Kültürel melezleşme

Hintli kadınlara neler oluyor, farkında mısınız? Yaklaşık on yıldır tek tek yükselmeye başlayan seslerinin...
Haber: TUBA ÇANDAR / Arşivi

Hintli kadınlara neler oluyor, farkında mısınız? Yaklaşık on yıldır tek tek yükselmeye başlayan seslerinin, kültür ve sanatın uluslararası gökkubbesinde hoş bir seda haline geldiğini duyuyor musunuz?
"Yooo!" diyorsanız hemen vizyondaki Muson Düğünü'ne gidin lütfen ve bu rengârenk yerel şöleni izlerken, sözünü ettiğim evrensel sese de kulak verin.
Aslında her şey 90'ların başlarında Hintli-Amerikalı yazar Bharati Mukherjee'nin Anglosakson edebiyat dünyasında bestseller olmasıyla başladı. Onun roman kahramanı Yasemin, yasadışı yollardan girmeyi başardığı ABD'de göçmenler dünyasına adım atıyor ve yalnızlığın ve kimlik sorunlarının ağırlığı altında da olsa, aç gözlerini umut dolu bir geleceğe dikiyordu.
En iyi İngilizce Hint romanı
Sonra Arundhati Roy adını duyduk, ilk romanı olan Küçük Şeylerin Tanrısı ile. Babası Hindu, annesi Hıristiyan olan Roy, Güney Hindistan doğumluydu ve mimarlık eğitimi görmüştü. Yeni Delhi'de yaşıyordu ve yazdığı senaryolarla sınırlı bir üne sahipti. Ta ki 1997 yılında Booker Ödülü'nü kazanarak Anglosakson edebiyatın seçkinlerinin renk değiştirmesine yol açıncaya kadar. İngilizce yazılan en iyi romana verilen bu edebiyat ödülünü alan ilk Hintli yazardı çünkü... Büyülü gerçekçilik akımının parlak bir örneği olan kitabında, doğum yeri olan Ayemenem'de 60'lı yılların siyasi çalkantılarının izi sürülürken, varlıklı bir dul kadın ile toplumun en alt kademesinden, Dokunulmazlar kastından bir işçinin yasak aşkı anlatılıyordu. Üstelik de bir kız çocuğunun, dul kadının ikizlerinden kız olanının masumiyetle çevresine bakan kocaman gözlerinden...
Çocuklar, gündüzleri kendilerinin arkadaşlık ettiği bu Dokunulmaz'a geceleri annelerinin de dokunmaya başlamasıyla, her şeyin bir anda nasıl değişebileceğini, hatta bitebileceğini öğreniyorlardı. Bazı toplumlar
için hâlâ geçerli olan ve kimin sevilip sevilmeyeceğinin ve de ne kadar ve nasıl sevileceğinin kurallarını koyan aşk yasasının
çiğnenmesinin trajik sonuçları, çocuk dünyasının o bozulmamış bakışı, sözcük oyunları ve çarpıcı metaforlardan oluşan büyülü sesi eşliğinde bir şiir simyasına dönüşüyordu.
Evrensel aidiyet sorunu
Derken Jhumpa Lahiri büyük bir çıkış yaptı Dert Yorumcusu adlı dokuz öyküden oluşan
'küçücük eser'iyle 2000 yılının Pulitzer Ödülü başta olmak üzere edebiyat dünyasının en saygın ödüllerine (En İyi Amerikan Kısa Öyküleri, Pen/ Hemingway, The New Yorker En İyi İlk Kitap, Publishers Weekly Yılın En İyi Kitabı, Los Angeles Times En İyi Kitap, O'Henry) doymak bilmedi. Bengalli bir anne-babadan doğma bir Londralıydı o. Sonra Rhode Island ve New York'ta yaşayan bir dünya vatandaşı oldu. Ama çocukluk ve gençlik yıllarında tatillerini Kalküta'da geçirdiğinden anayurdu ile bağlarını koparmamıştı.
Öykülerinde ister Geçici Arıza'da olduğu gibi yeni evli bir Hintli-Amerikan çiftin beraberliklerinde yaşanan iletişimsizliği anlatsın, ister Bay Sen'in Evinde'de olduğu gibi Amerikan yaşam tarzına uyum sıkıntıları;
içindeki Hintli göçmen ev kadınının, Amerikalı çocuklara bakıcılık yaparken maruz kaldığı kültür şokunu, yersiz-yurtsuzluk duygusunu işliyordu hep. Lahiri, Hintli kimliği çerçevesinde evrensel bir aidiyet sorununu anlatıyordu aslında. Çocukluktan kopanların, aşktan uzaklaşanların, ailesine bağlılıklarını yitirenlerin, her şeyden önce de ait oldukları toprağa, ülkesine yabancılaşanların dertlerini dert ediniyordu.
Bu ortaklık tesadüf değil
Alt Kıta'nın bu yeni kadınlarının dünya çapındaki başarılarında rastlantısal olmayan bir ortaklık var. Hepsi de Batı'yı çok iyi tanıyor, İngilizceyi yepyeni bir dünya dili yaratacak kadar iyi kullanıyor ve geçmişe uzanan derin köklerinden beslenmeyi gayet iyi biliyorlar. Hint kültürünü oluşturan mozaikleri incelikli bir kurguyla yeniden yaratırken, geleneksel ile modern değerler arasındaki çatışmaya keskin bir gözlemcilikle, ironi yüklü ve mesafeli ama sevecen bir yaklaşımla bakabiliyorlar.
Ve mutlu son...
Bu yaklaşımın beyazperdedeki temsilcisi ise Selam Bombay, Missisipi Masala ve Kama Sutra gibi filmlerinden tanıdığımız Mira Nair. O da New York'ta yaşıyor. O da son filmi Muson Düğünü ile 2001 yılı Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'yi alarak ödüllüler arasına katılmış. Yeni Delhi'de üst sınıftan bir ailenin muson yağmurlarına denk gelen düğün hazırlıklarının anlatıldığı film, aile içi cinsel tacizden yasak aşka uzanan bir dizi konunun iç içe anlatıldığı öykülerden oluşuyor.
Ama Roy'un Ayemenem'inden Nair'in Delhi'sine köprülerin altından çok sular akmış. Buradaki yasak aşkın taraflarından biri görücü usulüyle evlendirilen gelin adayı olsa da modernitenin değerleri galebe çalıyor ve trajik sonun yerini mutlu son alıyor.
Edebiyat ve sinema bağımlılarını sevindirecek bir mutlu haber daha var. Lahiri'nin Dert Yorumcusu'nun ilk öyküsü Geçici Arıza, Nair tarafından filme çekiliyor...