Kültürümüzde bazı temel eksiklikler var

Kültürümüzde bazı temel eksiklikler var
Kültürümüzde bazı temel eksiklikler var
Nuri Bilge Ceylan, beşinci kez Altın Palmiye için yarıştığı Cannes Film Festivali'nin bu yıl da favorisi. Ceylan, eleştirmenlerin övgüye boğduğu filmini anlattı.
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR / Arşivi

Beşinci kez Cannes'da yarışıyorsunuz. 'Sahne almayı' sevmediğinizi biliyoruz ama sonuçta burası gösteri yeri, göz önünde olmaya alışıyor mu insan?

Alışmak değil ama duygusuzlaşıyor insan biraz. Burada işi olan insanlar için, öyle bir hız var ki, zaten bir şey hissetmeye vaktiniz kalmıyor. Kendini olayların akışına bırakıyorsun bir yerde. Ama bazı konularda alışmak diye bir şey söz konusu değil. Yalnız benim için işin tatsız tarafı, zihninin en karmaşık olduğu ve en kötü çalıştığı bir dönemde sayısız söyleşi vermek ve bir şeyleri ifade etmek zorunda kalmak. Normalde çok daha iyi ifade edebileceğin şeyler hakkında burada üstünkörü şeyler söylemek durumunda kalıyorsun çoğu kez.

“Kış Uykusu”nda ortasında Aydın (Haluk Bilginer) olan bir Türkiye panoraması var. Bir nevi kral gibi, genç karısı ve kız kardeşiyle olan ilişkilerini tamir etmeye çalışırken benmerkezci, şoförü veya kiracısına gayet mesafeli bir adam. Peki, eleştirdiğiniz Aydın'ın bu panoramadaki yeri nedir?

Aydın aslında iyi bir insan. O da hepimiz gibi isteği dışında fırlatıldığı bu dünyada bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor. Bu karakteri tabii ki eleştirdiğimiz birtakım özelliklerle donattık, ama direkt olarak suçladığımız söylenemez. Aslında tüm karmaşasıyla hepimiz gibi bir insan yaratmak istedik. Aydın'ın marjinal bulunup ötekileştirilmesi isteyeceğimiz bir şey değil. Onu hepimizde var olabilecek ama ancak yeterince dürüst ve açık olabilirsek ve aynısını belli durumlarda ben de yapabilirdim diyebileceğimiz davranışlarla donatmaya çalıştık.

 

Ve nihayet Altın Palmiye

İyilik ilişkilerde yeterli olmuyor ama değil mi?

E tabi, “cehenneme giden yollar da iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir” diyelim karakterlerimizden birinin dediği gibi. Hayat dediğimiz şey herkes iyi olsa, iyi niyetli olsa bile yine de problemler, büyük trajediler üretebilecek şekilde dizayn edilmiştir. Neden böyle olması istenmiş bilemem. Evrendeki her şeyin nihayetinde daha dengeli bir konuma ulaşabilmek için devinmekte olduğu söylenir. Belki de bütün bunlar dünyanın daha dengeli bir yer olabilmesi gerekli görülmüş sürtünmelerdir, ne bileyim. İnsanoğlu denilen varlığın bir miktar mutsuzluğa galiba hep ihtiyacı var. Her şey yolunda bile olsa bu defa da daha küçük detaylardan mutsuzluk üretmeye başlıyor, çıtayı gittikçe düşürüyor. Elbette karakterlerimizin hepsine sorgulamamız, yüzleşmemiz veya anlamaya çalışmamız gerektiğini düşündüğümüz bir takım özellikleri dikkatle yedirmeye çalıştık.

Filmde kız kardeşten eşe, imamdan şoföre geniş bir karakter galerisi var. Her birine eşit yaklaşmayı nasıl başardınız?

Bilmem. Senaryo yazarları olarak, Ebru da, ben de, kolay hüküm verebilen, her türlü olumsuzluk ve kötülüğün dış kaynaklı olduğuna kendini kolaylıkla inandırabilen insanlar değiliz. Bu özelliğimiz karakter yaratırken de işimize yarıyordur herhalde.

Hamdi karakteri biraz daha fedakâr gibi sanki...

Güvence arttıkça insanların fedakârlık potansiyellerinin azaldığını düşünüyorum. Verecek daha fazla şeyiniz olduğunda vermeme hakkı da gelişiyor.

Bunda mecburiyet ilişkisinin de rolü var mıdır?

Evet. Gururunu düşünecek zamanı ve hatta neredeyse hakkı bile yok. Oysa Aydın'da gurur işin içine daha çok giriyor. Gururunu korumak ve kurtarmak için girişilen stratejiler de daha dolaylı ve çetrefilli. Ama öte yandan filmde en fazla gururu da İsmail’de (Nejat İşler) görüyoruz. Ama bu durumda da gurur arttığında yine fedakârlık azalıyor. Bütün aileye İsmail değil Hamdi bakıyor. Gerçi karmaşık şeyler bunlar tam anlamak kolay değil. Biz de yazarken bir yandan anlamaya ve inandırıcı bir düzlemde kalmaya çalışıyoruz tabi. Artık ne kadar anlayabiliyorsak. Bu konularda Ebru'yla çok tartıştık ettik. Anlaşamadığımız epey nokta da oldu tabi ama yine de ikimizin de kabullenebileceği ortak birtakım noktalara varmayı başardık denebilir. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Ebru çok acımasız gerçekçi ve inatçı, ama tam da bu özellikleri yüzünden belki birlikte çalışmak konusunda vazgeçemeyeceğim tek senaryo yazarı oldu gitti.

Asla geri adım atmıyor mu?

Aklına yatarsa atabilir tabi de, bir kere beni bir otorite olarak kabul ederek işe başlamıyor. Bu önemli çünkü genelde başkaları (kendi kişisel tarihim için söylüyorum) belki kimliğim ve tecrübem nedeniyle söylediklerimi fazla sorgulamıyor. Direk olarak doğru kabul ediyor. O zaman da görüşlerimi çetin sınavlardan geçirecek mahkemeler oluşmuyor bir türlü. Oysa gerekli olan bu senaryo işinde. Yazdığım fikirlerin en çetin mahkemelerde masaya yatırılmasını istiyorum doğal olarak. Dediklerimi hemen doğru kabul edip onun üzerine bir yapı kurmaya yeltenen bir çalışma şekli pek işime yaramıyor.

Peki, siz tartışma sırasında yönetmen egosu yaşamıyor musunuz?

Belki oluyordur, bilmiyorum. Kavgalar, sert tartışmalar belki biraz da bundan çıkıyordur. Ama sonuçta bunlar çok faydalı oluyor senaryonun selameti için. Parlak sandığım bir fikre Ebru itiraz edince, 'her şeye de karşı çıkıyor' diye önce öfkeleniyorum belki biraz ama sahiden de o fikir enine boyuna sınanmış oluyor. Bazen de o parlak zannettiğiniz bir fikir küçük bir eleştiri karşısında birden çöküverdiği zaman yazarlık gururunuz belki biraz incinebiliyor. Tıpkı Aydın'ın iyi olduğundan hiç kuşku duymadığı “Bozkırda açan çiçekler” adlı pek güvendiği ve gurur duyduğu bir makalesinin, kız kardeşi Necla tarafından eleştirildiğinde yazarlık gururunun ummadığı ölçüde incinmesi ve kırılması gibi. Yani Necla gibi gerektiğinde acımasız ve gerçekçi olabilen bir karaktere senaryo yazımında gerçekten ihtiyaç var.

Yani duruma uyandırıcı bir figür olarak Necla karakteri bir nevi Ebru Ceylan mı?

Hayır, ama bazen o role büründüğü oluyor dediğim gibi. Tıpkı bazen Aydın’ın arkasındaki kanepede onunla hemfikir olmayan Necla’nın oturduğu düşüncesinin rahatsız edici tedirginliğinden kurtulamaması gibi, ben de senaryonun belli bir kısmı için benimle aynı fikirde olmayan birinin varlığının tedirginliğini kolay unutamıyorum. Kestirip atmış olsam bile onu da memnun edecek yeni bir çözüm bulunabilir mi diye kollamayı sürdürüyorum yine de aklımın bir köşesiyle.

Filmin muhtelif temaları arasındaki hayırseverlik meselesine gelirsek; Nejat İşler'in karakteri parayla ilgili davranışıyla sizin sinema üslubunuzdan beklenmeyecek denli büyük bir jest yapıyor. Genellikle incelikli ve imalı manalar yönetmeni iken, bu sizi korkuttu mu?

Evet. Hayatta sık rastlanan bir şey olmadığından, ütopik de kaçabilirdi. Belki de kaçmıştır da. Ama İsmail karakterinin abartılı gururu ona bu jesti yaptırabilir diye düşündük. Bu sahne biraz zorladı bizi, çünkü sanki daha çok romanlarda rastlanabilecek belli bir jesti inandırıcı kılmak ve filmin içinde sırıtmamasını sağlamak meselesi vardı. Ama Nihal'in alacağı ders açısından da böyle bir jeste ihtiyacımız vardı. Ama Nihal'in (Melisa Sözen) buna vereceği tepkiye karar vermek de kolay olmadı.

Aydın karısına bir hoşluk yapmak, Nihal de varoluşunu anlamlandırmak için, yani herkes bir şekilde kendine derman olmak için birilerine yardım ediyor. Hayırseverlik denilen iç muhasebe böyle bir şey midir?

Evet, hayırseverlik meselesinin içinde her zaman başka kokular da mevcuttur. Ama yine de yan etkileri iyidir. Yani hangi güdülerle yapılırsa yapılsın sonuçta yardım edilenlere bir faydası olur. Dolayısıyla hayırseverlik dediğimiz şey çok da eşelemek istediğimiz bir şey sayılmaz. Ama filmin öyküsü içinde, karakterimizin varoluşunu anlayabilmek için onun da biraz didiklenmesi zorunluydu.

Filmlerinizdeki erkekler ne taşrayla ne de şehirle tam bir bağ kurabiliyorlar. Anadolu kökenli entelektüel Aydın da İstanbul'dan memleketi Uçhisar'a dönüyor. Hayatta böyle hep arada kalma, bir yere ait olamama durumunu önemsiyorsunuz değil mi?

Bu tamamen kendimle ilgili bir ruh hali olabilir. Kendini her yerde yabancı hissetme duygusu. Ama bu kendimi bildim bileli hissettiğim bir şey. Yapacak bir şey yok. Babamdan miras belki biraz. İnsan nereye giderse gitsin kendi ruhunu da oraya götürüyor. Ama İstanbul’da 25 yıl tiyatro yaptıktan sonra Aydın memleketine aynı insan olarak dönmüyor tabi. Değişmiş, entelektüel bir birikimle bezenmiş. Arada biraz mesafe oluşmuş olmasını doğal karşılamak lazım.

Bir insanı gerçek anlamda tanıyamıyoruz yani..

Aydın'ı anlıyorum, suçlamıyorum. Yaşla birlikte insan ilişkilerinin aynı keyfi vermemesi ve anlamsız gelmeye başlaması insanda bir çeşit inziva ya da izolasyon arzusu yaratabilir. Sadece en yakınında olan ve alıştığı, her şeye rağmen sıcaklığını hissettiği ve hatta kavga etmeyi bile özlediği karısının yakınında olmak istemesini çok iyi anlıyorum. İstanbul’a gidemeyip 'orda da her şey yabancı bana' demesini anlıyorum.

Filmin basın toplantısında 'suçu üstlenmeyen bir kültürdeniz' dediniz, açar mısınız?

Bizde, alçakgönüllülük, sadelik, itiraf, kendinle alay edebilmek gibi özellikler hiç bir zaman bir üst değer olamamıştır. Öğünmek, kurnazlık, yüksekten uçmak, alaycılık her zaman daha çok onay görmüştür. Kültürümüzde harikulade şeyler yok demiyorum, var tabi ki. Ama çok temel bazı eksikler de var. Daha kökten, daha temel bir şeylerin değişmesi gerekiyor sanki. İşte sanatın, sinemanın önemi de burada ortaya çıkıyor. İnsanı kendi zaaflarıyla, zayıflıklarıyla yüzleştirmek, bunları elle tutulur ve tartışılabilir hale getirmek.

Masa başında dünyayı kurtarmaya meyilli bir milletiz, sizce neden suçu üstlenmekten kaçıyoruz?

Zamanında Ingmar Bergman vergi kaçırmakla suçlandığı için intihar etmeyi düşünmüştü. Bizde ise vergi kaçırma yöntemleri bir zekâ belirtisi olarak, gözler parlayarak birbirine anlatılır. Kültürden kültüre değer yargıları çok değişiyor. “Kurbağa yağı satıcısı” kitabında Kurosawa, ikinci dünya savaşı kaybedilince Japonya’da gördüğü bir sokak manzarasını anlatır. Herkes evinin önüne çıkmış, harakiri yapmak için kılıçlarını biliyor. Bir sokak boyunca herkes. Bunlar buradan bakılınca kolay anlaşılabilecek şeyler değil. Ben de anlamıyorum. Ama anlamaya çalışmak gerek. Sanat iyi bir katalizör olabilir. Başka kültürleri merak etmemiz lazım. Tıpkı kendimizi tanımak için başka insanlara baktığımız gibi. En çok kendi filmlerini seyreden ülkelerden biri olduğumuz için öğünüyoruz. Tamam. Bu gerçekten de sinema endüstrimizin ekonomik sağlığı için iyi bir şey olabilir. Ama bu aynı zamanda başka kültürleri fazla merak etmediğimizi de gösteriyor. Yabancı film deyince, Hollywood dışında ne seyrediyoruz, dünya sineması ne kadar gösterime giriyor. Hemen hemen hiç.

Artık Cannes'ın gediklisi oldunuz, bu başarı size belli bir rahatlık ve güven veriyor mu?

Başta dediğim gibi bazı konularda alışmak diye bir şey yok. İnsanlar artık rahat olduğumu sanabilir ama öyle değilim. Her seferinde aynı gerginlikler yeniden yaşanıyor. Bir kere filmin ilk gösterimi nerde olursa olsun insanı epey geriyor. Tuhaf bir başarısızlık, ya da her şey kötü gidecek endişesi peşinizi bırakmıyor. Doğrusu bu kez filmimin buraya seçileceğini de pek sanmıyordum. Bu kadar uzun bir filmi almakta zorlanırlar diye düşünüyordum. Akşam yemekte Dardenne kardeşlerle de bu tarz şeyler konuştuk biraz. Her seferinde sanki ilk kez gelmişler gibi aynı gerginlikleri yaşadıklarını onlar da söylediler. Galiba biz film yapanlar hepimiz, filmlerimiz söz konusu olduğunda çocuk gibi hassas oluyoruz. Ya da belki filmlerimizi çocuklarımız gibi görmekten vazgeçemiyoruz. Çocuklarımız iyi de olsa kötü de fark etmiyor, doğal olarak onların iyiliğini istiyoruz, onları bizden başka koruyacak kimsenin olmadığını biliyoruz. Ve bazen de onlarla biz de çocuk olup hassaslaşıyoruz. Ama yine de insanları, filmlerimi beğenenler ve beğenmeyenler diye ikiye ayırdığım günlerin çok gerilerde kaldığını söyleyebilecek kadar olgunlaştığımı düşündüğümü söylemem de pek yalan olmaz herhalde.