Led Zeppelin'le günaha son çağrı

Led Zeppelin'le günaha son çağrı
Led Zeppelin'le günaha son çağrı

Led Zeppelin müziğine kısa yoldan hard rock ya da heavy metal deyip geçmek, okyanusu göl, ormanı mera, otlak sınıfına sokmaktan farksız.

Müzik tarihinin köşetaşlarından Led Zeppelin'in 2007'de Londra O2 Arena'da Ahmet Ertegün anısına verdiği konserin DVD'si çıktı. Grubun müziğine hardrock deyip geçmek okyanusa göl demekten farksız.
Haber: DERYA BENGİ - derya.bengi@radikal.com.tr / Arşivi

Hava kadar hafif, kurşun gibi ağır: Herhalde müziğiyle ismi böylesine örtüşen başka bir grup yoktur. Oysa 60’ların sonlarında, Jimmy Page’le prova yapan The Who davulcusu Keith Moon, ‘led zeppelin’ tabirini biraz da dalgasına ortaya atmıştı. “Bu grup bu gidişle havalanmadan yere çakılır, tıpkı kurşundan bir balon gibi” deyivermişti. Jimmy Page bu iki kelimeyi ciddiye aldı, aralarındaki zıtlığı sevdi, dengeyi sezdi. Led ve Zeppelin. Ağır ve hafif. İniş ve kalkış. Gürültü ve fısıltı. Işık ve gölge.
İlk buluştukları 1968’de, dört delikanlının plak koleksiyonu birbiriyle pek çakışmıyordu. Melek sesli, aslan yeleli hippi şarkıcı Robert Plant eski blues’lara ve siyahi doo-wop vokalistlerine tutkundu. Klasik müzik eğitiminden geçen basçı ve klavyeci John Paul Jones caz ve soul severdi. Davul sevdasını marangoz babasının çalıştığı inşaatlardaki çekiç seslerine borçlu olan, gerektiğinde önüne gelen her şeye en sert darbeleri indirirken, gerektiğinde kaşık ve kastanyet çalan John Bonham (Bonzo), sadece listelerdeki kıyak şarkıları dinleyip gün boyu mırıldanırdı. Resim ve heykel tahsili gören gitarist Jimmy Page’in gönlü ise blues’un yanı sıra Kelt folklorunda, kuzeyden güneye halk ezgilerinde ve masallarındaydı. Dördü birbirini tamamladı ve çağın en ‘afakı geniş’ orkestrası böylece doğdu. Onların müziğindeki ışığı (ve gölgeyi) en iyi anlayan adam, babaları yaşındaki Ahmet Ertegün oldu. 40’lı yılların sonlarından itibaren Ray Charles, Aretha Franklin başta olmak üzere siyahi müziği beyazların Amerika’sına yayan, 60’larda Crosby, Stills, Nash & Young gibi karşı-kültür ozanlarına kapısını açan Atlantic plak şirketinin patronu Ertegün, Led Zeppelin’in hamurundaki özgürlük ve cesaret ateşinin de kavıydı. İnsan hem Henry Kissinger’la, Cumhuriyetçi Parti ’nin şahinleriyle hem de Robert Plant’le, Mick Jagger’la can ciğer kuzu sarması olabilir mi? Ertegün bu zor zanaatın erbabıydı.
Led Zeppelin, John Bonham’ın ölümüne kadar on küsur seneyi sekiz albümle doruklarda geçirdi. Bonzo’nun yerini doldurmaya hiç yeltenmeyip, rock tarihinde binde bir rastlanan bir vefa duygusuyla, 1980’de grubu dağıttılar. O günden bugüne Led Zeppelin adıyla sadece üç-beş özel konser verdiler. Sonuncusu, 2007’de, Londra, O2 Arena’daki konserdi. 2006’da hayatını kaybeden Ahmet Ertegün’ün aziz hatırasına ithaf edilen, geliri eğitim faaliyetlerine aktarılan bu tarihi gösteride izleyici koltuklarında Paul McCartney, David Gilmour, Mick Jagger, Peter Gabriel, Kate Moss, Paris Hilton, daha kimi ararsanız vardı…
İşte bu konserin CD ve DVD’si, beş yıl aradan sonra piyasaya sürüldü. Malum, üçü 70’lerine merdiven dayadı, davulu devralan Bonzo’nun oğlu Jason Bonham ise 46 yaşında. 20’lerinde yazdıkları şarkıları, aynı hevesle, aynı saflıkla çalıyorlar. ‘Celebration Day’ başlıklı albümde, ‘Stairway To Heaven’dan ‘Kashmir’e, ‘Whole Lotta Love’dan ‘Black Dog’a 16 dev eser art arda sıralanıyor. Onlar bu işe başladığında rock’n’roll ‘genç işi’ydi, ama artık yaşa başa bakmıyor, 20. yüzyılı temsil eden bir imdat çığlığı olarak klasik sanatlar arasında kök salıyor.
Led Zeppelin’i Led Zeppelin yapan şeylerden biri cinselliğe, düpedüz şehvete davetti, belki de günaha son çağrı! Bir diğeri, William Burroughs’un da dikkat çektiği üzre, (1975’teki Burroughs-Page buluşması unutulmaz) çağdaş medeniyetin uzağında, kötü ruhları kovma ayinlerine, Diyonizyak bir vecd tecrübesine yönelik bir sihirdi. Bu sihri sürekli düşen kalkan bir ses ve ritm cümbüşü yaratıyordu, bir de sahnede Page’in gitarla, Plant’in boşlukla yaptığı zincirinden boşanmış dans.
Led Zeppelin müziğine kısa yoldan hard rock ya da heavy metal deyip geçmek, okyanusu göl, ormanı mera, otlak sınıfına sokmaktan farksız. Bu müzikte (özellikle üçüncü albümde) akustik gitar, mandolin, banjo en az elektrogitar kadar başroldeydi. Müziğe en büyük müdahaleleri coğrafya alanında oldu. Led Zeppelin, rock’n’roll’un çapını 360 dereceye çıkardı. Robert Johnson ya da Willie Dixon kadar Ümmü Gülsüm de içlerine işledi, Jamaika’dan Arap ve Hint diyarına, yeryüzünün tüm blues’larına kapılıp gittiler. “Kaliforniya güneşinde, tatlı Kalküta yağmurunda, Honolulu’da yıldızların altında” diyorlardı ‘The Song Remains The Same’de, “şarkı hiç değişmeden aynen kalır”. Page ve Plant’in, 1994’te, Faslı ve Mısırlı müzisyenlerle birlikte ‘No Quarter’ albümünde yaptığı Led Zeppelin yorumları, fiyakalı bir oryantalizm falan değil, ‘Friends’i, ‘Four Sticks’i, ‘Kashmir’i ‘baba evi’ne bir bayram ziyaretine götürmekten ibaretti. Solo albümlerinde Robbie Blunt, Justin Adams gibi doğuya vâkıf gitaristleri yanından hiç eksik etmeyen Plant, 2005 tarihli ‘Mighty Rearranger’da tam bir dünyalı rock’la Led Zeppelin ruhunu devam ettirdi. O ruh Nirvana, Jeff Buckley, White Stripes, System Of A Down, Rachid Taha, Gogol Bordello, Duman gibi talebelerde zaten yaşıyordu. 

Fan kulüp başkanı Obama!

Led Zeppelin üyeleri geçenlerde ABD ’de, Kennedy Merkezi Onur Ödülü’ne layık görüldü. Sebep, Amerikan kültürüne yaptıkları katkılardı. Daha doğru bir tabirle, Amerikan müziği bu dört İngiliz sayesinde Amerikalıların kafasına dank etmişti. Page, Plant ve Jones tören için papyon kravat kuşanıp Beyaz Saray’a çıktığında, Obama’nın sıcak konuşmasıyla karşılandı. Sanki kürsüdeki Amerikan Başkanı değil de fan kulüp başkanıydı. Obama, nice gencin ergenlik bunalımını onların şarkılarıyla atlattığından, niceleri için ilham perisi, niceleri için gençlik iksiri olduklarından bahsetti. Sonunda lafı ‘rock’n’roll lifestyle’a, seks ve uyuşturucu skandallarına getirdi, mealen “Otel odalarında ne haltlar çevirdiğinizi biliyoruz, ama içinizi ferah tutun, bunların hepsi kıymetli şeyler” dedi, kahkahalar arasında…
Size bir onur ödülü de biz vermek isteriz. Dünya kültürüne katkılarınızdan dolayı, gönüllerin birleşmiş milletleri adına. Belki Beyaz Saray’ımız yok ama bir zamanlar İstanbul ’da uzun geceler geçirdiğiniz Kemancı’da, Karadeniz Pavyonu’nda veya Kumkapı’da.