Kolay işler bu üçlüyü tercih etmiyor

Kolay işler bu üçlüyü tercih etmiyor
Kolay işler bu üçlüyü tercih etmiyor
'Tepenin Ardı'nın baba, oğul ve ırgat üçlüsü; aynı zamanda 'Suskunlar'ın da üç kötüsü: Reha Özcan, Berk Hakman ve Mehmet Özgür. Önce Hakman ve Özgür'le başlıyoruz konuşmaya, Özcan'ın da katılımıyla sohbet daha da derinleşiyor...
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Filmdeki öteki meselesine dair her gösterimde farklı yorumlar yapıldığı söyleniyor hep. Siz, senaryoyu okuduğunuzda hangi ötekiler geldi aklınıza ilk?
Özgür:
Valla ben senaryoyu okuduğumda ötekiden çok paradoksal yönüne takılmıştım hikâyenin.
Hakman: Ben de politik bir alt metin falan hiç düşünmedim. Bir tiyatro oyunu okur gibi yaklaştım. Bence küçük bir ‘oda oyunu’ gibi bir şeydi.
Karakterlere hazırlık sürecinden bahsedebilir miyiz?
Özgür: Benimki maalesef çok uzun sürmedi. Çünkü filme beş gün kala mı, üç gün kala mı teklif almıştım. Senaryo geldi, hemen okudum, zaten iki üç gün içinde de çekimlere gittik.
Hakman: Biz İstanbul ’da dört beş gün okuma provası yaptık. Onun haricinde başka oyuncular ne yaptı bilmiyorum ama ben konuyla ilgili kitaplar okudum, bir playlist hazırladım 20 – 25 şarkılık, karakteri, atmosferi yansıttığını düşündüğüm. Benzer karakterlerin hikayelerini anlatan filmleri birkaç defa izledim. Bir romanla ilgili bir çalışma yaptım.
Kimler vardı playlistte? Roman hangisiydi?
Hakman: Eliott Smith, Nick Drake, Jose Gonzales, James Newton Howard’ın ‘Village’ için yaptığı müzikler, Elephant Man’in soundtrack’inden birkaç parça. Eric Maria Remarque’ın ‘Dönüş Yolu’ diye bir romanı vardır. Cepheden döndükten sonra hayata uyum sağlayamayan üç arkadaştan bahseder. Orada kalan parçaları egzersizlerle kuvvetlendirmeye çalıştım.
Canlandırdığınız karakter muhtemelen Güneydoğu’daki çatışmanın kurbanı. Oradaki tanıklıklara dair özel okumalar yaptınız mı?
Hakman: Hayır, özellikle okumak istemedim. Çünkü filmde de öyle flashbackler, savaş sahneleri vs. yok. Daha özgün bir seçim yapmış Emin. Halüsinasyonlarla çok fazla abartmadan daha farklı bir stil yarattığı için hiç o taraflara gitmek istemedim açıkçası.
Özgür: Bir de karakteri oraya dayasa çok Türkleştirirdi. Bu, çok evrensel bir hikaye. Öyle de olması gerekiyor.
Hakman: Evet mesela Amerika’da benim karakterimin ne yaptığıyla ilgili sorunlar oluştu, çünkü adamlar Güneydoğu’daki çatışmayı bilmiyorlar. Emin biraz anlatınca anlar gibi oldular. Bu topraklara doğru gelince festivallerde daha çok anlaşıldı. Balkanlar’da, Sırbistan, Bosna’da, sonra Abu Dhabi’de...
Özgür: Dün onu düşündüm. Bu film altyazılı olmasa da diyelim Sırpça konuşsa insanlar kim anlayabilir ki Türk filmi olduğunu...
Özgür: Sırplar da bunu söyledi.
Hakman: Almanlar da söyledi, “Siz bizi anlatmışsınız” dediler.
Emin Alper’in filmi marşvari bir müzik eşliğinde bitirmesi seyirci için çok beklenmedik bir finaldi. Sizin için de öyle mi oldu?
Hakman: Sette öyle yapacağını bilmiyorduk. Rahmetli Seyfi, Emin’le Selanik’teyken olmuş postprodüksiyonda. Ama bana sorarsanız - Seyfi’ye de söylemiştim- eski bir müzisyen olarak o müzikten çok memnun değilim. Brechtian bir etkisi olabilir. Yabancılaştırıcı falan... Ama ben bambaşka bir şey düşünüyordum. Ya da tamamen tepeye çıkıştaki o ayak sesleriyle de bitirilebilirdi.
Özgür: İlk Berlin’de gördük o halini ve o şoku yaşadık. Ben izledikten sonra alıştım mı, kanıksadım mı bilmiyorum, artık heyecanlandırıyor beni.
Hakman: Ama ilk an her zaman önemlidir, abi... İlk karar doğrudur... Marlon Brando geldi ayaklanın.
(Reha Özcan mekânda. Devlet Tiyatrosu’ndaki oyunu ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’nda rolü gereği sigara içtiği için aldığı cezadan şikâyet ediyor haklı olarak. Ama çok geçmeden röportaja dahil oluyor ve marşlı finalden ne kadar etkilendiğimi söylediğimde “Sen bu işten hiç anlamıyorsun” diyor.)
Hakman: Bizim filmin sesini kısarak o sahneyi seyret, tüylerin ürperir. Karanlık yaylıların falan girdiğini düşünsene, gerilim dolu biter. Burada farklı bir şekilde biter.
Özcan: Beklentileri karşılayan bir şey olurdu senin dediğin...
Hakman: Ne beklentisi abi?
Özcan: Korkutucu bir boyuta gidebilirdi, uzaklaştırabilirdi seyirciyi.
Hakman: Daha da sokardı seyirciyi içine abi...
Özcan: Şimdi burada dışarıdan bir gözle alay ederek seyirciyi filmin içine daha çok yaklaştırıyor. Ama ben yine de müzik formu olarak başka bir yapının, müzikalitesi yüksek bir şeyin kullanılması taraftarıydım. Emin, filmde bize izin vermediğini kendi yapmış oldu.
Size izin vermediği neydi?
Özcan:
Oyunculuk yönetiminde, gerçekten daha gerçek oynadığın ve egzajere etmeye hiçbir zaman izin verilmeyen ve doğaçlamayı da mümkün mertebe kıstığımız bir çalışma oldu. Sadece antrenman sırasında doğaçlamalar yaptık. Emin’in kafasında belliymiş, Fatih Terim nasıl bir maçtan önce biliyorsa – ya da pardon Mustafa Denizli diyelim, Fatih Terim nereden bilsin maçta neler olacağını – Mustafa Denizli gibi Emin de kafada filmi yapmış. Bize de kafada filmi yaptığını söylememiş.
Filmin yurtdışı eleştirilerinde western tonunun üzerinde de çok duruluyor…
Hakman:
Açıkçası ben ilk okuduğumda bir Polanski filmi olarak düşündüm. Polanski bu senaryoyu inanılmaz bir şekilde çekerdi dedim içimden. Karanlık, simsiyah tonlar… Ben hiç gündüz de çekmezdim filmi. Tabii canım biz kendi kafamızda çekiyoruz yani… (Gülüyor)
İlk soruları size de sorayım. Filmdeki öteki meselesi var mesela.
Özcan: Filmde neden bazı şeyler öncelendi acaba, onu merak ediyorum. Başka bir düzlemde yaşasaydık ve bu filmi seyretseydik yine ötekileştirmeye mi öncelik verecektik. Ondan çok emin değilim. Ben bu senaryoyu alıp okuduğum zaman tek başına bir şey değil, koskoca bir tarih gördüm. Anadolu yaşayışlarının genlerinin hepsini gördüm burada. Ataerkili de, anaerkili de, şeytanı da, meleği de gördüm. Hani derler ya filmler için. Seks, aşk, ihanet, hepsi var diye. Bu filmde de var hepsi.
Anaerkillik vurgusu da var mıydı filmde?
Özcan:
Bir tane kadın karakter var ve bir tek o en doğru tavır içerisinde. Doğru alternatifleri sunan, yapılması gereken doğruları sunan ve ciddiye alınmayan, fakat herkeste acabaları uyandıran şeyleri de o yapıyor. Hayatın yürümesi için her şeyi yapan aslında kadın. Diğerlerinin hepsi sefa pezevengi…
Üçünüz aynı projede olacak mısınız daha sonra da?
Hakman: Yok ya nerede... Ama Emin, başka projelerde de farklı karakterler için yine bizi kullansa…
Özcan: Ben kadını oynasam…
Hakman: Ben de polis memuru olsam, ikinizi birden coplasam… (Gülüyor) Yurtdışında bir oyuncu olarak tanınmanın yolu bir yönetmenle üç dört filmde birden çalışmak, düşünsenize Werner Herzog ve Klaus Kinski, Scorsese ve DeNiro… Bizde hiç öyle bir kültür olmadığı için öyle bir şey olmayacak. Daha önce ‘Suskunlar’da da çalıştık, devam etmesini istiyoruz ama kimse öyle bakmıyor.
Özgür: Aslında Emin bu evrensellikte bir durum komedisi yazabilir. Ve bu ekiple yaparsa, o çok tutar. (Gülüyor)
Hakman: Büyük bir şey de yapabiliriz, düşünsene, beş altı filmin sonunda herkes gelir, 600 bini buluruz, o zamana kadar zaten bir sürü dizi de yaparız.
Özcan: Beş altı filmin totalinde mi 600 bin?
Hakman: Yok beşinci filme doğru 400 bini bulur gişe…