Küçük hayatlar, acımasız sonuçlar

Küçük hayatlar, acımasız sonuçlar
Küçük hayatlar, acımasız sonuçlar
Sally Potter'ın 20 yıl önce çektiği 'Orlando'dan sonra gerçekleştirdiği çalışmaların en iyisi olan 'Bir Hayalimiz Vardı', iki genç kadının büyüme sancılarını büyük bir acıya dönüştürüyor.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Sally Potter dendiğinde ilk aklımıza gelen film, tabii ki yönetmenin ikinci uzun metrajlı kurmacası ‘Orlando’. İstanbul Film Festivali aracılığıyla görme şansına kavuştuğumuz Virginia Woolf uyarlaması 1992 yapımı filmin ardına taktığı dört çalışması, yönetmenin kariyerini tırmandırmaktan uzaktı ne yazık ki. Her biri ‘ilginç’ yapımlar olsa da ‘Orlando’nun gölgesinde kalmaktan kurtulamadılar.
Şimdiyse Sally Potter’ın 60 yaşını aştıktan sonra ‘yeni bir ışık’ arayışına giriştiği ‘Bir Hayalim Vardı’ (Ginger & Rosa) geldi karşımıza. Yönetmen, aradığı ışığı tam olarak değilse de bulmuş görünüyor bu çalışmasıyla. Hem hikâye anlatımında hem de dönemsel atmosferi yansıtması açısından değerli bir film var elimizin altında.
Yeryüzünü ‘nükleer savaş’ın eşiğine getiren, 1962 yılının sonlarında patlayan ‘Küba Füze Krizi’ sırasında hayat bulan bir hikâye anlatıyor ‘Bir Hayalim Vardı’. Hayatlarının sonuna kadar dost kalmak gibi bir hayalleri olan iki genç kızın, bu kısacık dönemde büyümeye çalışırken yaşadıkları ‘çatışma’yı odağa yerleştiriyor hikâye. İkisinin de özgürlüğü öncelemesine karşın, birinin ‘dünyanın sonu’na dair endişelerinin öne çıktığını, diğerininse özgürlüğe ‘yasak aşk’ kavramıyla tutunduğunu görüyoruz. İki arkadaş arasındaki çatışmayı zirveye taşıyan da bu yasak aşk oluyor sonuçta...
Sally Potter, ‘Bir Hayalimiz Vardı’yla büyümeyi aynı çizgide başlatıp giderek farklı perspektiflere taşıyan iki genç kızın hikâyesini anlatırken, onların hayalinin ‘hayal kırıklığı’na evrilmesini gösteriyor bizlere. Gezegenin ‘bıçak sırtında’ gezindiği bir dönemde, onlar da aynı durumu daha küçük ölçekte yaşıyorlar. Hayatlarının baharında ‘zor kararlar’ vermeleri gerekiyor ve bunu da ne pahasına olursa olsun yapıyorlar. ‘Birbirlerini kaybetmek’, belki de en son düşündükleri şey ama gelinen noktada kaçınılmaz olanın bu olduğu da apaçık görülüyor. Hayatın acımasızlığı, büyümeye çalışan ruhlarını alabildiğine örseliyor, ki bu tahribatın yan etkileri de aynı oranda büyük oluyor.
Ablası Dakota’dan daha iyi noktalara geleceği açık olan Elle Fanning ile Alice Englert’in Ginger ve Rosa’nın çatışmasını ete kemiğe büründüren performanslarının yanı sıra, anne ile babayı canlandıran Christina Hendricks ve Alessandro Nivola da karakterlerinin içine hapsolmayı başarıyorlar bu filmde. Annette Bening, Oliver Platt ve Timothy Spall’dan oluşan üçlünün de hikâyeye renk kattığını, gerektiği noktalarda ‘abartmadan’ müdahil olduklarını da söyleyebiliriz.
Sonuç olarak, devasa bir hikâyenin içinde ‘küçük’ hikâyelerini benzer bir ‘kriz’ mantığıyla yaşayan karakterlerin hem kendilerini hem de izleyenleri ‘dağıtan’ serüvenlerini taşıyor yamacımıza ‘Bir Hayalimiz Vardı’. Büyük resim küçük resmi yutuyor sonuçta ve Ginger ve Rosa da ceplerindeki hayal kırıklığının ağırlığıyla devam etmek zorunda kalıyorlar hayatlarına...