Leş karanlıktaki kan sürüsü

Çizgi roman uyarlamanızı nasıl isterdiniz? Kahramanın karizması sinemaya da taşınsa, ayrıca serüvenin biçimi, çizgi aleminin dinamizmini korusa hiç fena olmazdı.
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

Çizgi roman uyarlamanızı nasıl isterdiniz? Kahramanın karizması sinemaya da taşınsa, ayrıca serüvenin biçimi, çizgi aleminin dinamizmini korusa hiç fena olmazdı. Bu durumda yönetmenin, stüdyo kısıtlamalarına karşın genel atmosferdeki payını hissettirebilmesi de, ancak bonustan sayılırdı. Marvel çizgi roman evreninin evlatlarından Blade, bu çerçevede çok verimli bir kaynağa dönüşmüş durumda. Dört yıl önceki ilk Blade'in yönetmeni Stephen Norrington, club müziğini fon misali kullanmaktansa, filmin genel temposunu ve görsel atmosferini de ona göre inşa etmişti. Blade, dövüş sahnelerindeki çok kısa ve detay planları, vampir club'ında kan banyosu gibi sahneleriyle 'zımba gibi' denebilecek türde bir filmdi. Karanlık meselelerin daha çok gizli saklı kaldığı, iki yüzlü bir metropol portresi çiziyordu.
Korkuyla flört
İkinci bölümde, yolumuza Guillermo del Toro'yla devam ediyoruz ve del Toro da Norrington gibi kendi yorumuyla karşımıza çıkıyor. Mesela dövüş sahnelerinde ilk filme göre farklı bir tercih yaparak, aksiyonu parça parça değil, çoğu kez boy endamıyla yansıtıyor. Meksikalı yönetmenin evveliyatında, korku filmlerinde makyajcıbaşılık ve bizzat yönettiği korku filmleri (Cronos) var. Hollywood'a da böcekgillerden dev mahlukların terör estirdiği bir gerilimle (Mimic) adım atmıştı. Onun Blade II'yi çektiği yön de, korku türüyle flört halinde. Tamamen karanlık dehlizlerde, ağzını açtı mı Alien'vari çağrışımlar yapan berbat yaratıklar arasında, baştan aşağı leş bir kentte geçiyor. (Filmin, çekim mekanı Prag'ın turistik cazibesini artırması beklenmiyor!) Blade II, gişeye oynayan bir aksiyonda kolay kolay rastlanmayacak kadar karanlık bir atmosfere sahip. Hem içeriksel hem de görsel anlamda. Del Toro'nunki, steril ya da bol keseden estetize edilmiş değil, leş bir karanlık.
Filmde, kıç tekmeleme sanatı layıkıyla konuşuyor. Ancak II'nin asıl meselesi karakterleri. Onların nemenem şahıslar olduğuyla çok derinden ilgilenmiyorsa da, birbirlerine karşı konumlarına yakın alaka gösteriyor. Tam da bu sayede, vampir kültürünün dallanıp budaklanma ve dönemine göre dönüşebilmedeki yüksek potansiyeline yaraşır, epey ilginç noktalara ulaşıyor. En başından alırsak, Blade, kendisini hem tam bağımsız hem de lanetli kılacak biçimde, karma kimlikli bir karakter. İyi bir anti kahraman. Annesi, doğum sancısı çektiği esnada bir vampir tarafından
ısırılmış. Bu yüzden Blade, yarı vampir yarı insan özellikleri taşıyor. Aslına bakılırsa, 'yarı insan' kısmı tartışılır. Zaaflardan muaf tutulmuş bir vampir demek daha doğru. Bu hali, onun için bir hapsedilmişlik. Babasına benzememek için and içmiş bir evlat gibi, vampirik içgüdülerine karşı direniyor. Doğasına aykırı davranarak, kan emmek yerine özel bir serumla idare ediyor. Yakın akrabası olan vampirleri en büyük düşmanı bellemiş ve ömrünü onlarla savaşarak tüketiyor. Tabii öte yandan bizim gibi fanilerin dünyasına da ait değil. Bir çeşit kimlik karmaşası yaşadığı da söylenebilir. Bu macerada, kimliğinin tartışmalı durumu Blade'in yüzüne çok daha açık biçimde vuruluyor. Blade II, kimin nereye, hangi gruba ait olduğunun çoğu kez muğlak kaldığı bir ilişkiler ağı kurarak, kimlik tartışmasını tam göbeğinden deşiyor. Filmde üç ayrı grup karşı karşıya geliyor. Vampir avcısı Blade, saf kan vampirler ve her iki tür için de tehlike arz eden reaper'lar ('biçici' denebilir bunlara).
Düşmanının düşmanı
Filmdeki bir replikte de zikredildiği üzere, taraflar birbirleri için kimi durumlarda sadece bir düşman, kimi durumlarda da "düşmanının düşmanı" (o halde "dostu mu?"). Blade II, kalın çizgilerle iyi - kötü ayrımına gitmektense, türlerin varoluş savaşını, rollerin değişebildiği, ilginç bir meseleye dönüştürüyor. Hatta yaradanından nefret eden ucubeler, hanedandaki yerini almak için bekleyen sadık öz evlatlar ve farklı baba figürleriyle, olayı tragedyavari bir noktaya taşıyor. Öykü, son tahlilde reaper'ları, yani ölçüsüz yayılmacılık ve homojenleşmeyi en büyük tehdit olarak sunmasıyla da, dikkate değer. Blade serisi, vampirolojinin her uca çekilebilirliğinden de iyi yararlanarak, günümüz dünyasına, aidiyetsizlik, homojenleşme gibi kilit noktalardan eklemlenmeyi başarıyor.
İlk bölümü izlemiş olanlara, II'deki özetleyici flashback'ler pek şık görünmeyebilir. Senaryodaki ufak tefek boşluklardan dem vurmak da mümkün. Fakat mantık hatası dedektifliği, atmosferi tutarlı, gotik vampir aksiyonumuzda önemli yaralar açmaya aday değil. Blade II, yönetmeninin imzasını taşıyan bir film. Aksiyon sahnelerindeki bilgisayar efektlerini bile fantastiği desteklemek için kullanan del Toro, hayal gücünün kapılarını açık bırakmış; seyirciyi de aynı şeyi yapmaya davet ediyor.
Blade II
Yönetmen: Guillermo del Toro.
Senaryo: David S. Goyer
Oyuncular: Wesley Snipes, Kris Kristofferson, Ron Pearlman, Leonor Varela, Norman Reedus, Thomas Kretschmann, Luke Goss
Görüntü Yönetmeni: Gabriel Beristain. 116 dakika.
İlk bölümde akıl hocası Whistler'ın zalimlere yem olmasını engelleyemeyen Blade, bu bölümde onu bulup hayata döndürmek için yola çıkıyor. Aradan geçen iki yılda, yeni mahluklar ortaya çıkmış: reaper'lar. İzlemesi kimi durumlarda sağlam mide isteyen bu yeni tür, vampir - insan demeden herkese saldırıp zombi gibi yayılıyor. Vampirler ise, reaper'ları durdurmak için baş düşmanları Blade'e geçici işbirliği teklifinde bulunuyor. Böylece Blade, kendisini yok etmek için eğitilmiş Kan Sürüsü'yle bir takım oluşturuyor. (Önemsiz ama dikkat çekici bir tesadüf: Tom Waits'le bariz bir fiziksel benzerlik sergileyen Ron Pearlman, vampir tayfasından Reinhardt diye bir tipi oynuyor. Hatırlarsanız, Waits de Bram Stoker's Dracula'da, Kont'un yardakçısı Renfield'di.)
Trajik vampirler
Bram Stoker sayesinde vampirlerin atası muamelesi gören tarihi şahsiyet Kont Dracula'yı, çektiği aşk acısını saymazsak, kan emiciliğin sefasını süren biri olarak tanıyoruz. Haliyle Stoker'ın izi sürülerek yaratılmış ve zaten çoğunun adı Dracula olan nice vampir karakter de aynı şekilde, cool hedonistler olarak zihnimizde yer etmiş durumda. Hele Blade'in ilk bölümündeki genç vampir tayfası... Ancak işin öbür tarafına, vampirliğin iç yüzüne bakmayı tercih eden nice film de var ki, onlar da sayıca epey yüklü bir miktara ulaşmış durumda. Blade de bunlardan biri.
Blade'le birlikte, olaya sadece vampirizmin dayanılmaz cazibesinden değil, diğer taraftan bakmayı yeğleyen birkaç etkili örneği daha hatırlatalım dedik. Muhtemelen vampir tarihinin en trajik karakteri, Anne Rice'ın aynı adla sinemaya uyarlanan romanı Interview with the Vampire'daki küçük Claudia'ydı. Çocuk yaşta bir vampire dönüştürüldüğü için, büyüyememekten, sonsuz çocukluktan muzdaripti. George Romero'nun muhteşem Martin'indeki trajik vampirimiz, sefa sürmek şöyle dursun, farklı olmanın, dışlanmışlığın çilesini çekiyordu (Martin, canlı bir radyo programında dertlerini anlatırdı ama, kimse ona inanmazdı bile.) Kathryn Bigelow'un yönettiği Near Dark'ta, herhangi birini beslenmek için öldüremeyecek kadar naif bir taze vampirin, türdeşleriyle uyumsuzluğu söz konusuydu. The Hunger / Açlık'ın vampirleri de (David Bowie dahil), Catherine Deneuve'le sonsuz yaşam ve sonsuz aşk yaşayacaklarını sanarken ani yaşlanmayla çürüyüp yok olarak acı bir sona ulaşıyorlardı. Abel Ferrera, The Addiction'da, vampirizmi AIDS gibi bir hastalık ya da uyuşturucu bağımlılığın metaforu gibi kullanıp cazip olmaktan çok uzak bir sefalet olarak sunmuştu. Bu devirde vampir olup da, kendini adam gibi gerçekleştiremeyişe traji - komik bir örnek de, TV yapımı Nick Knight'tan: Normale dönmek için tedavi yolları arayan ve tabii bu arada haliyle gece vardiyasında çalışan dedektif Knight, güneşin doğuşunu iç çekerek televizyondan izliyordu.