Lenin rozetli küçük kızdan gözü kara Dilber'e...

Lenin rozetli küçük kızdan gözü kara Dilber'e...
Lenin rozetli küçük kızdan gözü kara Dilber'e...

?75 sene sürmüş Sovyet sisteminden dolayı kadınlar daha özgür, namus cinayeti diye bir şey yok. Burada ilkokulda şuna çok şaşırmıştım, öğretmen soruyor ?Annen ne iş yapıyor??, ?Ev hanımı?... Şoke olmuştum.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Dün vizyona giren 'Dilber'in Sekiz Günü' altından hakkıyla kalktığı rolüyle ona bol ödül getirdiyse de, Azeri Nesrin Cavadzade'ninyüzü çoktandır tanıdık.11 yaş öncesine dair Sovyetik hatıralardan Nataşa soslu Türkiye'ye ısınma günlerine uzanırken, oynadığı Dilber kadar sürprizli bir kadın çıktı karşımıza...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Bildik, tatlı bir Doğu masalı izleyeceğinizi sanarak geçireceksiniz muhtemelen ilk birkaç dakikayı. Olanlar sonra olacak. Dilber kararlılığıyla, Mehmet ilmek ilmek işlediği sevgisiyle, yönetmen episodik anlatımıyla; bir üçlemenin ikincisi olan ‘Dilber’in Sekiz Günü’nün daha ilk gününde, çeşnisi daha bol bir masalın içine sokacaklar sizi. Dilber kılığındaki Nesrin Cavadzade’ye yakın bir vakitte ‘Gitmek’te oyuncu, ‘Pazar: Bir Ticaret Masalı’nda Azeri eczacı, daha gerilerde televizyon dizisi ‘Yersiz Yurtsuz’un töre kaçağı Suna’sı olarak rastlamış olmanız olası. Sinema-televizyon eğitimli oyunculardan. Beş kısa filmin yanı sıra mesane kanseri ve F tipi mücadelesini birlikte veren siyasi tutuklu Erol Zavar’ın hikâyesini anlatan, Hüseyin Karabey’le çektiği ‘Ölümü Ektim Randevu Yerinde’ adlı bir belgeseli var.
Yönetmen Cemal Şan’ın, Zeynep’in, Dilber’in ve Ali’nin sekizer gününü anlattığı ‘kalp-ruh-akıl’ üçlemesinden hemen sonra, önümüzdeki sezon tanışacağımız ‘Acı’sında da izleyeceğiz Nesrin Cavadzade’yi. Ama önce üzerine cuk oturttuğu, Ankara, Bursa ve Erzurum film festivallerinden de En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini topladığı Dilber rolüyle karşımızda. Dilber’i tanıyınca, onu da tanımak istedik; söze filmden girdik, Cavadzade’nin filme dönüşmeye müsait, Bakü’den İstanbul’a uzanan çocukluk anılarından çıktık... 

Dilber ilk sahneden başlayarak şaşırtıyor seyirciyi. Bir köşeye çekilip ağlamasını beklerken köye başkaldırıyor. Senaryoyu okuduğunuzda nasıl buldunuz Dilber’i?
Tam da bu yüzden Dilber’i kabul ettim. Çok ters köşe bir hikâye. Doğu’daki bir kadından bu kadar gözü karalık, mertlik, aslında erkeğe atfedilen birtakım özellikler beklenmez. Çok olağandışı bu yönüyle, gerçekten bir kahraman Dilber. Cemal Şan bunu gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazdı. Ailesinde böyle bir kadın varmış, herkese kafa tutmuş, kendini ahıra kapatmış ve sevdiği adamla evlendirilmeyince Mehmet gibi birisiyle evlenmiş. Doğu kadınlarına atfedilen o boynu büküklük durumuna başkaldırması beni en çok cezbeden tarafı oldu. 

Gerçekçi geldi mi?
Gerçekçi geldi çünkü günümüz toplumunda da birtakım kurallara karşı koymak her birimizin elinde. Bu seçeneği kullanıp kullanmamaya kalıyor birçok şey. Bizi de bağlayan birçok kural var; modern bir dünyada yaşıyoruz, Doğu kadınlarının çektiği bir sürü acıyı çekmiyoruz ama başka türlü kısıtlamalarla karşı karşıyayız. İstanbul gibi bir yerdeyiz ama istediğimiz gibi giyinemiyoruz çoğunlukla. Buna direnmek bir seçenek. Yapmak ya da yapmamak. O anlamda olabilir bir karakter gibi geldi, nitekim de varmış...

Dilber, Güneydoğu’da yaşayan bir kadına ne kadar yakın?
Dilber, her anlamda beklenmedik bir karakter. Çoğunluk gibi değil, onu sıradışı yapan da bu. ‘Yersiz Yurtsuz’da da Doğulu bir kadını canlandırıyordum. Saplantılı bir düşünce almıştı beni o sıralar, ‘Eyvah, şimdi de Doğulu bir kız olacak...’ diye. Sonra bir incir ağacına bakarken buldum kendimi ve dedim ki ‘İncir ağacının da binlerce yaprağı var ve hiçbiri aynı değil. Niye korkuyorum ki, bir sürü Doğulu kadın var’... 

Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelmeniz tam da Sovyetler’in çöktüğü evreye, savaşın da patlak verdiği döneme denk geliyor. Olan biteni kavrayabilmiş miydiniz?
Çok kavrayamamıştım. Çok da zorluk çektim. Sovyetler vardı, devletin de resmi dili Rusça’ydı. Annemle hâlâ Rusça konuşuyorum. Bu, Azerilerin bugünden bakınca çok güldüğü bir şeydir, “Anadilim Rusça” diyorum, gülüyorlar. Ama o zaman kimse konuşmuyordu ki Azerice’yi! Azerice’yi buraya taşındıktan sonra anlamaya başladım. Hâlâ “Anadilim Rusça” diyorum. Üç kuşaktır Rusça konuşuyor ailem; anneannem 37 senelik başhekim, tamamen asimile bir Azeri, dede öyle, annem zaten... Aile hep tıpçıydı, ortalamanın biraz üzerinde imkânlara sahiptik. Savaşı, Ermenistan’la olan sorunu bire bir yaşamadık ama bir şeylerin daha kötüye gideceğini sezmişti annem. Geriye dönüp baktığımda... Ne bileyim, Lenin rozetlerimi hatırlıyorum en çok. Tek tip okul kıyafetini... Geldiğimde en çok şok yaşadığım şey şu oldu; özel okullar var ve her okulun kendine ait bir üniforması var. Sovyetler’de, gözünüzün önüne o kocaman toprakları getirin haritada, herkes aynı giyiniyordu okulda. Kahverengi, kalın, kaşındıran bir elbise. Beyaz önlük ve mutlaka bir Lenin rozeti. 

Buraya geçiş dönemini nasıl yaşadınız?
Çok üzülmüştüm. Ağzım boş durmadı burada da... Tam bavul ticaretinin, Rus kadınlarının başka türlü algılanmasının başladığı dönemler. 1992, ilkokul 5’teydim, “Anadilim Rusça” dedim. Felaketti, her gün ağladığım bir üç sene geçirdim. ‘Nataşa’ denmeye başlanmıştı bana öyle dediğim için. Çok çok zordu. Muhtemelen Bakü’de kalmış olsaydım bu kadar başarıya koşullanmış bir çocuk olmazdım. Ama burada liseyi birincilikle bitirdim, Şişli Terakki’den mezunum. Feci bir göçmen psikolojisi içinde yaşadım. Türkçe’yi en az Türkler kadar iyi konuşmak, en az bilmem kim kadar iyi olmak... 

O sıkıntılı dönemlerde annenize ‘Niye buradayız?’ sorusunu sordunuz mu?
(Gülerek kesiyor soruyu) Sana daha iyi bir gelecek için! Ki haklıymış. Bunları konuşmamıza gerek kalmıyordu. Bakü’ye gitmeye devam ediyordum ve hayatımda ilk defa, kışın pazarda terlikle dolaşan insanları gördüm. Fukaralıktan. Birdenbire bir dibe vurma oldu. ‘Nasıl koca bir ulusun adı Nataşa’ya çıkar?’ diye düşünüyor olabilirsiniz ama felaket bir şey yaşandı. İlkokulda Lenin’den bahsetmeyen bir kompozisyon asla 5 alamazdı. Şehirde Lenin’in devasa bir posteri vardı. Çok küçüktüm, “Anne bu kim?” dedim, “Nesrin, o bizim dedemiz” dedi. Çok ciddiydi, hiç unutamıyorum o anı. Anlattığımda arkadaşlarım “Sizinki de sistem miydi, diktatördü bilmem ne, Stalin şunu yaptı” falan diyorlar. “Peki” diyorum, “Alternatifi bu muydu?” O sistemin alternatifi bu mu? Olmasın o zaman, o kalsın. 

Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ında Gürcü hayat kadını Eka, Yusuf’a “Sen, en güzel yıllarını sosyalizm istedin diye mi hapiste geçirdin?” diye soruyor. Size ne düşündürüyor o ironik sahne? 
Başta çok umutluydu insanlar. Dedem, “Çok iyi olacak, yıkılsın Rusya. Hepimiz kurtulalım” derdi, kadınlar “Naylon çorap giyebileceğiz” falan diyordu. Şimdi insanlar, “Biz niye o zaman yıkılmasını istedik, ne güzelmiş!” diyorlar. Ama Eka da çöktüğünden dolayı o hale geldi, devam etseydi öyle olmayacaktı. Benim dedemler kadar öfkelenecek bir zamanım yoktu sosyalizme, romantik bir bakışım var hâlâ. “A, güzelmiş. Neden yıkıldı, keşke devam etseydi. Ben ne kadar olağanüstü bir şeye denk geldim, yaşadım 11 sene de olsa” diyebiliyorum. Ama birilerini çok öfkelendirmiş. Dedemi mesela! (Gülüyor) Mezun olmama yakın hep “E, nerede çalışacaksın? Bir diziye mi gireceksin? Ne yapacaksın?” diye soruyorlardı. Annem, “Biz ne güzel, hiç düşünmüyorduk!” derdi. Mezun oluyorlardı ve işleri hazırdı. Sarı sayfalar yoktu yani!

Sinema televizyon eğitimi aldınız, tüm bu kafanızdakileri anlatmak istemez misiniz?
Biraz otobiyografik bir senaryo yazdım. Göçmen bir anneyle kızın başından geçenlerin anlatıldığı bir senaryo ama Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadım. Başka yöntemlerle yapmaya çalışacağım.

Azerbaycan’daki bir kadın Dilber’e nasıl bakardı?
Buradaki Doğulu bir kadından çok farklı olacağını sanmıyorum. Ama bizde 75 sene sürmüş Sovyet sisteminden dolayı kadınlar daha özgür, namus cinayeti diye bir şey yok. İlkokulda şuna da çok şaşırmıştım, öğretmen soruyor “Annen ne iş yapıyor?”, “Ev hanımı”... Şoke olmuştum. Bizde kadın aktif bir şekilde toplumun içinde var olduğu için, şiddete de daha az maruz kalıyor. 

Sovyet eğitim sisteminin sanatsal gelişiminize etki eden bir yönü oldu mu?
Güzel bir altyapım oldu. Geldiğimde İngilizce biliyordum. Rus edebiyatıyla tanışmamı soruyorsan, ki anadilinde okuyorum Rus edebiyatını, o burada oldu. Nabokov’u çok severim. Dedem hep Nâzım Hikmet şiirleri okurdu. Anneannem ezbere okur belki 50 şiirini. Nâzım Hikmet’in yasaklanmış bir isim olduğunu duyduğumda da şoke olmuştum. Çünkü orada müfredattı.

‘Makul Azeriler sınırın açılmasına sevinecektir’
Türkiye-Ermenistan kara sınırının açılması tartışılır, sürekli Azerbaycan’ın küseceği yorumları yapılırken siz ne hissediyorsunuz? Kapı açılsa Azeri halkı yalnız mı hisseder, öfke mi duyar?
Birtakım politikacıların neler hissedeceğini bilemem ama hiçbir halk daha barışçıl bir ortamdan zarar görmez. Makul Azeriler de, makul Türkler de sadece sevineceklerdir. Kendi adıma, böyle bir gelişme olursa sadece mutluluk duyarım. Ama tabii milliyetçi birtakım insanlar... Kanayan yaralar kolay kapanmıyor ama sonuçta halklar 75 sene kardeşlik içinde, binlerce  evlilik yaparak yaşadı. Dedemin, annemin en yakın arkadaşları Ermenilerdi. İki taraf da korkunç bir oyuna alet edildi. Biliyorsunuz Karabağ Savaşı’nı, Hocalı katliamını... Makul insanların, ki Azerbaycan’da çoğunluktalar, mutsuzluk duyacaklarını sanmıyorum.