 karakteri ve Kuzey, onun kariyerindeki mihenk taşları. Kelebeğin Rüyası’nda hasta Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandırdıktan sonra uzun süre psikolojik olarak öksürmüş. Kuzey’e ise neredeyse askere giden abisi muamelesi yapıyor. Hâlâ gündelik hayatında şakalaşırken o jargonu, beden dilini kullandığı oluyor. Sanki bir gün dönecek Kuzey.
Bir gün dönecek demişken, sahi sahalara ne zaman dönecek? “Kerem Çatay’la bir dizi daha yapacağız. Şu an gelişiyor. Muhtemelen önümüzdeki sene. O diziyi de yaptıktan sonra bu tempoda, uzun soluklu, haftada iki saat yayınlanan bir dizi daha yapmayacağım gibi hissediyorum. Senede bir ya da iki tane sinema filmi yaparak oyunculuk sevdamı devam ettireceğim. Geri kalan zamanımı kendimi geliştirmeye, aileme ayıracağım. ”

HER ŞEYİ BIRAKABİLİRİM
“Özgürlüğüme çok düşkünüm. Hayatım boyunca ne yaparsam yapayım, sıkıldığımı hissettiğimde arkamı dönüp gittim. Oyunculuk mesleğini gerçekten çok seviyorum. Kendimi geliştirmek için her şeyi yaptım, yapıyorum. Daha da eminim çok şey var yapmam gereken. Hem oyunculuğumun gelişimi, hem kendi ruhsal ve fiziksel gelişimim için her gün çaba gösteriyorum. Hasbelkader oyuncu oldum. O yaşta kafamda oyuncu olmak yoktu. İlk dizimi yaptığım dönem para kazanmaya ihtiyacım vardı ve sektöre bunun için girdim ama çok sevdim. Okulunu okumaya karar verdim. İletişim Tasarımı Sinema Oyunculuğu bölümünden mezun oldum. Hırsla değil, gerçekten çok sevdiğim için oyunculuğu, büyük hevesle, merakla temelini öğrenmek istedim. Sonra bunu en iyi şekilde yapacağım dedim ve çok uğraştım. Şu an hem para kazandığım, hem severek yaptığım bir işim var. Bunu götürebildiğim kadar götürmek istiyorum ama hayatın ne göstereceği belli olmaz. Bağımsız işler yapmak istiyorum. Birçok şey yazdım (senaryo), biriktirdim. Kendi bağımsız projelerimi yapmak istiyorum. Bu işi bırakmam gereken zaman gelebilir ve gelirse doğru zamanda bırakmak istiyorum.”

Yazının tamamı GQ Türkiye'nin mayıs sayısında...