'Kriz tasarım için bir fırsat'

'Kriz tasarım için bir fırsat'
'Kriz tasarım için bir fırsat'
İstanbul Tasarım Bienali eşküratörü Joseph Grima, 'Adhokrasi' başlıklı sergisinde bienalin ana teması 'kusurluluğu' tasarım süreçlerinin kendisi üzerinden inceliyor. Bürokrasinin kapalı dünyasının zıt kutbundaki 'Adhokrasi' kavramı, tasarımı da üretici-tüketici arasında tek çizgilik bir süreç olmaktan çıkartıyor. Dünyanın önde gelen tasarım yayınlarından Domus'un yayın yönetmeni Joseph Grima'yla sergiyi ve bienali konuştuk
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Bienallerin tasarım dünyasına nasıl bir etkisi var?
Temelde yeni fikirleri araştırmak için yeni olanak sağlıyor. Bienaller, genç yeteneklere deneysel fikirlerini sunacakları bir platform görevini günbegün daha da fazla üstleniyorlar. Çünkü tasarımcılar bir şekilde pazarı da göz önünde tutmak durumundalar. O yüzden onlara teorik bir süreçle uğraşma fırsatının sunulması da çok önemli. Bence dünyada tasarım bienallerinin artışı da tasarım alanında deneysel fikirler oluşturma ihtiyacının bir göstergesi.

Sizce bu deneyler, sonrasında tasarım pazarında da etki sahibi mi?
Tabii ki yenilik yapabilmek için deney de yapmak durumundasınız.

İstanbul ’un bölgedeki önemi düşünülünce İstanbul Tasarım Bienali’nin nasıl bir etkisi olacak sizce?
Benim umudum Türkiye ’nin ve İstanbul’un kimliğini tekrar gözden geçirmek için ateşleyici bir güç olması. Çünkü İstanbul hem bilgi hem de kültürel açıdan inanılmaz derecede zengin bir şehir. Ancak bu bilginin taşıyıcısı zanaatkarlar çoğu zaman önemsenmiyor. Hatta bu zengin tarihe bazen geçmişte kalmış muamelesi bile reva görülüyor. Bizim yapmaya çalıştığımız şey de bu zenginliğin aslında gelecek olduğunu, Avrupa’nın onu yeniden keşfetmeye başladığını göstermek. O yüzden bu mesleki bir hazine olan bu zengin bilgi, zanaat ve yetenek tarihinden vazgeçmemesi çok önemli. Bizim yapmaya çalıştığımız da bu.

Bienalin ana teması kusurluluk. Bu tema, tasarım süreciyle nasıl ilgili?
Buna birçok farklı açıdan bakmak olası. Ama ‘Adhokrasi’ başlıklı sergim bağlamında ben ve diğer küratörler, kusursuzluğu endüstriyel, büyük çaplı üretim fikriyle eşanlamlı kabul ediyoruz. Biz ise daha çok ürün yerine daha az üretim odaklı küçük ölçekli yapım süreçleriyle ilgiliyiz. Büyük ölçekli de olsa, küçük ölçekli de olsa üretimin hep bir kusurluluk payı vardır. Defo olarak sayılagelen bu unsur bir şekilde değer verilen bir niteliğe dönüştü. Biz de buna bakmaya çalışıyoruz.

‘Adhokrasi’, tasarım dünyasına yakıştırılan elit konuma bir cevap sayılabilir mi?
Evet. Bence bu doğru. Tasarım dünyasına gündelik hayatın dolaşımındaki farklı gerçekliklerin farkına varması için de bir çağrı gibi.

Sergide neler göreceğiz?
Bu sergi, bir şeyler ortaya çıkartma kültürüne ve bunun nasıl dönüştürüldüğüne bakmaya çalışıyor. Bu dönüşüm, bilgi yoluyla, insanların artık kıtalar arasında bile sürekli iletişim halinde olması ve aynı anda fikir alışverişinde bulunabilmesinin ürünü. Bir tasarımcının tasarımını imalatçıya vermesi, imalatçının da onu muhtemelen Çin’de seri üretimle hayata geçirmesi ve bu ürünün tüketiciye sunulması, geçen yüzyılın tasarım dinamiklerinin ağırlıkta olduğu bir süreç. Bizim yaptığımız ise tüketicinin bu pasif konumunu mercek altına almak, tüketiciyi daha eleştirel bir birey olarak toplumun bir parçası olmaya çağırmak, tasarım sürecini inceleyebileceği bir ortam yaratmak, bunu bir tüketim süreci olmaktan çıkarmak.

Tasarım bienalinin tanıtım toplantısında soylulaştırma da sık sık sözü edilen kavramlardan biriydi. İstanbul’da bu alanda inceleme yapma fırsatınız oldu mu?
Bence bu çok önemli bir mesele. Bu sergide hem İstanbul hem de Avrupa’nın diğer kentleri bağlamında incelediğimiz bir konu. Büyük bir problem. Basit bir çözümü de yok. Çoklu gerçekleri politika bağlamında kabullenmek gerekiyor. Bizim yapmaya çalıştığımız da toplumların ekonomik pazarın şekillendirdiği bu tepeden inmeci emlak piyasası baskısına karşı nasıl güçlenip kendilerini nasıl tanımlayabileceğini araştırmak.

Domus’un yayın yönetmenisiniz. Tasarım nereye gidiyor sizce?
Bence tasarım dünyasında şu aralar en ilginç mesele, ‘Adhokrasi’ sergisinde incelediğim, tasarımın sadece tek bir aktörün güdümünde bir süreç olmadığı, birden çok figürün işin içinde yer aldığı anlayışı. Sosyolog Pelin Tan, mimar Elian Stefa ve yayıncı/yazar Ethel Baraona Pohl’un da dahil olduğu küratöryel takımımızla tasarımı sadece fiziksel gerçekliği üzerinden değil, hayatlarımızı da şekillendirebilme gücüne sahip bir unsur, kendimizi göreceğimiz bir ayna olarak ele aldık. Ve bence geleceğin tasarım ilkeleri daha açık olmak, katılıma ve işbirliğine daha çok önem vermek üzerine. Böylece insanlar tasarımı kendi fikirlerinin hayata geçirilmesi olarak da algılayabilir.

Küresel ekonomik kriz bu süreci nasıl etkileyecek?
Kriz, bize tasarımın zor dönemlerde karmaşık sorunlara akıllıca çözümler getirmekle alakalı olduğunu hatırlattı. Bu da tasarımın çekirdeğindeki değerleri tekrar gözden geçirmek için bir fırsat. Dolayısıyla tasarıma toplumsal hayattaki temel rolünü tekrar kazandırmak için de bir olanak sayılmalı. Tasarımın lüks bir tüketim nesnesinden öte büyük bir kitlenin gündelik hayatlarına etki edebileceği görülebilir böylece.