@ErkanAktug

Livaneli: Aşk şiirlerinin hissi karşısında çarpılırsın

Livaneli: Aşk şiirlerinin hissi karşısında çarpılırsın
Livaneli: Aşk şiirlerinin hissi karşısında çarpılırsın
2 Temmuz akşamı İstanbul Caz Festivali kapsamında Mevlana şiirlerinden bestelediği 'Rumi Suite-The Eternal Day'in Türkiye prömiyerini yapacak olan Zülfü Livaneli Radikal'e konuştu.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Türkiye ’nin yetiştirdiği en büyük müzisyenlerden Zülfü Livaneli’nin Mevlana şiirlerinden bestelediği ‘Rumi Suite-The Eternal Day’in Türkiye prömiyeri 2 Temmuz Çarşamba akşamı İstanbul Caz Festivali kapsamında* yapılacak. Bodrum’da bulunan Livaneli’ye telefonla bağlanıp eserle, Mevlana’yla ilgili düşüncelerini aldık. Şöyle söyleyelim, Zülfü Livaneli hayranları çok şaşıracak!

Mevlana şiirleri okurken birden Rumi’yi bestelerken buldunuz kendinizi. Nasıl bir süreçti?
Burada ayırt edici olan şu: Mevlana’yı Türkçe çevirilerinden çok okuduk. Fakat İngilizce çevirilerini okurken bana bu duygu geldi. Hem iyi şiirleri yok Türkçede hem de başka türlü çevrilmiş sanki. İngilizce çevirilere baktığım zaman gerçekten çok büyük bir duygu gücüyle sarstı beni. Daha önce pek anlayamazdım dünyada neden Rumi’yi bu kadar sevdiklerini. İngilizce çevirileri okuduktan sonra anladım. Batı’da bu kadar Rumi dernekleri kurulması, Rumi hayranlığı demek ki sadece söz gücüyle oluyor. Bunun içinde Sufizm yok, bence şair olarak etkiliyor insanları… Şöyle güzel bir tarafı oldu: Hiç düşünmeden çağdaş müzikle -yani caz gibi, blues gibi- beste yaparken buldum kendimi. İngilizce olması o havayı verdi bana tabii. Bu sefer Şark müziğiyle ya da bildiğimiz o Mevlevi müziğiyle ilgisi olmayan bir müzik tarzı ortaya çıktı. Ben de bunu sonradan çok yakıştırdım kendime doğrusu. Çünkü Mevlana bugün madem çağdaş bir şair olarak okunuyor, müziğinin de çağdaş olmasında bir zarar yok dedim. Onun üstüne zaten Afrikalı bir şarkıcı okuyor, yabancı müzisyenler çalıyor. Bir tane de bizden ney koyduk işin içine. Ama o da diğer Batı enstrümanlarıyla işbirliği içinde eriyor. Sonuçta Afrika’dan caza oradan bizim müziğimize çok güzel bir evlenme oldu burada. Mesela ney toprağa, trompet göğe bakıyor çalarken. Batı ve Doğu çok güzel diyaloğa giriyor bu eserde.


Mevlana şiirlerinin Türkçe çevirilerinin üzerinde biraz daha durulması burada ona olan ilginin artmasını sağlar mı sizce?
Olabilir. Aslında haksızlık etmeyelim, çok da güzel çeviriler yapıldı Mevlana’nın Mesnevi’si filan... Burada şöyle bir ince fark var: Mevlana aslında büyük bir şair. Bir evliya ya da bir peygamber değil. Ama bizim halkımız bu şairi, aynen İngilizlerin Shakespeare’i yücelttikleri gibi 700 yıldır bir ermiş kişi yerine koymuş. Bu çok hoş bir şey... Fakat dini kimliğe büründürülmüş daha çok. Tabi ki dini kimliği var, tabi ki tasavvuf ehli, yanlış anlaşılmak istemem, büyük bir mutasavvıf. Hep böyle aşk ve cemre yoluyla Tanrı’ya ulaşmak, toprakla bir olmak gibi. Bizde daha çok o Şeb-i Aruz törenleriyle, dönen dervişlerle daha çok müzelik bir şeye dönüştürülmüş. Halbuki dışarıda bunlarla hiç ilgisi olmayan birisi mesela New York’ta ‘Sessiz Yağmur’ diye bir kitabını alıp okuduğunda oradaki aşk şiirlerinin hissi karşısında çarpılıyor. O yüzden dışarıda şiirleriyle bu kadar seviliyor.


Dünya prömiyerini geçen yıl ekim ayında Almanya’da yaptınız. Teklif onlardan mı geldi, nasıl oldu?
Evet. Bremen Radyosu’nun meşhur bir festivali var. O festivalin direktörü davet etti, galasını burada yapalım diye teklif etti. Ben gidip kısa bir konuşma yaptım sadece, onun dışında izleyiciydim. Tabi ki daha çok Almanlar vardı. Türk çok azdı. Tabi ki İstanbul Caz Festivali’nde Türkiye prömiyerinin yapılacak olması tabi ki çok büyük bir onur benim için. Sonra da Japonya’dan ABD’ye kadar çeşitli ülkeleri dolaşacak.


Dünya prömiyerinde nasıl tepkiler aldınız?
Çok güzel tepkiler, tebrikler aldık Alman müzisyenlerden ve izleyiciden. Çok güzel de yazılar çıktı. Kayıtlarını YouTube’a da koymuşlar, baktım, oradaki yorumlar de çok güzel. Bu bizi cesaretlendirdi, çok hoş oldu. Burada şöyle yapacağız: Şiirler İngilizce, anlaşılması için Türkçeleri de okunacak.


Klasik Zülfü Livaneli hayranları nasıl bir besteyle karşılaşacak? Şaşıracaklar mı?
Şaşıracaklar. Ben öyle istedim. Tabi ki benim izleyicilerimin olması büyük bir zenginlik. Ama aynı zamanda beni bağlayan bir şey bu. Sanki bir demiryolu var önümde ve sanki ben de o raydan ayrılamam, sağa sola sapamam gibi. Ama burada yepyeni bir tarzla karşılaşacak dinleyici. Daha çok caz, blues... Ben de bir besteci olarak bu yeni tarzlara açılmak istiyorum.


İlla ki Zülfü Livaneli tınıları da vardır...
Benim müziğimi bilen, yorumlayan bazı Alman müzisyenler “Her bestecinin iki ya da üç temel sesi vardır, biz burada senin seslerini duyuyoruz” dediler. Bakalım, ben de heyecanlıyım, İstanbul izleyicisi nasıl karşılayacak merak ediyorum. Çünkü bunun benim müzikal hayatımda bir kilometre taşı olduğu gibi düşünce içerisindeyim. Zaten bundan sonra konserler falan yapmayacağım, kendi tarzım konserlerin sonuna geldim. İlgi görüyorken bırakmak daha iyi... Bundan sonra besteci olarak çalışacağım. Bazen da konuk olarak çıkarım.


İzleyiciniz bırakmaz sizi...
En son yaptım Harbiye Açıkhava’da, sağ olsunlar yağmurlu havada tıklım tıklım doldurdular. Bunlar çok güzel şeyler ama sonu var bunun. Nereye kadar yapabilirim. Benden daha önemli olan bestelerimin yaşaması… Bu şarkıları genç solistlerin alıp konserler yapması lazım. Alıyorlar da zaten. Besteler yaşar, solistler çok fazla yaşamaz biliyorsunuz.


Eserin bağlayıcı teması olarak Mevlana’nın “Bir yer var doğrunun ve yanlışın ötesinde. Seninle orada buluşacağız” sözünden aldınız. Neden bu sözü seçtiniz?
Şiirler çok güzeldi. Bu şiir ve bu dizeler çok hoşuma gidiyordu. Müthiş bir şey... Düşünsenize, Nietzsche’nin ‘İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde’ diye bir kitabı da var. Etkilenmiştir Rumi’den. Goethe çevirdiği için Almanlar çok etkilenmiştir Rumi’den, Fars şiirinden. Zaten Mevlana’nın en büyük avantajlarından biri de Farsça yazmış olması. Dünya dillerine çok çabuk çevrildi. Mesela Yunus Emre’den daha iyi bir şair değildir Rumi, ama Yunus Türkçe yazdığı için dünyada çok fazla tanınmaz. Bu dizeyi seçmeme gelince... Bana göre şiir güzel söz söyleme sanatı değil. Felsefeyle olan akrabalığı şiiri büyük yapıyor. “Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer var” sözünün dünyada hayatın her anına uyarlayabilirsin. Siyasetten aşka, insan ilişkilerinden ömrümüze her şeye uyguladığın zaman bambaşka anlamlar çıkıyor. Doğru ve yanlış olarak bildiğimiz şeyler önemsiz şeyler belki de. Bu söz çok hoşuma gittiği için laytmotif olarak kullandım. Brad Pitt’in de hoşuna gitmiş olacak ki o da bu sözü konuna yazdırmış, geçen hafta çıktı gazetelerde. Bu iki senelik bir eser, prömiyeri de yapıldı. Allahtan öyle oldu, yoksa diyeceklerdi ki “Brad Pitt’ten gördü” diye.


Özellikle Gezi’den sonra Türkiye’de bir kutuplaşma yaşanıyor. Mevlana’nın ‘birleştirici’ öğretilerine çok ihtiyaç var ama siyasetçiler pek oralara uğramıyor.
Tabi ki Türkiye’nin kutuplaşması hepimizi çok yaralıyor. Kutuplaşmaya dikkat çekip çok büyük emek harcadım her platformda. Malesef kutuplaştı Türkiye. Burada Mevlana gibi, Erasmus gibi hümanist değerlerin önemi ortaya çıkıyor. Gerçi “Ne olursan ol, gel” sözü Rumi’ye ait değildir, ona yakıştırılmıştır ama Mevlana’nın genel değerlerinde insanı öne çıkarmak vardır. “Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşacağız” sözünü Türkiye’de uyguladığınız zaman hiçbir sorun kalmaz. Ama maalesef sanatla her şey halledilemiyor. Ne yapalım biz de bu yolun yolcusuyuz, sanatla anlatabiliyoruz derdimizi.


Mevlana’nın topraklarında böyle olması hazin tabii...
Onun zamanında da böyleydi, Moğol istilası vardı. Bu topraklar böyledir. Geliş geçiş olduğu için hep kaynıyor. Ama ne yapalım bizim toprağımız, vaz geçemeyiz.


* Zülfü Livaneli’nin bestelediği ‘Rumi Suite- The Eternal Day’in Türkiye prömiyeri 2 Temmuz Çarşamba saat 21.30’da Sepetçiler Kasrı’nda. Eserin icrasını ünlü caz vokal Romy Camerun ve başarılı neyzen Burcu Karadağ’ın da yer aldığı Henning Schmiedt Ensemple gerçekleştirecek.