Kural ve Cemcir yetmiyor

Kural ve Cemcir yetmiyor
Kural ve Cemcir yetmiyor
Haftanın yerli filmlerinde bu hafta 'Düğün Dernek', 'Yozgat Blues', 'Saroyan Ülkesi' ve 'Mc Dandik' var.
Haber: Murat Özer / Arşivi

DÜĞÜN DERNEK *

‘Düğün Dernek’le, Ahmet Kural ve Murat Cemcir’in önlenemez yükselişinde yeni bir halkaya daha ulaşmış bulunuyoruz. İkilinin Cem Yılmaz destekli ‘Çalgı Çengi’yle işaretlerini verdikleri, televizyon dizisi ‘İşler Güçler’le ivmelendirdikleri tarzlarında şimdilik son durak ‘Düğün Dernek’ ama devamının geleceği kesin (en azından finalden öyle bir ipucu yakalıyoruz).
Ahmet Kural ve Murat Cemcir’in ‘komik’ olduklarına kuşkumuz yok, hatta son zamanlarda yetişen komikler arasından kolayca sıyrılabilecek özelliklere sahipler. Vücut dillerinden başlayan bu durum, dışarıdan bir örnek vermek gerekirse, İtalyanların ünlü komikleri ‘Yavru ile Kâtip’i (Franco Franchi ve Ciccio Ingrassia) hatırlatıyor biraz, her ne kadar rol paylaşımları onlar kadar ‘keskin’ değilse de. Bir başarı hikâyesinin başrolüne soyunan ikili, halka ulaşma konusunda da meseleyi çözmüş görünüyorlar.
Sivas’ın bir köyünü mekân edinen ‘Düğün Dernek’e gelirsek, Kural ve Cemcir’in tiplerini de deforme ederek performanslarını sergiledikleri filmin ‘Çalgı Çengi’nin küçük bir adım gerisinde olduğunu söyleyebiliriz. İlk filmdeki ‘garip çekicilik’in yerini burada ‘tahmin edilebilir’ bir komedi anlayışı alıyor, ki böyle bir durumda nefes aldırmadan güldürmekten başka seçenek kalmıyor bizimkilere. Haklarını yemeyelim, onlar da bu seçeneğin farkındalar belli ki, ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak, ‘güldürmek’ kolay gibi görünse de çoğu zaman en zor yanı işin. Hikâyenin yerinde sayan görüntüsünü kamufle etmek için uğraşan Kural ve Cemcir, yedek kulübesinden de yeterli desteği alamayınca teklemeye başlıyorlar. Omuzlarındaki yükün altında ezilmekten kurtulmaları mümkün değil böyle bir durumda ve öyle de oluyor. Azımsanamayacak bir enerjiyle doğan karakterleri giderek yoruluyor, finale doğru iyice düşüyor ve ‘zirve’ye nefesleri yetmiyor. İlk üç günde yarım milyonu aşkın seyirciye ulaşan ‘Düğün Dernek’i sev(e)memiş olsak da, Ahmet Kural ve Murat Cemcir’in ‘hikâyeli’ bir filmde ‘başarı’ya ulaşacaklarını öngörebiliriz. Yavru ile Kâtip’in, Taviani’lerin ‘Kaos’undaki ‘Küp’ (La Giara) bölümüne kattıklarını unutmayalım...

 YOZGAT BLUES **

‘UMUT IŞIĞI’ ARARKEN
Üç (duruma göre dört) kaybeden karakter var hikâyenin kalbine giden damarlarda. Bunların başını çeken, tabii ki Ercan Kesal’ın canlandırdığı ‘düşmüş müzisyen’, ama diğerleri de sıralarını bekliyor ve gerektiği noktalarda vurucu hamleleri yapıyorlar. ‘Yozgat’ta kırık bir aşk hikâyesi’ anlatırken, bu tanımın içinde yer bulması beklenen sosyal dinamikleri de karşıtlıklarıyla birlikte yansıtan film, bu pencereden bakıldığında nefesini boşa tüketmiş gibi görünmüyor. Yaptığı ‘yabancılaşma’ vurgusu da hikâyenin zeminini sağlamlaştırıp binanın yıkılmamasını garanti altına alıyor. Yalnızlığı uçlara kadar çeken bu durum, çıkış yolu bulma ihtimalini giderek kaybeden başkarakterin düşüşünü hızlandırırken, onun ‘umut ışığı’ arayışına da son noktayı koyuyor, acımasızca. 
Film, dört karakterden üçüyle hiçbir problem yaşamıyor. Ancak, ‘Uzak İhtimal’de son zamanların en iyi kompozisyon çalışmalarından birini veren Nadir Sarıbacak’ın ‘radyocu’ karakteri, belki hikâyenin rahatlaması için malzeme veriyor yönetmene ama başta da söylediğimiz gibi bu rahatla(t)ma çabasının sonuçları pek de beklendiği gibi olmuyor...

MC DANDİK
BU ÇORBADA HER ŞEY VAR
Vaktiyle müzik dünyasına bir ‘renk’ kattığı doğru Ragga Oktay’ın, ama bu renkliliği sinemaya yansıtmaya çalışması iyi bir seçim olmamış sanki. Absürd komedi kurallarıyla oynayacağını hissettiren bir giriş yapıp, daha sonra ‘durumdan vazife çıkarma’ komedisine evrilen ve iyice yalpalayan (hatta yıkılan) filmin ‘yegâne’ olduğunaysa kuşku yok. ‘İki arkadaş’ komedisi mi, romantik komedi mi, müzik ve dans filmi mi, bir hapishane filmi mi, yoksa bir ‘azmin zaferi’ hikâyesi mi olduğuna karar veremeyen yapım, her birini kazana atıp karıştırmayı tercih ediyor ve ortaya çıkandan tatmin olmamızı bekliyor. Öyle bir şey de olmuyor haliyle! Ragga Oktay’ın sinema serüveninin uzayıp gideceğini tahmin etmiyoruz ama ‘Mc Dandik’teki iki dans sahnesiyle çarpmanın etkisini azalttığını söyleyebiliriz. Bollywood göndermesi iyiydi, keşke biraz daha abartsaydı durumu!

SAROYAN  ÜLKESİ***

SAROYAN'IN ELİNİ TUTAN ÇOCUK
Malatya’dan ‘en iyi senaryo’ ödülüyle dönen Lusin Dink, kendisine bu ödülü kazandıran ilk filmi ‘Saroyan Ülkesi’yle (SaroyanLand) ‘belgeci’ yaklaşıma sahip bir kurmacaya ulaşıyor. Ecnebilerin ‘docu-drama’ dedikleri bu disiplin, çoğu zaman hedefe ulaşmaz ve belgeselin ‘gerçek’ dinamiklerini yapaylaştırır. Ama burada zorluğun altından kalkmayı biliyor Dink, yaşadığı birkaç hafif sarsıntı hariç.
Amerikalı/Ermeni/Bitlisli yazar William Saroyan’ın ayak izlerini takip eden sinemacı, onun Bitlis’e yaptığı yolculuğu resmederken, tümüyle Saroyan’ın metinlerine dayanıyor, ki belki de işin en zor kısmı da bu. Böylesi bir yolculuğu anlatırken ‘doğru’ cümleleri seçip yerleştirmek (kurgulamak) neredeyse olanaksız. Ancak sonuca baktığımızda, sanki bu konuda hiçbir zorluk yaşanmamış gibi akıp gidiyor film, etkili metinler eşliğinde. Lusin Dink, Ermenilerin ‘yeni’ ya da ‘eski’ dünya ayrımı olmaksızın itilmesini Saroyan’ın cümleleriyle ve alabildiğine etkili bir şekilde aktarıyor beyazperdeye. ‘Hassas’ meseleyi sömürmek gibi bir yola da sapmıyor hiçbir zaman. ‘Özlem’ kavramının yanından bir an bile uzaklaşmadan sürdürdüğü filmini, köklere doğru uzanan Saroyan’ın ellerine sıkı sıkıya sarılarak tamamlıyor, babasının yanından ayrılmayan bir çocuk gibi.
‘Saroyan Ülkesi’ndeki hafif sarsıntılarsa birkaç canlandırmada yaşanıyor. Akıp giden filmi duraksatan ve ritmini kaybetmesine yol açan o teatral dakikalar, metin olarak bir problem yaratmasa da, sinema dili açısından sıkıntıya sebep oluyor. Bu sıkıntının bütünü darmadağın edecek bir etkiye sahip olmadığını belirtelim ve Lusin Dink’in yolculuğunun sürmesini dileyelim...