'Kral'ın kızı' değil Yeşilçam'ın Zeynep'i...

'Kral'ın kızı' değil Yeşilçam'ın Zeynep'i...
'Kral'ın kızı' değil Yeşilçam'ın Zeynep'i...
Kısacık sinema hayatına onlarca başrol sığdıran, 22'sinde Altın Portakal alan Yeşilçam'ın 'aysberg'i Zeynep Aksu, sinemayı bıraktıktan kırk yıl sonra, film festivali Uçan Süpürge eliyle Onur Ödülü sahibi oldu...
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ / Arşivi

50’li yılların Fenerbahçe’sinde ünlü bir işadamı ile bir paşa kızının ilk çocuğu olarak dünyaya geliyor. Gak dese ekmeği, guk dese suyu önünde. Karadan gideceği zaman şoförü hemen ceketini ilikliyor, deniz-
yolunu tercih ettiği zaman kaptanı şapkasını takıyor…

 Annesiyle babası o beş yaşındayken ayrılıyor ve Füsun babasında kalıyor. Daha doğrusu baba kızını bırakmıyor. Fakat o bütün o şaşaanın içinde boğuluyor. Babası onun için İsviçre’deki leydi mekteplerini araştırırken o evden ve ‘sevgisizlikten kaçıyor’. 17 yaşında Yeşilçam’la tanışıp oyuncu oluyor. 22 yaşında Altın Portakal kazanıyor, Ses’in, Hayat ’ın kapağını süslüyor. İri kirpikli kocaman gözleriyle Türkan Şoray’a rakip. Ama “Babamı da kırdım…” sırtında hep koca bir yük. Sonra bir gün, babasının bir telefonuyla bütün yaşadıklarını geride bırakıp evine dönüyor. Artistlik hikâyesi yarım, aklı hep sinemada kalıyor…
16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde Onur Ödülü alan, 4.5 yıllık sinema kariyerine kırk başrol sığdıran Aksu’yla ilk filmini çektiği Yıldız Parkı’nda buluştuk, o günleri andık...

En baştan değil de sondan başlayalım. Sinemayı bırakıp eve dönmeye karar vermenizden…

 Film çektiğim dört buçuk yıl boyunca şöyle bir duygu içindeydim: Yanlış bir şey yapıyorum, ailemi kızdırdım. Gerçi babama başkaldırıp bir bankada çalışsaydım da yine aynı tepkiyi verirdi ama işte içim içimi yiyordu. Bir gün evde otururken telefon çaldı. Baktım babamın sesi, çok heyecanlandım. “Eve dönmek ister misin?” diye sordu. “Hemen” dedim. Sinemadan kazandıklarımla kendime bir ev, bir de araba almıştım. 22 yaşındaydım, ekonomik olarak özgürdüm, bir genç kızın isteyebileceği her şeye sahiptim ama gönüllü olarak, koşa koşa o baskıya geri döndüm. “Seni bir kere kaybettim, ikinci kez kaybetmeye tahammül edemem. Benim şartlarımı kabul ediyorsan ve beni bir daha üzmeyeceksen gel. Ama buraya geliyorsan her şeyi arkanda bırakacaksın. O yılları hiç yaşamamış gibi yapacağız” dedi. Ertesi gün iki yardımcısını yolladı, her şeyi toparladık ve eve döndüm.
Sırtınızda dört buçuk yılın ağırlığı var. Bunalıma girmediniz mi?
Her şeyi denize attık babamla. Bütün afişler, gazete kupürleri, fotoğraflar, dergiler, ödüller… Koca bir denk oldu. Topladık koyduk bir valize. Tekneye bindik. Büyükada’daki eve giderken, açıkta, hepsini denize attım, tek tek…
İnsanın içinden peşlerinden atlamak geçer…
Çelişkiler yaşadım tabii ama olanları kabul ettim.
Sonra sinema çevresinden kimse sizi arayıp sormadı mı? Ne oldu, nereye kayboldun diyen olmadı mı?

 Hayır. Zaten kimseyle arkadaş değildim o çevreden. Bana ‘aysberg’ derlerdi. Kimseyle konuşmazdım. Yabaniydim. Yıllar sonra tesadüfen Perran Kutman’la altlı üstlü oturdum. Bir gün sete gidiyordu, bana “Gelmek ister misin?” dedi. İyi dedim, gittim. Öğlen oldu, masalar kuruldu. Herkese poşetler içinde köfte ekmek ve ayran geldi, hiç unutmuyorum. Bütün oyuncular, set çalışanları oturdular. O köfte ekmekleri yiyorlar, konuşuyorlar, gülüyorlar. Nasıl şaşırdım, meğer dedim ben neler kaçırmışım. Ben çünkü sette hiç kimseyle konuşmaz, köşeme çekilirdim, odama gider, yemeğimi orada yerdim. O gün onlara o kadar imrendim ki…
İnsan Cüneyt Arkın’ı bir defa yolda görse on yerde anlatır. Siz hiç gelene gidene “Ben eskiden artisttim” diye anlatmadınız mı? Nasıl tuttunuz içinizde?

 Hiç lafını etmedim. Hani kötü bir şey yaptım ya, hiç ağzımı açmadım. Zaten kısa bir süre sonra da evlendim. İki yıl evli kaldık. Aile yakınıydı. Görücü usulü oldu diyebilirim. Mocan ailesi. Çok tanınmış bir aile. Babamın da tasvip ettiği bir evlilikti.
Evlenince içinizden geçmedi mi tekrar sinemaya dönmek?
Hayır.
Beraber sinemaya gider miydiniz?
Hiçbir yere gitmezdik. Hiçbir yere. Yaş olarak benden yedi-sekiz yaş büyüktü ama çok daha olgun bir ruha sahipti.
İkinci eşinizle, oğlunuzun babasıyla evlenince, biraz daha rahatlayınca peki?
O dönem şöyle bir şey oldu: Kuzenim 2. Kanal’la çalışıyordu, Atalay Akçalı vardı o zamanlar kanalın başında. Bana bir dizi yapmak istediler. Çocuğum küçüktü. Ben yapamam dedim. Artık hayatım başka bir yöne girmişti. Sinemaya, televizyona tekrar dönmek söz konusu değildi. Perran Kutman çok yakın arkadaşımdı o zaman, onu önerdim. Perran o zamanlar televizyona bir şeyler yapmak istiyordu ama Müjdat Gezen’den dolayı yasaklıydı. Onu önerdim ve Kandemir Konduk, Perihan Abla’yı yazdı ve o dizi de böyle çıktı ortaya.
Siz babanız yüzünden sinemayı bıraktınız. Annenizle yaşasaydınız belki devam ederdiniz. Kardeşiniz Ferzan Özpetek annenizle yaşadı ve sinemacı oldu mesela…
Belki de, bilemiyorum... Ferzan’la anne bir kardeşiz. O, bence çok iyi bir sinemacı ve sanat yönünü annemden aldığını düşünüyorum. Dediğiniz gibi belki de onunla yaşama şansım olsaydı ben sinemaya devam ederdim. Annem de bir sanatçıydı çünkü, Leyla Gencer’le aynı sınıftaydı ama konservatuvarda okurken babamla evlenmek için okulu bırakmış.
Anlattığınız ‘baba’ hem annenizin hem de sizin sanat hayatınızı bitirmiş…

 O da bizim için en iyisini yaptığını düşünüyordu herhalde. Babama kırgın değilim. Yıllar geçtikçe insanın kızgınlığı kalmıyor. Babam çok değişik bir adamdı. Subay çocuğu. Üniversiteyi yarım bırakıp evlenmiş, iş hayatına atılmış. Sigortacıydı. Türkiye’de henüz sigortacılık yokken bu işe girmiş. Dönemin en büyük firmalarıyla çalışırdı. Hayatı çok severdi. Hep denizdeydi. Tekneleri vardı. Çok şakacı, sosyal, Büyükada’da evinde partiler veren, çok hoş bir adamdı. Lakabı ‘Kral’dı. Kral’mış yani. Ben bir gün bir yerde oturuyorum. Babamın yaşlarında bir bey geldi. Bana baktı. “Senin ismin Füsun mu?” diye sordu. “Evet” dedim. “Aa sen Kral’ın kızı mısın?” dedi. Ben de o gün öğrendim. Yaşamayı, yemeyi, içmeyi, kadınları severdi. Ama anneme çok âşıktı. Onların aşkı çok büyük bir aşk ama ilişkilerini sürdürememişler. İkisi de çok genç, ikisi de çok güzel. Boşanmada biraz anneannemin parmağı var, anneannem anneme çok baskı yapmış boşanması için.
Anneniz ne yapıyor bu arada? Sizin geleceğinizde sözü olmadı mı hiç?
Annem çok isterdi benim sanatçı olmamı. Çünkü kendisi de öyle. Ama babamın otoritesine karşı koymak imkânsızdı. Annem paşa kızı. Babası sadrazam. Çok köklü bir aileden geliyor. Ama biz küçükken çok anlamazdık. Evde böyle paşa resimleri, yağlıboya tablolar filan vardı ama annem öyle çok varlıklı bir kadın da değildi. Sonra sonra anladık annemin ailesinin ne kadar önemli olduğunu. Şimdi onun hayatını anlatan bir kitap yazma hazırlığındayım. O debdebeden çıkıp hayatın onu nereye götürdüğünü anlatacağım.
Sinemaya, belki bir Ferzan Özpetek filmiyle dönme ihtimaliniz var mı?
Artık her şeye kısmet gözüyle bakıyorum. Ama Ferzan’la sık görüşemiyoruz. Çok iyi bir yönetmendir. Çok da iyi bir evlattır, annemi çok sever. Ama hiçbir zaman böyle bir konu konuşulmadı aramızda. Ben hiç öyle bir şey söylemedim. Belki söyleseydim sıcak bakardı ama dediğim gibi konuşulmadı. Ferzan’ın filmlerinde ben ailemizi görüyorum. Bizim evimiz de sofralarımız da hep öyle kalabalık olurdu. Pazar kahvaltılarımız, akşam yemeklerimiz… Muhakkak konuklar olur, aile geniş zaten… Yenilir, içilir, gülünür. Hatta annem, Ferzan’ın ilk filminde, ‘Hamam’da, evde bir sürü yemekler yaptırıp göndermişti masaya, dekor olsun diye.
Son soruda en başa dönelim. Evden ‘kaçtınız’ ve…
Benim durumum çok ilginç. O zamanlar genç kızlar yoksulluktan kaçardı. Ben zenginlikten kaçtım. Ama aslında sevgisizlikten kaçtım. Gittim güzellik yarışmasına yazıldım. Hürriyet gazetesi ile Pazar Mecmuası’nın ortaklaşa yaptığı bir yarışma. Sezai Solelli vardı jüride, çok beyefendi bir insandı. Fitaş’ın salonuna gittim. Eleme yapılacak o gece ve kraliçe seçilecek. Baktım ki kızların hepsi dünya güzeli. Saçları Anjelik model. Tuvaletler, simler, pullar... Ben sadece saçlarımı yıkadım ve kuruttum. Fakat orada o sade halimle sinema güzeli seçildim. Aslında Türkiye Güzeli seçildim de jürideki 20 kişilik sinemacı grubu demiş ki: “Bizim sinemada böyle bir yüze, bu renklerde birine ihtiyacımız var. Bunu ayırıyoruz, kalanlardan seçin siz Türkiye güzelini.” Otomatik olarak 20 tane film sözleşmesi verdiler bana zaten. Böylece başladık film çekmeye.
Babam tabii beni yok saydı. Bağırmadı çağırmadı ama daha kötü bir şey yaptı. Benimle konuşmadı. Ben de çok gururluydum. Ben de onu aramadım. Babamın ofisi Karaköy rıhtımdaydı. Bizim de vapurda çekilecek bir sahnemiz var. Ben de geldim Karaköy’e, arabamı babamın ofisinin önüne koydum. Başımı bir kaldırdım. Bütün yardımcıları, sekreterleri camda, babam da orada. Bana bakıyor. İşte o bakışı hiç unutmadım.

Yeşİlçam’da 40 fİlm...

Zeynep Aksu’nun ilk filmi Cüneyt Arkın ile birlikte rol aldığı ‘Namus Borcu’, 1967 yapımı. Başrollerini Sadri Alışık ve Fikret Hakan ile paylaştığı ‘Üvey Ana’ filmindeki rolüyle 1972’de Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün sahibi oldu. Beş yıllık Yeşilçam mesaisinde toplam 40 filmde rol aldı. Bu filmlerde dönemin yıldız isimleri Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Sadri Alışık, Kartal Tibet, Eşref Kolçak, Ayhan Işık ile kamera önündeydi. Oyunculuğu bıraktıktan yıllar sonra 2003 yılında TV dizisi ‘Baba’da rol aldı.

Uçan Süpürge ekibi bana nasıl bir mutluluk verdiğini tahmin edemez...

Festivalde bana o kadar büyük mutluluk verdiler ki... Hani böyle kadrini kıymetini bilmeyen biri seni yıllar sonra kucaklar ya... Hem çok mutlu olursun hem mahcup olursun. Öyle hissettim. Uçan Süpürge Film Festivali’ne çok teşekkür ediyorum. Bana nasıl bir mutluluk verdiklerini tahmin edemezler. Oğlum benim için çok önemli, onu çok seviyorum. Hep o günlerimi görseydi diye düşünürdüm. Kısmet bu zamanaymış. Hislerimi anlatamam. Babamla annem de olsaydı o salonda benimle gurur duyarlardı. Her şeye rağmen yaşadığım hayattan mutluyum. Annemi, oğlumu ve torunumu çok seviyorum.