Küçük ve yeşil ülke...

Küçük ve yeşil ülke...
Küçük ve yeşil ülke...

Fotoğraflar: BURAK KURU

Yeşilliğiyle 'yayla'ya kurulduğu zannedilen Slovenya, her şeyi yerli yerinde haliyle hayran olunacak bir ülke. Görülesi başşehir Ljubljana da çok şey vaat ediyor...
Haber: BURAK KURU - burak.kuru@radikal.com.tr / Arşivi

Kalabalık bir sofrada oturduğunuzu düşünün. Aklınıza gelen, sevdiğiniz tüm mezeler masada ve erişilebilir uzaklıkta. “Şunu uzatır mısın” demeden neye isteseniz uzanabiliyorsunuz rahatlıkla. Bunun bir ülke olduğunu hayal edin şimdi de. İtalya’ya, Macaristan’a ve Avusturya’ya arabayla sadece bir saatlik bir uzaklık. İsteseniz yürürsünüz bile… Ama siz önünüzdeki tabakla ilgileniyorsunuz. Çünkü o tabak da gayet tatminkâr. Zira tabakta doğaysa doğa, sanatsa sanat, kültürse kültür, mimariyse mimari ve hatta aradığınız oysa eğer eğlenceyse de eğlence var!
Masanın jeopolitik olarak en güzel yerindeki bu kişinin adı Slovenya. Kendisi, Yugoslavya iç savaşının ilk kıvılcımını çakıp, ‘Tito’nun Kristal Küresi’nden koparak, o kristal tuzla buz olurken, izleyen bir ülke… 1991’den beri Slovenya olarak ‘ayrı eve çıkmış’ durumda. Evlerini ziyaret etmiş olmanın sonucunda söyleyebilirim ki çok mutlu durumdalar.
Sıra Slovenya ve başkent Ljubljana (Lubiyana) notlarında...
Konya büyüklüğündeki, 2 milyon nüfuslu Slovenya’nın 300 bin nüfuslu payitahtından aklınızda kalacak tek renk: Yeşil. Nüfusunun 65 binini öğrencilerin oluşturduğu aynı yerde göremeyeceğiniz şey ise Polis. ‘Kolluk kuvveti’nin olmadığına dair güçlü bir izlenime kapılıyorsunuz Ljubljana sokaklarını arşınlarken. İzlanda kadar olmasa da ‘olaysız’ yaşayan Slovenlere, “Polis imdatın numarası kaç” sorusunu yöneltseniz, cevapsız kalmanız mümkün!..

Herkes vatandaş dostu

Devlet daireleri –Cumhurbaş-kanı’nın çalışma ofisi dahil- elinizi kolunuzu sallayarak içeri girebileceğiniz kadar ‘vatandaş dostu’. Yöneticiler de öyle. Misal Belediye Başkanı Zoran Jankoviç zaman zaman bisikletle gezen sempatik bir kişilik.
‘Toplu taşıma’ çok cazip değil. Mesafeler kısa, in-bin yapmaya değmez. O nedenle ‘tabanvay’ en gözde ulaşım aracı. Ayrıca şehir çok tenha: En kalabalık meydanda bile Mecidiyeköy’ün sabah 5 kalabalığı yok.
Kulak kabartırsanız Slovence’nin biraz ‘sert bir dil’ olduğu fikrine kapılmanız olası: Erkeklerin diyaloglarını “Kavga mı ediyorlar acaba” diyerek dinliyorsunuz.
Mimari olarak eskinin korunduğu, “Ben buradayım” diye bağırmak yerine çevresiyle uyumlu olarak yükselen yeni yapılara sahip bir yerleşim alanı. Geneli Art Nouveau tarzında.
Şehre 60 km uzaklıktaki Postojna mağarası mutlaka görülmeli. 1918 yılında hizmete giren ve bugüne kadar 35 milyon ziyaretçiyi ağırlamış mağara -giriş 22,90 euro-, size ne kadar övsem da yeterli olamayacağım bir yer. Sadece şunu söyleyeyim: En derin noktasında yerin 120 metre altında olduğunuzu düşünün ve her adım attığınızda ufak bir çocuğun yeni gördüğü şeyler karşısındaki ‘şaşkın’ ifadesini gözünüzün önüne getirin. Burayı gezerken sürekli o haldesiniz…

Teyitli bilgi: Bled bir cennet


Bled, ‘Yeryüzü cenneti’ demenin abes kaçmayacağı bir yer. Ljubljana’ya 30 kilometre uzaklıkta. Annesi Sloven olan Tito’nun yazlığının da-şimdi 4 yıldızlı otel- bulunduğu bu yerde yazın yüzülebilen, kışın ise donduğu için buz pateni yapılabilen Bled Gölü var.
Bu bölgenin ülkemizi ilgilendiren yönü ise Galatasaray ’ın üç sezondur sezon öncesi kampını burada yapması. Gölün ortasındaki adadaki kilise ise tıpkı gölün etrafındaki kale gibi harika bir manzara sunuyor. Adaya ‘motorsuz’ kayık/teknelerle gidiyorsunuz. Gidiş-geliş kişi başı 12 Euro. Adaya ayak basınca 99 basamak tırmanarak kiliseye geliyorsunuz. Bir not: Burada evlenmek çok modaymış. Çanı üç kere çaldığınızda ise dileğiniz gerçekleşiyormuş. Denedik, bekliyoruz…

Bizde Ahmed Arif, Slovenya’da Preseren


Şehrin önemli meydanlarından birisinin adı Preseren. Adını Sloven şair France Preseren’den alıyor-ki Tost isimli şiirinin 7. kıtası ülkenin milli marşı. Meydanda şairin heykeli var. Heykelin baktığı yön ise tıpkı Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e mektuplarının yer aldığı ‘Leylim Leylim’deki gibi ‘karşılıksız aşk’ı anlatıyor. Preseren de hayatını Julia Primiç’e adamış-Ahmed Arif gibi- fakat hiçbir zaman ondan karşılık görmemiş-yine Ahmed Arif gibi. Sonunda başka birisiyle evlenen-hâlâ Ahmed Arif gibi- fakat son nefesinde dahi Primiç’i anan Preseren’in heykeli, yaşarken günlük rutinini hatırlatırcasına Julia Primiç’in evine bakıyor. Preseren ve Ahmed Arif’in adanmışlığını ve Primiç ile Leylâ Erbil’in ‘kayıtsızlığının’ nedenlerini artık öğrenmemiz çok zor. Ama bakarsınız belki bir gün yazarımız Alper Hasanoğlu bunun altında yatanları bize anlatır ve bizi aydınlatır. Ne dersiniz?

Burada fotoğraf çekilir


Şehir merkezinde son dönemde en popüler ‘fotoğraf çektirme’ noktası, iki bina arasına gerilmiş halata asılı ayakkabılar… ‘Ayakkabı tamircileri köprüsü’nün yanındaki manzara, burada ayakkabı tamir edenlere atfen yapılmış. Yerlilerin söylediğine göre 2010’da iki Sloven sanatçının başlattığı akım, yayılmış. Şu an ise zaman zaman dilek ağacı olarak amacının dışında kullanılıyor.