Levent Çalıkoğlu yazdı: Naile Akıncı'nın ardından

Levent Çalıkoğlu yazdı:
Naile Akıncı'nın ardından
Levent Çalıkoğlu yazdı:
Naile Akıncı'nın ardından
Her gerçek sanatçıda olduğu gibi Naile Akıncı'nın da kendine ait bir imge dünyası, takıntıları, tutkusu, inatçılığı, akrabalık içerisinde olduğu bir sanat tarihi ve kuralları vardı. Akıncı, Zeki Kocamemi üzerinden Cezanne'a ulaşan kübist-konkstrüktivist bir biçim dilini, kendine özgü bir yorumla tüm hayatı boyunca yeniden icra etti.

Yaşayan en kıdemli kadın ressamlarımızdan 1923 doğumlu Naile Akıncı’yı kaybettik. Hakkında pek çok makale kaleme aldığım bir sanatçının ardından onun yokluğunda bir yazı yazmak tuhaf ve yaralayıcı geliyor. Akıncı’nın ardında bıraktığı sureti tanımlamak kolay olmadığı gibi, o yaşarken sanatı hakkında ölümü aklınıza getirmeden sıraladığınız kelimelerin şimdi çok daha farklı bir anlamı olduğunu düşünüyorsunuz. Kulağımda çınlayan sesindeki tonu size dinletmem mümkün değil ama sanat aşkını, vakur tavrını, insan olarak sahip olduğu olgunluk ve dürüstlüğü vurgulamak isterim.

Her gerçek sanatçıda olduğu gibi Akıncı’nın da kendine ait bir imge dünyası, takıntıları, tutkusu, inatçılığı, akrabalık içerisinde olduğu bir sanat tarihi ve sınırlarını kendisinin belirlediği kuralları vardı. Sanattan beslendi, ondan yaşam ve enerji buldu, ruhunu arındırdı. Varoluşunu sanata ve resme adadı. Evlendi, aile kurdu, iki çocuk yetiştirdi. Düzenli olarak sergiler düzenledi. Zamana direndi. Son anına kadar çizime ve resme sarıldı, tuvalinin başında öldü.

Mezunu olduğu Güzel Sanatlar Akademi’sinde öğrencisi olduğu Zeki Kocamemi üzerinden Cezanne’a ulaşan kübist-konkstrüktivist bir biçim dilini, kendine özgü bir yorumla tüm hayatı boyunca yeniden icra etti Naile Hanım. Bu anlayışta, doğadaki formların yapısal sağlamlığı, uzayda kapladıkları hacmin ağırlığı, biçimlerin üzerine oturduğu zeminle olan ilişkisi geometrik bir inşa problemi olarak belirlenir. Bunun için de görünen dünya ile gören göz arasında özel bir bağ ve ilişki kurulmalıdır. Nihayetinde doğa karşımızda öylece durmaktadır; önemli olan gören göz olarak sanatçının kendisini doğanın bir parçası olarak algılaması ve görmeyi tüm vücudunda hissetmesidir. Bunun olabilmesi için de kişinin kendi duyumsayış modelini üretmesi gerekir. Akıncı için bu bir doğa kesitiydi. Onun artık otoportresine dönüştüğü düşünülen ve ilk örneği 1953 yılına ait Eyüp Çeşitlemeleri bir ömre yayılan bir görme problematiğinin sıradışı örnekleridir. Marmara-Ekinlik Adası peyzajları, balıkçı kompozisyonları, seçilmiş İstanbul panoramaları, son dönemde gerçekleştirdiği otoportrelerinin yanında Eyüp ve Haliç Çeşitlemeleri onun resim sanatıyla hesaplaşmasının derin izleri ile doludur.
Kendi kurduğu dünyayı her resimde yeniden inşa edebilmesi için ısrarla Pierre Loti tepesine tuvalini yerleştirdi Akıncı. Katı bir ezberciliğe yenik düşmemek için de dünya ile resim sanatında ona denk gelecek renk, doku, biçim ve ışık arasında bir eşdeğerlilik aradı. Görmek, biçimler arasındaki uzaklık-yakınlıkları tartmak, ön-arka plan ilişkilerini boşluğun bir yanılsaması olarak algılamak, ışığın yüzeyleri-biçimleri nasıl yaladığını ve karanlıkta bıraktığını ince ince algılamak Akıncı için hem bir keyif hem de resimsel karşılığı bulunması gereken sorunlarla doluydu. Sözüne etmeye çalıştığım şüphesiz optik bir denklik değil. Bu bir duyumsayış ve görünümün yenilenen dağarcığı ile ilgili bir algılayış. Akıncı’nın resminin mimarisini oluşturan renk, çizgi ve doku örgüsü ancak bir özdeşleşme arzusu olarak görülebilir. Her kıyı her ağaç her ev resmin yüzeyinde izi sürülebilecek, boşluk içinde yeri bulunup yerleştirilecek bir motiftir onun için. Bu nedenle doğayı kademe kademe taradı, renklerin nasıl bir belirip kaybolduğunu izledi, resim ile doğa ilişkisinde neyin eksik neyin fazla olduğunu araştırdı.

Kanımca Doğu kaynaklı bir çeşitleme (tenevvü) anlayışı içerisinde gerçekleştirdi bu resimleri Naile Hanım. Bu anlayışa göre, tek bir görünüm ve imge içerisinde çoğalabilme ancak kişinin gördüğünü kopya etmemesi ile yaşanabilir. Kişi, ezberlediği şeyi değil bildiğini, bir önce boyadığına dönüşmeyecek şekilde her seferinde yeniden düşünür, duyumsar ve uygular. Akıncı’nın yaklaşık 60 yıl önce ürettiği ilk Eyüp resmi onun, görme problemini irdelemesi, coğrafyaya bağlılığını teyit etmesi ve üslubunu çoğaltması için hem bir kılavuz hem de bir tuzaktır. Bu ilk örnekten sonra sanatçı, artık ait olduğu bütünden kopararak aldığı parçaları, farklı şekillerde birleştirerek bu görünüşün ardında yatanı, gizlenmiş olan güzelliği aramaya yöneldi. Bu nedenle Akıncı, tüm ayrıntılarını yeniden duyumsayabilmek için Eyüp’ün tekrar ve tekrar karşısına geçti, bir önceki resimde elde ettiğini bozmaktan çekinmeden, onu resimsel bir yapıya dönüştürebilmek için gerekli olan inşa elemanlarını yeniden seferber etti.

Naile Akıncı’ya göre görünüş gizemliydi. Vakur tavrıyla tüm röportajlarında bunu vurguladı, dünyayı anlamaya yönelik çabalarımızda bunu unutmamamız gerektiğinin altını çizdi. Bugünkü görselliğin aslını inkar eden hızına karşı tek bir coğrafi kesit içerisinde çoğalmayı önemsedi. Eyüp’ü varoluşunun yuvası olarak gördü.