Kıyamette Allah kadar yalnızız!

Kıyamette Allah kadar yalnızız!
Kıyamette Allah kadar yalnızız!
Doktora tezini 'kıyamet kültü' üzerine yazan Radikal yazarı Prof. Dr. Tayfun Atay: 'Maya takvimi'ne şekil verenler, imkân bulup da bu çağları ve bugünü görseler, kıyamet kehanetlerinin nasıl gerçekleştiğine kani olurlardı.
Haber: TAYFUN ATAY - tayfun.atay@radikal.com.tr / Arşivi

Kıyamet beklentilerini Sümer tabletlerine kadar geriye izleme imkânı var. Daha öncesinde var mıydı bilemiyoruz, ama spekülasyon mümkün. Bana sorarsanız kıyamet, ‘insan’ denen hayvan, doğaya tâbi mütevazı bir yaratıkken taşa biçim verip onu silah haline getirerek doğasına aykırı bir yaşam yörüngesine girdiğinde inceden koptu. Yine de bu, bir ‘küçük kıyamet’ti. Daha büyüğü, toprağın karnını yarıp ondan ekmek çıkarınca koptu. Sümer tabletlerindeki kıyamet buna karşılık gelir. Toprağı ekip biçmeyi öğrenen insan, bu kaynağı başkasından esirgeme yolunda mülkiyet, savaş ve devleti geri dönüşsüz şekilde var ettiğinde kıyamet artık hayatın gerçeğidir. Hele ki makineleşme sonrasında yaşanan 19’uncu ve 20’nci yüzyılları göz önünden geçirin, kıyameti gökte ve gaipte aramaya ihtiyaç olmadığını fark edeceksiniz. ‘Maya takvimi’ne şekil verenler, imkân bulup da bu çağları ve bugünü görseler, kıyamet kehanetlerinin nasıl gerçekleştiğine kani olurlardı.
Yani ‘kıyamet’, içimizde. Ona ilişkin, inançla sarmalanmış kehanet, senaryo ve beklentilerimiz, içimizdeki kıyametin düşsel dışavurumlarından başka bir şey değil.
Sayısız insan topluluğunda karşımıza çıkan kıyametle ilişkili inanç ve beklentiler, sosyal bilimlerde en geniş çerçevede ‘milenaryanizm’ (‘milenyalizm’) başlığı altında ele alınır. Türkçeye ‘Binyılcılık’ şeklinde ‘literal’, ama sorunlu şekilde çeviriyoruz tabiri. “Ne alâka” derseniz, alâka şu ki inanca göre İsa-Mesih, göğe yükseldikten sonra, kıyamet eşliğinde, geri dönüp dünyayı 1000 yıl yönetecekti. Bu, Miladî 1000 yılında (‘millenium’ binyıl demek) beklendi. O yıl çok kritik geçti. Bir şey olmadı ama bu, inancı yok etmedi, erteledi. 2000 yılına girildiğinde de ortalık nasıl hareketliydi, hatırlayın!..
Tabii insan sabırsız ve ‘bin’li yılların arasına bol miktarda kıyamet tarihi yerleştirmeyi ihmâl etmiyor. Şu ara bunlardan birine daha şahitiz. Bu da geçecek, yenileri gelecek. Tabii ‘medyatik’ çağda muazzam endüstriyel değeri de var. Zamanla kıyamet endişesinin bile enflasyona uğrayıp sıradanlaşmasından korkarım!..
Korkarım, çünkü bu, ‘umut sosyolojisi’ başlığı altında toplanan çalışmalardan öğrendiğimiz kadarıyla, her ne kadar korku, dehşet ve endişeyle sarmalansa da aslında gerçek hayatın içinde sefil, perişan, çaresiz insanlar için alttan alta ‘telafi’ etkisi yaratan bir beklenti. Bu konuda kafa yoranlar, bu beklentilere en fazla eğilim sergileyenlerin, alt sosyoekonomik tabakalar, düşük statülü olanlar, yaşadıkları toplumda siyasal, ekonomik hatırı sayılır herhangi bir güce ve anlamlı bir toplumsal role sahip olmayanlardan çıktığını söylemekte. Kıyamet vaat eden milenaryan hareketlere yol açan koşullar da şöyle sıralanır: Umut ve beklenti yokluğu; aile , akrabalık ya da yerel topluluk bağları temelinde yükselen geleneksel-dayanışmacı toplumsallıkların tahribi; modernleşme, bireyselleşme, kentleşme, iç-dış göç (küreselleşme ve ‘dijitalleşme’yi de biz ekleyelim) gibi şiddetli ve yakıcı geçiş süreçlerinin yaşanması... Ve çoğu kıyamet senaryosu, sonuçta ‘doğru yol’u benimsemiş olanların sefaletten selâmete çıkacağı müjdesiyle ‘umutsuzların umudu’ haline de dönüşür (H. Desroche, The Sociology of Hope, 1979).
Yahudilikte ‘Mesih’, Hıristiyanlıkta ‘İsa-Mesih’ beklentilerinin karşılığı İslâmiyet’te ‘Mehdi’. Mehdici hareketler İslâm tarihi boyunca irili ufaklı her yerde görüldü. 1990’ların başında İngiltere ’de araştırma yürüttüğüm bir Nakşibendi topluluk içerisinde de yakında kıyametin kopacağı ama ‘Mehdi Aleyhisselam’ın da gelip inananlar için ‘Altın Çağ’ın kapısını açacağına dair zengin bir söylem vardı. Topluluğun lideri Şeyh Nazım Kıbrısî’ye göre kıyametin “Müslümanların birbirine hiç merhamet etmemesi” gibi küçük işaretleri zaten mevcuttu. Ona göre büyük işaretler de şunlardı: “1) Büyük bir dünya savaşının çıkması; 2) Deccal’in belirmesi (ki bu, Yahudilerin beklediği ‘Mesih’ olarak tasnif edilmekteydi!); 3) İsa-Mesih’in geri dönüşü; 4) Mehdi’nin gelmesi; 5) Dünyada üç bölgenin yerle bir olması; 6)Tüm dünyayı koyu bir duman tabakasının kaplaması; 7) Yaygın biçimde vuku bulan depremler; 8) Her yerde görülen yangınlar; 9) Yecüc ve Mecüc (Kuran’da geçen ve kıyamete yakın belirip ortalığı viraneye çevirecek iki tahripkâr kavim); 10) Güneşin batıdan doğması (T. Atay, ‘Batı’da Bir Nakşî Cemaati’, 2011, s 200-1).
Şeyh bunları dediğinden bu yana kıyamet kopmadı. Yoksa koptu mu dersiniz?! Yerle bir olan bölgeleri mi sayıyorsunuz? Gökyüzünü kaplayan duman tabakalarını mı işaret ediyorsunuz? Dünya bir yangın yerine mi döndü? Sıklaşan depremleri mi hatırlatıyorsunuz? Dünyanın pek öyle görülmese de aslında bir büyük savaşın içinde olduğunu mu öne sürüyorsunuz? Yecüc ve Mecüc?.. İsimleri hepimizce malûm mu?!
Eh, o halde kıyameti halihazırda yaşarken daha neyi bekliyoruz? Attila İlhan’ın o müthiş dizesini (“cehennemde bir allah gibi yalnızım”) uyarlayalım halimize olsun bitsin: Kıyamette bir Allah kadar kadar yalnızız!..