Konservatif sanatçının beyefendi adaleleri

Konservatif sanatçının beyefendi adaleleri
Konservatif sanatçının beyefendi adaleleri

FOTOĞRAF: ZEYNEL ABİDİN AĞGÜL / KOLAJ: MERT GÜRELİ

Kapakta bisepslerini göstermese, 'baklavaları' birden bu kadar olay yaratmasa 'YLMZMRGL' isimli albümü için yine Yılmaz Morgül'le konuşur muyduk? O kadar acayip bir figür ki, konuşurduk belki, ama anlar mıydık, o ayrı...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Beyoğlu ’nda geçen yüzyılda inşa edilmiş bir binanın beşinci katına çıkarken, daha ikinci merdivende onun sesini duydum gibi geldi; anlayamadığım bir şarkının tek satırını ama stadyum konserindeymiş coşkusuyla söyleyip sonra birden durdu. Beş kat uzun sürüyor. Bir yandan orada ne aradığımı kendime soruyorum, bir yandan kendine yabancılaşmanın verdiği o tuhaf tatlı hisle, bir ‘film gibi’de ilerliyorum.
Biraz sonra söyleşi sonuna kadar göremeyeceğim gözlerini kapatan aynalı gözlükleri, şapkası, göğüs baklavalarının bir kısmının görünmesine müsaade eden dar gömleği ve yırtık kotuyla karşımda beliriyor. Önce kolyemden çantama kadar, benim giydiklerime dair teferruatlı yorumlarda bulunarak bir sonuca varıyor: “Uyumdan çok hoşlanmıyorsunuz.” İşte bu doğru.
Bir müzik CD’sinin kapağı olarak düşünüldüğünde milimetrekareye düşen adale yoğunluğu normalden daha yüksek ve de bu bisepsler ‘beyefendi sanatçı’ Yılmaz Morgül’e ait olunca, hadise magazin sarmalı dışına çıkmış. Fotoşop mu değil mi, baklavaların sahibi hakikaten Yılmaz Morgül mü, o pazular kime gösterilmekte?
Acayip bir figür kendisi. Değil dokunmak, kimi mevzularda parmak gösterince gözlerinden yaş boşalan ultra inceliklerden müteşekkil bir his yumağı (Karşısındakinde koruma, kollama dürtüsü doğuruyor refleks olarak. Ama refleks)... Tüm varlığıyla milli tarih, milli ahlak, milli duyarlılık bileşenlerinin katıksız çözeltisi. Bir insanlık, bir kadirşinaslık, bir seviye, düzey insanı... Kırılgan ve bıçkın; erkeksi ve ana kuzusu; mazbut ve çılgın; bir şey ve bir şey... Uyumsuzluklarıyla uyumlu, çelişkileriyle tutarlı özel bir karışım. 

Evlilik boyutunda arkadaşlık
Vücut geliştirmeden girerek muhabbeti geliştirmek istiyorum. Neden, neden, kısaca neden diye sormak istiyorum: “Bu kadar olay yarattı çünkü havuz, deniz kenarında görüntü vermeyen bir Yılmaz Morgül vardı şimdiye kadar.”
Bir gün kendimden üçüncü şahıs söz edebilecek miyim?
Peki gizli gizli nerelerde denize giriyordunuz Yılmaz Bey? Bir minnacık Yunan adası, bir intim İtalya koyu beklerken gerçekten neden görüntü alınamadığını anladım. Senelerdir ailesiyle Erdek’e gider, tekneyle açılırlarmış. Zaten yüzme bilmediği için, deniz olayı kendi ifadesiyle suya batıp çıkma şeklinde.
Kaldı ki daha önce bir kadın dergisinden de kaslarını gösterme teklifi almış ama iki lösemili çocuk için ameliyat parası vermedikleri takdirde kabul etmeyeceğini söylemiş.
Şimdi ne oldu kısmı karışık; Zeynel Abidin’e albüm kapağı çektirirken kendi mi teklif ediyor, o mu? Şafak Karaman bu fotoğrafları yanlışlıkla mı görüyor, sonra ikna mı ediyor, ne? Yaşadığı hastalıklara rağmen vücuduna sahip çıkmasıyla örnek teşkil ettiğine, dinleyenlerin bu sportmen kimliğini bilmesi gerektiğine inandırıyor. Zaten malumunuz, söz konusu olan sanatsa, sınır mınır yok. Albüm kapağında da böyle yazıyor.
Neticede hep ruh güzelliğine yatırım yapan birinin, vücut güzelliğiyle ortaya çıkması belki kafaları karıştırmıştır diyorum, “Ben bu pozlarımla da beyefendiyim” diyor. Bu başlığa sığmayabilir; “Kaslarımla da beyefendiyim” diyorsunuz yani değil mi? “Evet canım.” Tamam o zaman...
Bir gayesi de sülaledeki sporcu genlere dikkat çekmek. Büyük dede Olimpiyat şampiyonu Necati Morgül, abisi milli boksör Salih Morgül, ablaları okulda kros şampiyonu, bir yeğeni futbolcu, onun eşi milli voleybolcu... Kendisi de kick box ve tekvandoyla uğraşmış zaten.
Morgül için bir gün, uyandığı için Allah’a şükretmek ve sonrasında 15 dakikalık bir yatak egzersiziyle başlıyor. ‘Mum duruşu’na kadar... Bunu özellikle ekliyor. Sonrasında da barfiks, mekik ve şınavın da dahil olduğu 45 dakikalık ayrı bir seans var.
Kas deşifrasyonuna girerken en çok annesinden korkmuş. Tek tesellisi şu olmuş: “İnsanlar sonuçta denizi ya da havuzu kullanırken de bir mayo ya da şortla, üzerinde atlet olmadan bu işlemi gerçekleştiriyor.” Zaten annesi de hoşgörmüş, “Uşağım sen bayağı yakışıklıymışsın” diyerekten...
Tepkilerin gerisi de gelmiş zaten: “Üstsüz resmimden sonra 286’ya yakın sayfa açıldı Face’te. Hem Face’te hem Twitter’da normal arkadaşlık değil, ilişki, evlilik boyutunda arkadaşlık teklif edenlerin sayısını hatırlamıyorum...” 

Sıtma nasıl bir hastalıktır?
Mecburen uzuyor ama insan merak ediyor. Şimdiye kadar hiç kullandı mı bu kasları? 14 yaşında, Emniyet’in ve ailesinin izniyle yaz boyu sahne aldığı Adana’ya bağlanıyoruz. Dört program yaptığı bir günün gecesi, son sahne için kulübe gidiyor ki ses düzeni hazır değil. Hoşgörüyle 40 dakika bekliyor, salonda çıt yok. Zaten ‘konservatif’ konserlerinde çıt çıkmazmış. 14 yaşındayken bile mi? “Ben dört yaşımdan beri okuyorum hanımefendi. Şarkı okuma manyağıyım” diyor kahkaha atarak. Bir insanın konuşurken gözlerine bakamayınca ilgi suratta geziniyor haliyle. Gözlerini görüyor olsaydım iki parmağım kalınlığındaki dudaklarından, üst ve alt dişleri arasındaki yedi farktan kendimi koparabilir miydim?
Neyse, 14 yaşındaki solistimiz ses düzenine dair konuşmaya başlayınca tonmayster bir kelime kullanıyor. ‘Konuşmalarına dikkat et’ uyarısına karşılık ‘Sinirlensen datturu dutturu...’ (Tam olarak böyle dedi) gelince medeni ilişkiler kopuyor. Araya kulisin duvarına fırlatılan tonmaysterler, döner bıçakları, karakollar, mahkemeler falan giriyor. 14 yaşında. O zamandan beri bu kadar damarına basan olmamış.
O derece olmasa da, yakınlarda sinir tellerini titreten birini benim tanımama ne demeli? Tanıştığımızın altıncı dakikasında imalı imalı “Sizin gazetede de pek hazzetmediğim biri var” demişti. Onun hakkında tatsız şeyler yazmışmış. Radikal yazarları gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti, çıkaramadım. “Kemal Bey” dedi. Kemal Yılmaz mı? Geçenlerde Morgül’ün Posta gazetesini ziyaret ettiğini yazmıştı, tamam evet.
Şaşırtıcı biçimde benim de hayatımda Yılmaz Morgül’ün sesini canlı duyduğum yegâne zaman, bir önceki albümde yaptığı Posta ziyaretidir. Bir sıkıcı öğleden sonra, Şenay Düdek cenahından ses yükselmişti. Morgül, büro-sit’inden kalkmadan mini bir konser vermiş, sonra da alkış kıyamet kopmuştu. Kemal Yılmaz’ın yazdığı da benzeri bir durum fakat Morgül’ü kızdıran, ensesiyle meşhur yazarımızın ‘sıtma görmemiş ses’ tabirini kullanması olmuş. “Ne demek sıtma görmemiş ses? O zaman beni alkışlayan o insanlara da hakaret etmiş olursunuz.”
Bir afalladım, bildiğimi unutacağım neredeyse. “Sesinize iltifat etmek istemiş işte” dedim. “Yok, bence kendisi sıtmanın nasıl bir hastalık olduğunu bilmiyor” dedi. İçimizden biri ‘sıtma görmemiş ses’ deyimini bilmiyor, ama hangimiz?
Ben sinirinin üzerine gitmeyi tercih ederek, şimdi Kemal Yılmaz’ı görse kaslarını kullanıp kullanmayacağını sordum. “12 yaşında ‘Mesnevi’yi okumuş bir insan olarak kendisine önce insan olmanın erdemlerini hatırlatacak söylemlerde bulunurdum. Ama hoşgörü penceresinden bakmayan, kötü niyetli insanlara da acımam, karşılık veririm. Bu sporları bunun için öğrendik, kendimi koruyabilmek için...”
Artık ne desem boş, aradan çekilirim.

168.9 IQ meselesi
Bedenden konuştuk, ruhtan da... Ama Morgül’ün IQ’su da konuşulmaya değer bir başlık. Yedi yıl önce Cerrahpaşa’da ölçtürdüğü tam rakamı veriyor: 168.9. Zaten daha dört buçuk yaşında okuma yazma öğrenmiş, beş yaşında okula başlamış. IQ’sunu da çevresinin teşvikiyle ölçtürmüş. Öyle farklı, öyle spontane fikirleri olabiliyormuş ki, birçok insan “Nereden geliyor bunlar aklına...” diyormuş.
168.9 da yabana atılır bir rakam değil. Zaten sabahlara kadar ülke sorunlarını konuşacağı arkadaş bulmakta çok zorluk çekiyormuş. Zekâsını ve birikimini kullanacağı bir projesi de var: Televizyonda, sanatçı gözüyle ülke sorunlarını köşe yazarlarıyla konuşacağı seviyeli bir tartışma programı...

Protest düşünceler
Şimdiye kadar çeşitli yardım kuruluşları için 2 bin 400’den fazla konsere hiç para almadan çıkmış bir kişi Yılmaz Morgül. Hakikaten ciddi bir efordan söz ediyoruz. Benim merak ettiğim, Beykoz Deri Kundura Fabrikası’nda işçi olarak yedi çocuğuna zorluklarla bakan annesinden söz eden Morgül’ün, işçi hareketlerine nasıl baktığı oldu. Hayatında hiç 1 Mayıs’a gitti mi mesela? “Teklif gelse giderim tabii, konserdeyimdir” dedi ama şunu da ekledi: “Bugün bayanlar boş tencere mitingi yapsa en önde olurum.”
Bir kez Zonguldak’ta göçük altında kalan işçiler için yapılan bir eyleme katılmış. Fakat basının geldiğini görünce hemen gitmiş. Neden? “Çünkü Yılmaz Morgül şov istemiyor.” Bir protesto eyleminin neden gizli yapılması gerektiğini pek anladığımı söyleyemem.
Kadın örgütlenmeleri ya da eşcinseller, translar, toplumsal cinsiyet meselesi üzerine kafa yoranlar? “Kadınlar benim için önemlidir, onlara yardım da ederim. Ama diğer grupları tanımıyorum.”
Çocuklara zaafı malum. Cinsel istismara uğrayan çocuklar için bir mağduriyet yasasından söz ediyor. Peki gösterilere katıldıkları gerekçesiyle yetişkin olarak yargılanan Kürt çocuklar için ne düşünüyor? “Bakın o duruma karşıyım. Belki çevresindekilerin yönlendirilmesiyle de yaşanmış olabilir o olaylar.”
Buraya kadar geldiysek, bir de Türk-Kürt meselesine girelim. “Doğduğum Beykoz’da komşularımızın çoğu Hakkari’liydi, Kars’lıydı. Okul sıralarını, yiyecek maddelerini ben hep onlarla paylaştım. İnsanların Türk, Kürt, Laz, Çerkez diye ayrılmasının karşısındayım. Bence dış mihrakların oynadığı oyunlar bunlar. Kendi kendimize kalkınacağımızın farkına varabilsek...”
‘Dış mihrak’ lafını duyunca toparlamalı. Bir süre daha devam edip “Şarkılarımda da var bu protest düşüncelerim” diyor Morgül. Dünya müziğinin etnik temasını takip ederek ‘trance’ ve ‘remiks’ türlerine de yer verdiği ‘YLMZMRGL’ isimli albümünde ben pek öyle protest duruma denk gelmemiştim; “Nerede?” diye sordum.
“Bir şarkımda ‘Kendi isteğimle doğmadım’ derken bunların altını çiziyorum Pınar Hanım. Hiçbirimiz kendi isteğimizle gelmiyoruz ki, hepimiz annelerimizin babalarımızın zevkinin ürünü olarak, haberimiz olmadan burada bulunuyoruz. Sizin altını çizdikleriniz de bu konunun içine dahil olabiliyor ne yazık ki...”
Ben artık neyin altını çizdiğimi biliyor muyum ki?


    ETİKETLER:

    Beyoğlu

    ,

    Hadise