'Kötü oynasam berbat bir film olabilirdi'

'Kötü oynasam berbat bir film olabilirdi'
'Kötü oynasam berbat bir film olabilirdi'

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Adana Altın Koza'da en iyi film seçilen 'Gözümün Nuru', gözünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir sinema öğrencisinin başından geçenleri anlatıyor. Bugün gösterime giren filmde kendisini oynayan yönetmen Melik Saraçoğlu, "Kötü oynasam berbat bir film olabilirdi. 'Vah evladım kör oldu' gibi sulu bir melodram olsun istemedik" diyor.
Haber: JANET BARIŞ / Arşivi

Sinema okullarının ilk dersidir sinema ve göz ilişkisi. Gözü kırpma becerimiz film seyretmemizi de sağlayınca saniyenin onda biri kadar devrilen resimler arka arkaya gelir ve film olur. Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş, iki sinema sevdalısı yönetmen. Melik Saraçoğlu’nun gerçek hayatta gözünü kaybetme ihtimaliyle yaşadıklarından yola çıkmışlar ve ‘Gözümün Nuru’ gibi samimi, içten, tatlı bir film çıkmış ortaya. Bu yılki Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film dahil, kurgu, senaryo ve SİYAD ödüllerini alan ‘Gözümün Nuru’, bugün vizyona giriyor. Filmi, hem hikâyeyi gerçekten yaşayan başrol oyuncusu hem de yönetmenlerinden biri olan Melik Saraçoğlu’yla konuştuk.

‘Sulu bir melodram olsun istemedik’


Bir sinema âşığısın, film çekmeyi hayal ediyorsun fakat birdenbire gözlerini kaybetme ihtimali doğuyor. ‘Gözümün Nuru’nda da açıkça anlatılıyor ama Melik’in hikâyesi neydi?

Zor bir süreçti, filmde de bunu anlatıyoruz. Daha liseden itibaren film yapmak isteyen biriydim zaten. Bir gözle idare ediyordum, sağ gözümü ‘retina dekolmanı’ hastalığı yüzünden büyük oranda yitirmiştim. Aynı rahatsızlık sol gözümde de başlayınca bir anda hayallerim yıkıldı gibi bir durum oldu. Bütün planlarım, hayallerim, bunların hiçbirini yapamayacağım ve aileme muhtaç bir hayat süreceğim gibi bir korkum oldu, üzücü bir durumdu. Lyon’da sinema okurken her şeyi bırakıp döndüm, ameliyatlar olurken şanssız bir süreç geçirdim, gereğinden uzun sürdü. Depresif bir dönemdi ama daha çok kendi içimde yaşadım, çevremdekiler o depresifliği pek hissetmemişler mesela ve yavaş yavaş toparladım. Şu an iyiyim ama tekrar aynı rahatsızlığın baş gösterme ihtimali var.

Birdenbire bütün hayatını etkiliyor sonuçta…


Evet, Fransa’da yaşayıp doktoraya devam etmeyi düşünüyordum. Hakkı (Kurtuluş) da oradaydı. Biz orada okuyan, senaryo yazıp çizen bir ikili olmaya devam edecektik. Vakit meselesi de dank ediyor insana, sonuçta bu rahatsızlığın nüksetme ihtimali olduğu için zaman çok değerli, belki bir gün sonra rahatsızlığım tekrar edebilir, belki ölene kadar bir daha ortaya çıkmayabilir ama bu durum üretmek için ateşleyici bir etken oluyor. Boris Vian’ın da böyle bir meselesi vardı yanlış hatırlamıyorsam, kalbinde bir sorun vardı ve her an ölebilirsin gibi bir durumu vardı. Böyle bir durum üretkenliği de besleyebiliyor. Kendimi Boris Vian’la kıyaslamıyorum ama bu tür şeyler üretmek anlamında körükleyici bir güç olabiliyor.

Bir kere sinematografik anlamda tehlikeli bir yola çıkmışsınız, gerçekten yaşanmış bir olayı başrolünde kendin oynayarak anlatmak… Altından kalkılırsa iyi bir film olur ama kalkılamazsa yitip gidebilir de, riskli bir durum. Film yapmaya karar verirken zorlandınız mı?

Karar verirken zorlanmadık, önümüzde bazı projeler vardı ve şu anki şartlarda onları gerçekleştirmek daha zordu. Ben daha önceden bunun üzerine yazıp çiziyordum ama henüz vakit var, erken diye de düşünmüştüm. Kafamda da ben oynarım, ailem oynar diye düşünmemiştim. Bir arkadaşımız “Niye Melik’in hikâyesini film yapmıyorsunuz?” dedi, ben de daha önce düşündüklerimin üzerinden geçtim ve Hakkı’yla toparlayıp bir film haline getirdik.

Göz görmeyince anne katlanıyor

Oyunculuk anlamında da riskli tabii…


Benim başrolde oynamam da riskli bir şey, hatta en riskli şeydi. Ailem de oynuyor ama her şey benim üzerime kurulu ve ben bir oyuncu değilim. Kötü oynarsam berbat bir film olabilirdi. En azından sırıtmadı ki genel intiba olumlu yönde oldu. Evet bir risk ama başka bir oyuncu oynasa çok daha yapmacık olabilirdi, filmin samimi havası geçmezdi diye düşünüyorum. Projeye başladığımızda başka bir oyuncu oynar mı diye bile düşünmedik. Bizim oynamamız lazım, kötü oynarsak kötü olacak diye de düşündük ama sonuçtan memnun kaldım. Ailemin oyunculuğundan da memnun kaldım çok.

Bir yandan trajik bir hikâye var ama mizah duygusu da çok güçlü bir biçimde geçiyor.

O da yine baştan düşünüldü, tamamen trajik bir hikâye anlatmaya kalksak ‘Vah evladım, kör oldu’ gibi bir sulu melodrama doğru gidebilirdi. Bundan da iyi bir şey çıkabilirdi ama biz bunu yapmayı tercih etmezdik. Daha baştan kara komedi, trajikomik bir şey yapma arzusundaydık. Nanni Moretti filmlerinde görebileceğimiz gibi, mesela ‘Sevgili Günlük’te aslında adam kanser olduğunu öğrenir ama film trajik değildir gibi, biraz daha ciddi, sıkıntılı bir olayı ti’ye alan bir şey yapmak istedik.

Adana’daki gösterimde seyirci de çok sevdi. Lumiere’ler, diğer sinemasal atıfları, göndermeleri anlamasa bile sevebileceği şeyleri cımbızla çekip aldı ve empati kurabildi gibi geldi bana.

İnsanlar sıkılmadılar, normalde bizlerin yaptığı filmler normal sinema izleyicisi ya da dizi izleyen seyirci için sıkıcı olabiliyor. Bu filmde sinefillik çok fazla gönderme olsa da, bir aile arasında geçen bir şeyi olabildiğince sahici anlatmaya çalışıyor. Bazı karakterleri kendileriyle özdeşleştiriyor olabilir, kendini annenin yerine koyabilir ve yakın hissedebilirler, bu beklediğim bir şeydi. Bu film o anlamda ilk filmimiz ‘Orada’ ya da bundan sonra yapabileceğimiz filmlerden daha farklı bir yerde duracak.

Ne kadarı gerçek, bazı ufak sahnelerde bu kesin birebir yaşanmıştır diye düşündüm seyrederken…


Çok büyük bölümü yaşanmış şeyler, tabii hayal sahneleri de var. İki gözü kapalı, bazen tek gözü kapalı bir şekilde sürekli yüzüstü yatınca bir noktadan sonra gerçekle hayal karışmaya başlıyor gerçekten. Hayalle gerçek iç içe geçebiliyor, uyuyor muyum, uyanık mıyım, gece mi gündüz mü, yatağımda mıyım salonda mıyım gibi. Büyük bölümü yaşanmış, hatta hafifletilmiş versiyonlarıydı, daha sıkıntılı bir süreçti ama hepsini anlatmaya gerek yoktu sonuçta.

Seyirciye senin hayatını gözetliyormuş gibi bir alan da açıyor aslında…


Evet açıyor ama bu anlamda bana bir rahatsızlık vermedi.

Film sonrasında aramızda konuşurken sinema yazarı Murat Özer, “Bu çocuklarda eleştirmen gözü de var” dedi. Öyle mi?
 

Liseden beri sinemayla ilgiliyiz. ‘Sinemadefteri’ diye bir internet sitemiz vardı, ben aslında orada başladım yazmaya. O zamanlar çok fazla sinema üzerine yazılan site de yoktu, yazmaya önem veriyorduk. Empire dergisine de yazdım daha sonra. Beni ne kadar etkilemiştir, ne kadar o gözle bakmamı sağlamıştır bilmiyorum ama özellikle eleştirmen gözüyle düşünerek yapmadım. ‘Gözümün Nuru’ sinefil bir film. Konusu itibariyle sinefil, sinema üzerine düşünen, kafa yoran ve bunu görme meselesiyle ilişkilendiren bir film. Zaten filmde eleştirmenlere ufak bir selam gönderme durumu da var.

Yeşilçam’dan ‘N’ayır n’olamaz’ ya da ‘Görüyorum doktor bey’ gibi sahneler de var filmde. Evrensellikten uzaklaştırıyor mu bunlar filmi?


Yabancılar klasik Türk sinemasından sahneler olarak bakacaklardır. Fransız ortak yapımcılarımız da var, izledik birlikte, bazı sahneler, Cüneyt Arkın sahneleri onları da güldürebiliyor mesela, bize ifade ettiği kadar onlara da aynı şeyi ifade etmiyor olabilir ama sevdiler.

Altın Koza’daki ödüller beklenmedik oldu mu sizin için?


Bir şeyler alabiliriz diye umut ediyorduk ama en iyi film alabileceğimizden çok emin değildim, başka iyi filmler vardı, iyi bir seçki vardı sonuçta. ‘Yozgat Blues’, ‘Jîn’, ‘Köksüz’, ‘Hayatboyu’ gibi iddialı filmler vardı, en iyi film beklemiyorduk ve şaşırdık. Ödüller, vizyona girme sürecini de hızlandırdı. Adana’da ödül alınca film de daha duyulur oldu ve biz de bu fırsatı değerlendirelim, bir an önce seyirciyle buluşsun, beklemesin istedik.