@ErkanAktug

'Kötülüğün' katmerlenmesi korkutuyor

'Kötülüğün' katmerlenmesi korkutuyor
'Kötülüğün' katmerlenmesi korkutuyor
Acının izini sürdüğü 'Felluce'den sekiz yıl sonra 'Tekerrür' sergisiyle Milli Reasürans Galerisi'ne konuk olan Tayfun Pirselimoğlu, "Beni korkutan tekrarlanan kötülüğün daha da katmerleşmiş, şehvetinin daha da büyümüş olması" diyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

‘Tekerrür’, yıllar önce yine Milli Reasürans’ta açtığınız ‘Felluce’ sergisinin devamı mı, nasıl bir organik bağ var aralarında?
Ben, sergilerimde üzerine hikâye yazdığım bir temanın resimlerini yapıyorum. Daha önce (2005) Milli Reasürans Galerisi’nde açtığım ‘Felluce’ sergisi adının da ifade ettiği gibi yanı başımızdaki bir acının hikâyesi üzerinden giden resimlerdi. Kötülüğün yuvalandığı bir zamana ve mekâna tekabül ediyordu. ‘Tekerrür’ geçen bunca zaman içerisinde gidişatın daha da vahimleştiğini, katmerleştiğini, genişlediğini, hemen her tarafı, ayağımızı bastığımız her yeri, onun da altını kapladığını işaret ediyor. Tekerrür eden, ederken daha da keskinleşen bir kötülükten, vahşetten, acımasızlıktan söz ediyorum. Aslında bu çok da şaşırtıcı değil. Haydar’ın (Ergülen) bu sergi için kaleme aldığı metinde belirttiği gibi; ‘Çünkü insan bir gelenektir ve tekerrürden ibarettir’. ‘Felluce’de olup bitenler şimdi çok daha geniş bir mekânda, hatta her yerde, hatta toprağın altında o şekilde, ya da bu şekilde ama daha da vahşileşmiş bir şekilde tekrarlanıyor.
‘Tekerrür’den neyi anlamamız gerekiyor, ‘ Tarih tekerrür ediyor’u mu?
Her şeyin başladığı noktaya vardığını, her sonun bir başlangıç, dolayısıyla her başlangıcın da bir son olduğuna dair bir inancım var. Tuhaflık şurada ki, tekrarlanan her şey ‘yeni’ bir yüzle tezahür ediyor. Algımız onun bir tarihi olduğunu idrak etme konusunda sıkıntılı. Yaşadığımız ‘anın’ geçmişte bir karşılığı olduğu gibi gelecekte de bir yeri var. Lakin, bu günün dünyasının insanı kıstırıldığı noktada yüz yüze geldiği her ‘gerçeği’ aşikâr bir şaşkınlıkla karşılıyor. Beni korkutan ise tekrarlanan kötülüğün daha da katmerleşmiş, şehvetinin daha da büyümüş olması hakikati.
Gezi direnişi nasıl etki etti resimlerinize?
Gezi, bütün bu olup biten, olmaya devam eden her ne var ise onun bir parçası. Çok geniş bir alana yayılan bir ‘halden’ söz ediyorum. Çok geniş bir coğrafyada, hatta o coğrafyaların da altında olmuş ve olmakta olanları işaret ediyorum.
Resimlerin hemen hepsinde olan asker tipini nasıl oluşturdunuz?
Kötülüğü temsil eden figürler var resimlerde. Askerler, polisler, gergedanlar, suaygırları, sırtlanlar. Hemen hepsi de birbirlerine benziyorlar, hatta aynılar. Üniformaları aynı. Aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Çünkü, bu tekerrürün parçasılar, ait oldukları hastalıklı bir dünyada aynı şeyleri yaparak yayılıyorlar. Anonim birer şer figürü olarak yukarılardan bir yerlerden iniyorlar. Kendi içlerinde, kendi kirli nefeslerini alarak yayılıyorlar. Yıkımla yükümlüler.
Resimlerinizdeki askerler iplerle görünmez bir yere bağlı. İplerden ne anlamalıyız, hepsi birer piyon mu?
Hepsi bir yerden, yukarıdan bir yerden ipler vasıtasıyla geliyorlar. İşgalin başladığı yer orası. Onları ‘gönderen’ birileri var. Sahte, onları asla taşıyamayacak birer kanatla donanmışlar ya, yukarıdan gelirken o kanatları kullanamadıklarından görünen, görünmeyen iplere ihtiyaçları var. Zahiri ipler, o çerçevelerin dışında kalmış bir başka gücün işaretleri.
Askerlere gergedan, köpek, domuz ve koyuna benzeyen hayvanlar eşlik ediyor. Hayvanlar neyi simgeliyor?
Hayvanlar da bu işgalin birer parçası. İnsanların temsil ettiği her ne kötülük varsa onlar da bunun birer parçası. Topyekün, işgalci bir şerden söz ediyoruz. Görünmez bir kıyamet sirkinin acımasız elemanları üzerimize geliyorlar.
Bu kez resimlerinizde kâğıt üzerine asetat kullandınız? Asetat’ı tercih etmenizin nedeni ne? Camın altında asetattan potluğu gözüküyor. Bunu özellikle tercih etmiş olmalısınız...
Bu tekniği daha önce de kullanmıştım. En alttaki kâğıt sathının üzerinde asetat var ve her iki zeminde çizgi ve boya yer alıyor. Bunun yarattığı katmanlı illüzyonu seviyorum. Görünenin altında bir başka görüntünün de yer alması, hem izleyici algısını dürtüklemesi, hem de resmin işaret ettiği hikâyenin içeriği adına ilginç geliyor bana. Asetatın cam altındaki hareketinin de resme organik bir devinim kattığına inanıyorum.
Resimlerinizde kasvetli bir hal var. Peki dünyanın gidişatıyla ilgili umutlu musunuz?
Evet, kasvet hâkim. Pesimist bir bakış hâkim; lakin böyle olmamız için elimizde sayısız neden var. Günlük hayatımızın içerisinde yer alan hemen her şey bizi insani olmaktan uzaklaştırıyor. Tüketimimiz, üretimimiz, hayatımızın hızı, her şey…Olan biten her şey, olup bitecekler için sıkıntılı işaretler taşıyor. Daha önce de belirttiğim gibi bu, yalnızca buraya ait bir sıkıntı değil. Herkesi, her coğrafyayı kapsayan bir mihnet. Acılı bir vodvilin hem seyircisi hem de oyuncusuyuz. Bizi bu sirke kapattılar.Sürekli bir düşme halindeyken bu oyunda yer alıyoruz. Bir sona doğru yaklaştığımızı düşünüyorum. Nedir ki, daha önce belirttiğim nedenlerden bunun hayırlı bir şey olduğunu da düşünüyorum. Yeni, huzurlu bir başlangıç için acılı bir sonu göze almalıyız.
Senarist, yönetmen, romancı, ressam. Sanatın pek çok alanında üreten, Alin Taşçıyan’ın deyimiyle bir ‘Rönesans insanı’sınız. Üretim süreciniz nasıl gelişiyor? Filminizi ya da romanınızı bitirip resim yapmaya mı başlıyorsunuz, nasıl oluyor?
Doğrusu, eskiden hepsini bir arada yapıyordum. Şimdilerde az çok bir sıraya koyuyorum. Yine de, senaryo yazıp bir filme hazırlanırken romanı da bir taraftan götürebiliyorum. Lakin film ön hazırlıkları başlayınca bu hız yavaşlıyor. Resim konusunda ise bir sergiye hazırlanırken uzun süren bir kapanma dönemi oluyor. Ancak bu süre zarfında yine de elim zaman zaman kaleme gidiyor; romana yavaş da olsa devam edebiliyorum, senaryoyu didikliyorum. Şansım şu ki, hızlı çalışıyorum.
Son olarak yakında gösterime girecek filminiz ve yakında çıkacak romanınızı sormak istiyorum. Biraz spolier verseniz, ne söylersiniz?
Film, ‘Ben O Değilim’, dünya prömiyeri Roma’da oldu. Yakın bir zamanda burada da vizyona girecek diye umuyorum. Ercan Kesal ile Maryam Zaree başrolleri üstlendiler. Bir başkasının kimliğine bürünen bir mutfak görevlisinin hikayesini anlatıyor. Yeni roman ise ocakta çıkacak. Adı ‘Kerr’. Şöyle bir özelliği var bu romanın: Daha önce yazmış olduğum ‘Kayıp Şahıslar Albümü’ adlı romanımın ilk ve son bölümleri bunda aynen yer alıyor. Yani bu romanın başı ve sonu ‘Kayıp Şahıslar Albümü’nün aynısı. Aradaki bölümleri yeniden yazdım. Daha önce lafını ettiğim tekerrür halini işaret eden bir ilginçliği var.
‘Tekerrür’ 18 Ocak’a kadar Milli Reasürans Galerisi’nde görülebilir.