Londra'nın graffiti cenneti

Londra'nın graffiti cenneti
Londra'nın graffiti cenneti

EBRU KENTOĞLU

Bangladeşli göçmenlerin semti Brick Lane, 'köri'yle anıldığı günleri geride bıraktı. Bir bohem merkezine dönüşen semt graffiti ve sokak sanatının da cenneti...
Haber: EBRU - KENTOĞLU / Arşivi

Londra deyince akla gelen ilk şey sanattır elbette... Standart bir rota vardır her turist için; Buckhingham Sarayı, Londra ve Tower köprüleri, British Museum, Tate Modern, herhangi bir müzikal ve tiyatro... Soylu ve tarihi havasını kaybetmeyen, 5 çayını kaçırmayan ve Oxford Street’ten alışveriş yapan leydilere rastlamak çok olasıdır. Geleneklerine bağlı kalmayı seven İngilizler için önemli ritüeller turistlerin de vazgeçilmezi olur elbette. Londra’da geçirdiğim ikinci haftada tüm bu ritüelleri gerçekleştirmiştim ve birazcık yenilik peşindeydim, China Town ve birçok bar ve farklı, otantik mağazaları barındıran Soho bölgesini saymazsam, çok da farklı bir yer gördüğümü düşünmüyordum. İşte o noktada Londra’nın tamamen başka bir tarafını gözler önüne seren Brick Lane ve çevre sokaklarından oluşan, biraz dışarıda kalmış ama aslında çok çok canlı bir yeri tanıma fırsatı buldum. İngilizlerin bu alternatif mekânı yeni bir yer değil ama yeni keşfedenler için bir hazine.

Banksy’nin dünyaya açıldığı nokta

Londra’nın doğusunda kalan, çok daha azgelişmiş bir bölge olarak tanımlanan Brick Lane, özellikle Bangladeş nüfusunun ağırlıkta olduğu, azınlıkları barındıran bir bölge. Yıllar öncesinde Yahudi halkın yaşam alanıymış, şehre yeni gelen ve adapte olmaya çalışan toplulukların bölgesi bir nevi. Fakir, daha kirli ve bakımsız sokaklardan oluşan, herkesin pek sıcak bakmayacağı, fakat farklı bir çekiciliği de olan karışık bir yer. Birçok Müslüman grubun, Hintli ya da farklı etnikte insanların bir arada olduğu bu egzotik bölgede sanat da yeşermiş durumda. Londra’nın düzenli ve temiz merkezinde asla göremeyeceğiniz sokak sanatı buranın sembolü olmuş, farklı kültürlerin birleşimi bölgeye özgürlük vermiş sanki. Harika yaratıcılıkta, bambaşka bir ritmin attığı bölgede yer yer şaşırtan graffiti ve duvar resimleri tüm sokakları kaplıyor. Londra Parlamentosu’nun 2003’te graffitiyi asosyal davranış olarak kabul etmesi üzerine patlayan graffiti çılgınlığı en çok buraya yansımış belli ki. Her köşede zekice çizilmiş, estetik harikası, bir derdi olan çalışmaları görünce fotoğraf makinenizi elinizden bırakamıyorsunuz. 

Gerçek sanat burada

İstanbul ’un Galata bölgesini akla getiren bu alanda belli başlı birkaç sanatçının başı çektiği muhakkak. Zira neredeyse her köşede gördüğümüz farklı renklerde çizilmiş çöp adamlar Eine adında bir sanatçının eserleri mesela. El ele tutuşan çift, yalnız başına ya da grupça takılan boy boy ve rengârenk çöp adamları görmek bir oyuna dönüşüyor zamanla. “A bir çöp adam daha”, “Acaba bu köşeden de çıkar mı?” sorularıyla semtte geçirdiğiniz vakti daha da keyifli hale getiren sanat eserinin sahibi bir dönem evsiz kalmış aslında. Şu ana kadar milyonlarca çöp adam çizdiğini belirten Eine, Londonist.com’da yayımlanan röportajında, “Sanat beni kendime getirdi. Çöp adamlar benim iletişim aracım, duygularımı bu şekilde ifade ediyorum” diyor. Eine’in işleri şimdiyse birçok galeride sergilenip alıcı buluyor. Bölgenin bir başka önemli ismi ise kuşkusuz Banksy. 1990’lı yıllara uzanan graffiti kariyeri, günümüzün fenomen bir aktivist sanatçısına dönüştürmüş kendisini. Bu sokakların birisinde koskocaman bir duvarı kaplayan tavşan göreceksiniz, bu bölgenin sembolü olmuş, yaklaşık üç yıl önce ROA isimli bir sokak sanatçısı tarafından çizildiğinde Hackney Konseyi tarafından tepkiyle karşılanmış. Fakat halk için durum aynı değilmiş. Bölgenin turistik açıdan gelişmesini, bir nevi kalkınmasını isteyen halk bu sanat eserinin duvarda kalmasını talep ediyormuş. Sonuç olarak, bu tavşan ve aynı sanatçı tarafından çizilen başka tavşanlar duvarları süslüyor şu an, halkın isteği baskın çıkmış besbelli.
Doğu Londra’da sanat yalnızca sokakta değil elbette. Hiç beklenmedik sokak köşelerinden galeriler çıkıyor karşınıza. Her ayın ilk perşembesi “First Thursdays” olarak adlandırılan ve tüm gün süren bir nevi sanat festivali düzenleniyor. Yine şehrin doğusunda, Brick Lane’e yakın, Hackney bölgesi civarındaki yüzlerce galeride yepyeni sergiler açılıyor, ücretsiz içkiler ve bol sanat kokan biraz da yeraltı denilebilecek ortamlara girmek pek olası. Galeri bombardımanına uğramak ve bölgenin bohem ve tamamen sanat kokan havasını tatmak için iyi bir fırsat. Son yıllarda artan galeri sayısı ve bohem atmosferiyle Karaköy’ün akla gelmemesi imkânsız. Fakat özellikle Vyner Sokağı ve çevresinde sayamadığım kadar çok galeri olduğunu ve her sergide yüzlerce insanın takıldığını varsayarsak Karaköy’ün biraz daha beklemesi gerekebilir. Bölgede bulunan Whitechapel Galerisi’nde ‘The Spirit of Utopia’ temalı sergide Pedro Reyes’in ‘Sanatorium’ isimli çalışması özellikle ilgimi çekti. Geçici bir klinik atmosferinin yaratıldığı, sanat ile psikolojiyi birleştiren bir çalışma bu. Bir hasta olarak kâğıt dolduruyor ve toplu ya da kişisel terapilerden birisini seçerek ‘tedavi’ oluyorsunuz. ‘Voodoo’ bebeğinin pozitif versiyonu olarak yaratılan ‘goodoo’ bebeğini sevdiğiniz bir insan olarak düşlüyorsunuz mesela. Pozitif enerji ile istediğiniz şeyleri yaptırabilirsiniz bebeğe. Bir başka terapide ise 5-6 kişilik gruptan herkes bir sırrını yazıyor ve ismini yazmadan bir şişeye koyuyor. Önceki terapinin sırları açılıyor, herkes bu sırlar üzerine fikir yürütüyor. Benim katıldığım ‘Philosophical Casino’ adlı terapide ise grup halinde çeşitli filozoflara sorular yönelttik. Kocaman zarları yerlerde yuvarladık. Benim sorumu Schiller yanıtladı mesela. Schiller’in felsefi bir sözünü kendi soruma uyarladım ve merak ettiğim konuya dair bir yanıt bulmuş oldum böylece. İnsanların katılabildiği ve aktif olarak yer aldığı ‘Sanatorium’, gönüllü ve pek sıcakkanlı çalışanları ve yaratıcı fikirleriyle özellikle dikkatleri üstüne çekiyor. Bölgede ve çevresinde bulunan galerilerden yalnızca bir tanesiydi bu oysa ki. Gözlemlediğim kadarıyla, Doğu Londra’nın şehrin batısıyla bir çekişmesi var. Bazı sanatçılar batıya, yani daha zengin denebilecek Liverpool, Notting Hill gibi bölgelere geçiyorlarmış. Girdiğim galerilerden birisindeki sanatçı, “Paraya gidiyorlar elbette, gerçek sanat burada ama” yorumunda bulundu. Haklı mı bilmem ama bir dahaki Londra ziyaretimi ayın ilk perşembesine denk getirip buraya tekrar geleceğim kesin!

Asıl ötekİler Brick Lane’de:


Günümüz Londrası’nın Bangladeş ve Şih komünitesinin ağırlıkla yaşadığı Brick Lane, 17’nci yüzyılda şehrin nüfus ‘fazlasına’ mesken olsun diye kurulmuş bir bölge aslında. Dolayısıyla Fransız Protestanlardan Yahudilere türlü göçmen nüfusa evsahipliği yapmış. Karındeşen Jack’in cinayet mahalli olmasıyla, Monica Ali’nin semte dair ‘Brick Lane’ romanının ve ondan uyarlanan filmin yol açtığı ayaklanmalarla tarihi bir öneme de sahip. Bugünkü sakinlerinin mutfak kültürlerinden dolayı ‘köri’siyle de ünlü . Birçok kaynakta ‘zıtların bir araya geldiği yer’ diye tanımlanan Brick Lane’de (ya da diğer adıyla Bangeltown) bir tarafta Müslümanlar tarafından işletilen ve alkol satılmayan köri evlerini, diğer tarafta galerileri, alternatif gece kulüplerini, Londra’yı en havalı şekilde yaşamaya ant içmiş öğrencileri, flaneur’leri görmek mümkün. Son zamanda Bangladeş kafelerinin de daha trendy versiyonlarının görülmeye başlandığı Brick Lane, tüm bu ‘çatışmalı’ tarihi dolayısıyla haliyle sokak sanatı ‘graffiti’nin de en etkin olduğu Londra bölgelerinden...